Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Genel Sekreteri Metin Bakkalcı, devlete açlık grevleriyle ilgili açık çağrıda bulundu: “Bir gün bile önemlidir. Derhal bu meselenin çözümü için içtenlikli adımlar atılmalıdır. Bağımsız heyetler hızla cezaevlerini ziyaret etmeli.”
TİHV Genel Sekreteri Dr. Metin Bakkalcı, cezaevlerinde 132. güne giren süresiz-dönüşümsüz açlık grevleri, bundan sonrası ve neler yapılması gerektiğiyle ilgili sorularımızı yanıtladı
130 günden fazladır açlık grevinde olan tutsaklar var. Cezaevlerinde şu anki genel tablo nedir?
Türkiye’de daha önce pek çok acı deneyimlerimiz oldu. Bir daha olmasın, aslolan yaşamdır. Açlık grevi dediğimiz bir ölümü hedefleyen, şu ya da bu şekilde yaşamı anlamsız olduğu için intihar veya kendi yaşamına son verme biçimi değildir. Bir şey ifade edilmek isteniyor. Dikkat çekilen tecrittir. Tecrit, bir insanın fiziksel, ruhsal, sosyal gelişimine zarar verici bir durumdur. Bu nedenle gerek sağlık gerekse insan hakları açısından kabul edilemez. Kim olursa olsun tecrit kabul edilemez. İnsanı esas alan bir yaklaşımla çözülmesi mümkündür. Şu an itibarıyla aylara yayılan meselenin izlenmesi tek başına yeterli değildir. Hakikaten kaygı verici bir noktaya ulaşıldığı aşikârdır. Sonuç olarak aslında Türkiye’deki yasal mevzuatlar veya olması gereken kriterler göz önüne alındığında bu meselenin çözümü mümkündür.
Süresiz-dönüşümsüz açlık grevleriyle ölüm orucu arasındaki fark nedir?
Bizim açımızdan, sağlık açısından açlık grevleri uzun süreli açlık halidir. Ölüm orucu gibi bir tanımlamada bulunmuyoruz. İnsanların bir protesto eylemidir. “Kendi bedenime zarar verici de olsa yeterli beslenmeyi almayarak, açlık grevi yaparak talebimi ifade ediyorum” diyorlar. Zaman zaman, geçmişte de bugün de dediğiniz soru ortaya atılabiliyor. Ölüm orucuna kendi yükledikleri anlam şudur: “Ben taleplerim gerçekleşinceye kadar hedefim ölmek olmamakla beraber, hedefim gerçekleşinceye kadar eylemimi sürdüreceğim” demek istiyorlar. Biz sağlık ya da insan hakları kurumları olarak ölüm orucu gibi bir tanımlama kullanmıyoruz. Tutuklular kendileri bu şekilde tanımlıyor.
Bizim açımızdan uzun süreli bir açlık meselesidir bu. Yeterli bir sıvı, gıda almaması meselesidir ve bu bakımdan hedef ölmek değildir. Hatta hedefinin gerçekleşmesi için ölmeden süreci daha da uzun tutma gibi doğal ve anlaşılabilir çabaları vardır açlık grevi yapan bu insanların. Dolayısıyla burada topluma düşen, hepimize düşen de bir defa aslolan yaşamdır. Rahatsızlıklar ortaya çıkmadan bunun çözümünü bulma konusunda toplum olarak tabii ki çaba göstermeliyiz. Umuyor ve diliyoruz ki meselenin çözümü insanı esas alan bir yaklaşımla çözülür. Her ne kadar bir yanıyla karmaşık gibi gözükse de bir yanıyla da mümkündür. Umarım bu mümkünü bu sefer başarabiliriz.
Ölüm orucunda neler alınır ya da alınamaz?
Şunlar alınırsa ölüm orucu değil, demenin bilimsel bir karşılığı yok. İnsanlar kendileri anlamlandırıyor ama kritik nokta şu; ölüm orucu sözcüklerini kullananlar için “Ben yaşamımı yitirme pahasına taleplerim gerçekleşinceye kadar bu açlık grevini sürdüreceğim” açık beyanını ifade etmek istiyorlar. Kritik nokta bu. Yoksa alınan ya da alınmayan besinlerle doğrudan bir ilgisi yok bunun. Zaten bilimsel olarak bunun böyle tartışılması da uygun değil. Buradaki sadece “Ben geçici bir süre, bir şeyi protesto etmek, size duygu ve düşüncelerimi daha yüksek sesle iletebilmem için belli bir süre açlık grevi yapıyorum” deklarasyonunun ötesinde “ben ölsem bile taleplerim gerçekleşinceye kadar eylemimi sürdüreceğim” arasındaki nüanstır bu mesele esasında.
B vitaminlerinin açlık grevi eylemcilerine katkısı biliniyor. Ölüm orucunda bu vitaminler alınıyor mu?
