Derinleşerek yayılan eskidir yeni

Toplum/Yaşam Haberleri —

Ali Kemal Çınar

Ali Kemal Çınar

  • Eski ve yeni Türkiye olarak ayırmak bana doğru gelmiyor. Tarihsel akışın rengi değişebilir ama tarih olduğu gibi yerinde duruyor. Yeni olanı sadece eski olanın daha derinleşmesi ve yayılması olarak tarif edebilirim. Eski nerede başlıyor nerede bitiyor mesela? Kürtlere göre de değişir bu sınır. Dünyada sanat nasıl vasatlaştıysa ona öykünen bir ülke sanatının da farklı olmasını bekleyemeyiz. Hatta birkaç kat daha vasatlaştı.

Vasatın İktidarı -5

 

MIHEME PORGEBOL

AKP döneminde sanatın gerek eser gerekse de icracı açısından yaşadığı dönüşüm ve siyasi iktidarın sanat düşüncesi üzerine etkisine eğildiğimiz Vasatın İktidarı başlıklı dosya röportajlarının sonuncusunda Türkiye’de sinemayı ele aldık. Türkiye’de her zaman siyasi iktidarın hizmetinde gelişen sinema sektörü son yıllarda her ne kadar yetenekli ve başarılı yönetmenler yetiştirmiş olsa da çeşitlilik ve süreklilik anlamındaki kısırlığı yüzünden sürekli bir eleştiri konusuna dönüştü. Yaşamın her alanını derinden etkileyip kimisinin kapanması on yıllar sürecek yaralar açan 21 yıllık AKP iktidarı elbette ki sinemayı da etkileyecekti.

Yönetmen Ali Kemal Çınar, Türkiye sinemasında başından beri bir ulusalcı hakimiyeti olduğunu belirterek, “Devletle muhatap olduğumuzu unutmamamız lazım. 21 yıllık hükümetin kökü de ulusalcılıktır, ulusalcılardır” diyor. AKP döneminde sinema alanındaki üretimlerin niteliğinin neyin devamı olduğunu da şöyle açıklıyor Çınar: “Eski ve yeni Türkiye olarak ayırmak bana doğru gelmiyor. Birbirinin devamı olarak bakmayı daha doğru buluyorum. Tarihsel akışın rengi değişebilir ama tarih olduğu gibi yerinde duruyor. Yeni olanı sadece eski olanın daha derinleşmesi ve yayılması olarak tarif edebilirim.”

Türkiye’de sinemanın gelişim sürecini kısaca anlatır mısınız? Bu süreç içerisinde Kürt sinemasının nasıl doğduğu ve hangi kaynaklardan beslendiğine de değinerek…

Türkiye’de sanatın her alanı Avrupa ekseninde gelişim göstermiştir. Sinemanın doğuşu sadece kaydetme üzerine inşa ediliyor sonrasında bunun sanat olabileceğine dair çok kısa sürede filmler yapılıyor. Sesin de kaydedilip filme eklenmesiyle birlikte sinema 50’lerde kendini tamamlıyor. Türkiye’de uzun yıllar boyunca -yoksa hâlâ mı desek bilemiyorum-, Avrupa ve dünyada benzer filmlere öykünerek yapılan filmlerin olduğunu görüyoruz. Bunların içinden tekil olsa da sıyrılan yönetmenler ve çalışmalar da mevcut.

Kürtlerin sinema hikayesinde normal bir gelişim olmuyor maalesef. Tek tük örnekler dışında aktif olarak sinemada bir varlık gösteremiyorlar. En bilineni olan Zarê (1926) filmi Kürtlerin hikâyede yer aldığı bir film olarak tarihteki yerini aldığını görüyoruz. Tarih çalışmaları hep geriye doğru ilerlediğinden daha sonra başka filmlerin de olduğu söylenir. Her ne olursa olsun siyasi, politik atmosferden dolayı Kürt’ün hiçbir sanatı kendi yatağında akmadığı için sinema da benzer bir talihsizlikle boğuşup duruyor. 1992 yılında kendi dilinde bir Kürt yönetmenin kendi hikayesini anlattığı Klamek Ji Bo Beko adında bir film olduğunu görüyoruz. Nizamettin Ariç’ın kendi oynadığı ve yönettiği bu film de ancak diasporada çekilebiliyor. Kuzey Kurdîstan’da NÇM’nin kurulmasıyla birlikte sinema çalışmaları da kurumsal bir boyut kazanıyor. İlkin 1999 yılında Kazım Öz’ün yönettiği Ax adlı kısa film yapılıyor. NÇM Kuzey Kürtlerinin ilk sinema oluşumu olmasından ötürü çok heyecan veren bir gelişme olduğunu söyleyebilirim. Kürtlerin kendi dilinde ve kendi hikayelerini anlatabileceklerine dair ciddi bir ilham kaynağı da oldu. İlk dönemlerden itibaren politik meseleleri dert edinen bir sinema olduğunu görüyoruz. Anlatımı ve beslendiği hikayelerin benzerliğinden dolayı bir sinemanın doğuşuna da olanak tanıyabildi. Zamanla bu ciddi bir handikaba dönüşse de beslendiği kaynak doğru bir kaynaktı.