Alınan besinle, sıvı ya da önerdiğimiz gibi “günde şu ya da bu kadar su, şeker, tuz, karbonat verin” tavsiyeleri her halükarda Türkiye’nin acı deneyimlerinden çıktı. “Özellikle B1 vitamini verin” deriz, çünkü bunların alınmasıyla alınmaması arasında Türkiye’de yaşanan, tekrarlayan deneyimlerde dramatik farklılıklar çıktı. Tekrar ediyorum; esas olarak ölmek hedefinde olan insanlar değil. Kendi yaşamlarının derhal sonlanması amacını güden insanlar değil. Olur da kendi istekleriyle açlık grevlerini sonlandırdıklarında vücutlarında kalıcı hasar ve rahatsızlıklar kalmaması için tıpça bu önerdiğimizi unsurlara özen gösterilmesini tabii ki öneriyoruz.
Ulusal ve uluslararası yasalara göre devletin uyması gereken protokoller nelerdir? Açlık grevi eylemcilerine nasıl yaklaşılmalı?
Bizim verilerimize göre, Türkiye yakın tarihinde en kalabalık, en fazla sayıda insanın katıldığı bir açlık grevine sürecine dönüştü. Kamuoyunda farklı rakamlar dolaşıyor bildiğiniz gibi. Bizim tespitlerimize göre 2 bin 987 insan şu an açlık grevindedir. Dünya Tabipler Birliği, tabii hepimizin katkılarıyla defalarca yinelenen Malta Bildirgesi/Deklarasyonu vardır. Sağlıkçıların açlık grevlerine nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda. Bir sözleşme olmamasına rağmen buna devletlerin hürmet etmesi beklenir. Üçüncü hiçbir tarafın baskısı olmadan, tekil açlık grevi yapan insanla onun hekimliğini üstlenlenen tıbbi bakımcısı arasındaki bir ilişkidir bu. Hangi taraftan olursa olsun, ondan bağımsız yaşanması gereken bir süreçtir bu. Burada tıbbın temel ilkeleri esastır. Bütün bu sürecin kişinin onayıyla, kişinin özerk kendi iradesiyle ortaya koyduğu, onay verdiği ölçüde mahremiyet ilkelerine özen gösterilerek yürütülmesi gerekir. Kişi onayıyla her adım atılabilir. Bu onay da tek başına verilecek bir tür beyan değildir. Her gün yeniden tazelenecek, her adım da yeniden tazelenecek bir onaydır. Devlete düşen gerek sağlıkçılar açısından gerekse diğer mesleki faaliyetler açısından bildirgedeki koşulları sağlamaktır. Devletin görevi budur.
Açlık grevi eylemcilerini heyetlerin ziyaretlerine izin verilmiyor. Atılması gereken adımlar nelerdir?
Baştan beri dediğimiz gibi derhal bu meselenin çözümü için içtenlikli adımlar atılmalıdır. Bir gün bile önemlidir. Bağımsız sağlık heyetlerinin cezaevlerine ziyaretlerinin sağlanması hem o kişilerin sağlık hakları açısından önemlidir hem de bir şekilde bu meselenin çözümü doğrultusunda adım atmak açısından güven ortamına mütevazi de olsa katkı sağlamak nedeniyle de önemlidir. Bir an önce defaatle tekrarladığımız, yenilediğimiz bir taleptir.
Türkiye’nin cezaevi direniş tarihinde daha önce de birçok örnek var. Bu deneyimlerden de yola çıkarak cezaevlerini ne bekliyor?
Özür diliyorum, kader değil hiçbir şey. Her şey insan eliyle gerçekleşiyor. Mutlak anlamda şöyle şeyler olacak demenin de doğru olmadığı kanısını taşıyorum. Bilindiği gibi Türkiye’de 2005’te toplam cezaevi nüfusu 55 bin iken 18 Kasım itibarıyla 260 binin üzerine çıkmıştır. Cezaevi öyküsü herkes tarafından bilinmektedir. Bu kader değildir, birçok sorunun odağına dönüşen bu cezaevleri meselesinin pek çok gerekçesi vardır. Hiç kuşkusuz, en azından bu konunun kaldırılamaz bir hale geldiği aşikardır. Bu sorunun çözümü için hızla adımlar atılmalıdır. Bu konunda toplum olarak hepimize düşen görevler var.
Devlet yetkililerine açlık grevlerine ilişkin çağrınız nedir?
Defalarca yineliyoruz. Birincisi bizlerle düzenli bir görüşme sağlamaları önemli. İkincisi, sorunları ortaya çıkarmak adına, cezaevlerine bağımsız heyetlerin ziyaretlerinin sağlanması. Üçüncüsü, insanların herhangi bir şekilde yaşamlarına son verme amacıyla yapmadıkları aşikar olan açlık grevleriyle ilgili derhal adımların atılması. Herhangi bir adımın atılmasının ötesinde kimi yerlerde şu ya da bu kısıtlamalar olduğu ifade edilmektedir. Grevcilere yönelik kısıtlamaların derhal ortadan kaldırılması gerekiyor. Kavramlar zaman zaman yanlış anlaşılıyor, yanlış anlamlar yükleniyor. Bu sorunun çözümüne yönelik ortamın derhal yaratılması gerekiyor hiç kuşkusuz.