Başından beri de ve günümüzde de sinema alanında bir ulusalcı hakimiyeti söz konusu. Bunun kaynaklarına ve gerekçelerine dair neler söylersiniz?

Sinema her zaman propaganda amaçlı kullanılan bir sanat oldu. Rus devriminden tutun Nazi Almanyasına kadar bu geçerli bir durum. Kimin sinemayı nasıl ve ne için kullanıldığıyla ilgili. Salt propaganda amaçlı olmadığını da görüyoruz. Devrim sinemasının kurgu anlayışı sinemanın temeliyken Hitler döneminin yönetmeni Leni Riefenstahl’ın yarattığı dil de bugün sinemanın temelini oluşturur. Almanya’nın her daim müttefiki Türkiye de bundan nasibini alıyor tabii. Nazi Almanyasının hayranı olan aydın ve entelektüeller de az değil tabii. Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’nin Hitler hayranlığından dolayı kendisine Yunus Nazi dendiğini ve hâlâ Yunus Nadi edebiyat ödülünün var olması ve kimsenin bundan gocunmaması da ayrı bir gösterge elbette. Günümüzden bakınca bu temel sarsıldı mı? Tabii ki hayır. Neden sarsılsın ki? Ulusalcılar her şeylerini kaptırdılar bir bunu kaptırmadılar. Bunun nedeni onların iyi oluşu değil karşının kötü oluşuydu.      

Yine de AKP’nin kültürel hegemonya takıntısının etkilerini görebiliyoruz ama sinemada da aynı şey var mı? Yani 21 Yıllık AKP iktidarı ulusalcı hakimiyetini kırabildi mi, ne dersiniz?

Kıramadığını görüyoruz. En fazla ortaklaşabiliyorlar. Seçim öncesini hatırlayın televizyon ve sinema dünyasında güya muhalif çıkışlar görmeye başladık. Sonra birden o mesajlar silindi gitti. Bir dönem İslamcılar kendilerini gizlerlerdi şimdiyse ulusalcılar o yöntemi deniyor. Tümüyle kendilerine ait olan alanları yine devlet refleksiyle yönetiyorlar. Orada yine kendilerini tehdit edebilecek birilerini yanlarına almıyorlar, almazlar da. Ama hükümetten birilerinin onları denetlemesine müsaade ederler. Festivallerde TRT adı altında ödüller veriliyor, bilin bakalım ne için oluyor bu? Bu tamamen festivalleri denetim altında tutmakla ilgili. Buna müsaade eden festivaller değil mi? Olur da yanlışlıkla bir Kürt filmi festivale alınır da hemen müdahale edelim, olur da ödül vermeyi düşünürler filan. Bir dahaki yıla tabii ki daha dikkatli olunuyor. Tümüyle ulusalcıların yaptığı festivallere de artık filmlerim gitmiyor ki ben nasıl ikisini birbirinden ayırayım? Festivallerdeki refleks de almayalım başımız ağrımasın, oluyor. Sanki her şey AKP’yle başladı gibi bir intiba yaratan da yine ulusalcılar. Devletle muhatap olduğumuzu unutmamamız lazım. 21 yıllık hükümetin kökü de ulusalcılıktır, ulusalcılardır. Bize geziden sonra AKP karşıtlığını ihale ettiler, Kürt siyaseti devlet yapısına muhalefet etmeyi bırakıp tüm siyasetini 21 yıllık bir hükümete muhalefet etmeye sığdırdı. Son seçimle birlikte ne kaybettiğimiz de aleni bir şekilde ortaya çıktı.       

Ama bu iktidarla toplumsal ve siyasi yapı ciddi anlamda dönüştü. Haliyle bu durum toplumun düşünme ve algılama biçimini de etkiledi. Peki ya sinemacılar… Onlar da düşünme ve tahayyül etme biçimleri açısından bu dönüşümden etkilenmedi mi?

Etkilenmez olur mu? Bir tane muhtarın göründüğü Türk filminin politik film diye lanse edilmesi bundandır. Ya da bir savcının... Ama ne demiş, niye demiş yine Türk aydınlarının manipüle etmesi gerekiyor ki kitle ikna olabilsin. Bu ülkede muhalefet etkinliği olarak askıda bilet olayı oldu ya, daha utanılacak bir şey kaldı mı?   

Peki bu süreç sanatçının fiziki/maddi koşullarını nasıl etkiledi? Geçmişle bir kıyas veya dünyanın seyriyle bir karşılaştırma yapmanız mümkün mü? Sanatçılar hangi koşullarda yaşıyor veya üretiyor?

Türkiye’de hiçbir zaman sanatın da sanatçının da değeri olmadı. Açlıktan ölen sanatçılardan geçilmez. Eski oyuncular dizilerde genç oyuncuların aldığı kaşeleri görünce neler yaşadıklarını daha net anladılar. Bugün yeni nesil için alternatifler daha fazla ve para kazanmak daha kolay. Tiktok gibi platformlardan en sıradan biri bile para kazanabiliyor. Sanat için bugünün dinamiği artık para değil. Sanatı ya da sanatçıyı belirleyen unsur para olmamalı zaten. Her zamankinden daha çok film üretiliyor. Dijital platformları dikkate alırsak acayip bir üretim var. Sorun paranın aynı yere gitmesi ya da parayı veren ellere göre sanatın icra edilmesi. Az parayla çok şey yapabileceğin bir dönem. O yüzden sorun sanatçının kendi sanatının değerini nerede gördüğü. Sanatçı fon almak için sanatına yaptığı müdahaleleri ya da izin verilen sınırlamaları sorun etmeli. Dijitale film yapmanın keskin kuralları var, buna direniyor mu? Karşısında durabiliyor mu? Sanatçı için her açıdan film üretmek olası olduğundan nasıl bir film üreteceğine verdiği karar daha değerli, kendi değerini kendisinin vereceği bir olasılık bu.

Her ne kadar popüler kültür ve hızlı tüketimin etkisiyle vasatlığın tüm dünyada giderek bir hegemonya kurduğu yadsınamasa da bunun Türkiye için ayrı bir parantezde değerlendirilmesi gerekiyor. Türkiye’de son 21 yılda üretilen eserlerin niteliğini genel olarak değerlendirebilir misiniz?

Eski ve yeni Türkiye olarak ayırmak bana doğru gelmiyor. Birbirinin devamı olarak bakmayı daha doğru buluyorum. Tarihsel akışın rengi değişebilir ama tarih olduğu gibi yerinde duruyor. Yeni olanı sadece eski olanın daha derinleşmesi ve yayılması olarak tarif edebilirim. Birbirinden kopuk değil. Bir kötülük varsa bu eskiden alınan ve günümüzde güncellenen bir kötülük olur ancak. Bu yine kendilerini eski Türkiye’nin sahipleri olarak lanse edenin manipülatifi. Eski nerede başlıyor nerede bitiyor mesela? Kürtlere göre de değişir bu sınır. Kültürün ve sanatın hâlâ eskilerin elinde olduğunu tartıştığımız için de eski ve yeni olarak ayırmak ne mümkün. Bu zamanın sanatı olarak baktığımızda ise dünyadan da kopuk olmadığını görüyorüz. Dünyada sanat nasıl vasatlaştıysa ona öykünen bir ülke sanatının da farklı olmasını bekleyemeyiz. Hatta birkaç kat daha vasatlaştı da diyebiliriz. Anapara Bitcoin’ın bir kat düşmesiyle altcoin’lerin birkaç daha kat düşmesi gibi. 

Sanat, birey ve toplumun ruhunu, maneviyatını besleyen en önemli alanların başında gelir. Türkiye’de bugün üretilen sanat, sinema özelinde bugün ve gelecekte toplumu nasıl etkileyecek?

Sanat her zaman var olur, sanatçının bunu dert edinmemesi gerektiğini düşünüyorum. Sanat bir ihtiyaç bir gereklilik olmalı. Her insan, her toplum var olmayı bir söz söylemeye bağlayabilir. Buradan da sanat çıkar. Bu toplumda sanatın hiçbir zaman önemi olmadı, kendilerini önemseyenler hep sanatçılar oldu. Öncelikle sanatçının kendini önemsememesi gerekiyor, sanatı dert edinmek sanatçının derdi değil toplumların derdi olmalı. Toplumlar sanatı dert etmeli ki sanatın eğitim misyonu ortadan kalksın. Sanat hiçbir toplumu eğitemez. Bu beklenti içinde olanlar da sanatçı olamayıp öğretmenlik yaparlar. Ben de birilerine bir şey öğretmek zorunda kalmamak için öğretmenliği değil sanatı seçtim. Sanatın eğitim misyonu ancak propagandaya yol açar. Bu da iktidarların işine gelir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2024 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.