
Dersim’de isyan mı olmuş yoksa isyan olmadan katliam mı gerçekleştirilmiş? Görüşümce sorunun özü Dersim’de isyan olup olmaması değil. Böyle bir tartışma bizleri liberal yazar-aydın takımının çekmek istediği yere götürür ki, onların değirmenine niyetten bağımsız olarak su taşımış oluruz. Var sayalım ki isyan olmuş, devletin bu isyana karşı böylesine insanlık dışı bir katliamı meşru gösterebilir mi? Keza bir yerde zulüm, asimilasyon, işkence, sömürü varsa, orada isyan etmek meşrudur. Zulme karşı isyan etmenin meşruluğu burjuvazinin kendi hukukunda mevcuttur. Fransız burjuva devriminin tarihini inceleyelim. Burjuvazinin feodaliteye karşı direnişi ve isyanına baktığımızda, karşımıza yazılı halde dahi meşruluk zeminini buluruz.
Öte yandan da, Dersim’de hiçbir şey olmadan devlet gelip katletmiştir demek de Dersim’de olup bitenin ne olduğunu anlatmada temelsiz bir fikir olmaktan öteye gitmiyor.
O halde Dersim'de neler oldu?
Dersimliler her türlü işgale karşı yıllarca direniş gösteren bir gelenekten geliyorlar. Rus işgaline karşı Seyid Rıza savaşmıştır. Bu savaştan kaynaklı olarak Osmanlı ve yeni Türk generalleri tarafından övgüler almıştır. İttihat ve Terakki çizgisinin devamı Kemalist-Türkiye Cumhuriyeti de Kurtuluş savaşı bitene kadar Seyid Rıza ile iyi ilişkiler geliştirmiştir. Kemalist rejim kendi iktidarını sağlamlaştırana kadar Kürtlere ve Kızılbaş-Alevilere karşı genel anlamda pozitif sinyaller vermiştir.
Kürtlere vaat edilen muhtariyet (otonom), Bektaşilerin tekkesini ziyaret ederek onlara istenen destek karşılığında verilen inançsal güvenceler vb. Ne var ki, Kemalist rejim daha iktidarının sağlama almasının arifesinde Kürtlere, Kızılbaş-Alevi ve Bektaşilere sırtını dönmüştür. Verilen söz ve güvencelerin hiç birini yerine getirmemiş, aksine özellikle de Kürt ve Kızılbaş Alevilere karşı gözü kararmışçasına saldırılara girişmiştir. 1920’li yıllarda Koçgiri isyanı kanlı bir şekilde bastırılmıştır. 1925 yılında ise Diyanet İşleri kurulmuş Sünni Hanefi mezhebinden din adamları Diyanet merkezine yerleştirilmiş ve Türkiye-Kuzey Kürdistan'da Sünni İslam Hanefi inancı egemen inanç biçimi olarak benimsenerek, geniş yığınlara karşı da benimsetilmeye çalışılmıştır. Aslında bu proje yeni bir proje değildi. İttihat ve Terakki’nin yarım bıraktığı işlerin devamı niteliğindeydi. Bakınız İttihatçı Sadrazam’ı (Başbakan) Talat Paşa ve baş danışmanı Ziya Gökalp’in hazırladığı rapora, orada Kürtlere ve Kızılbaş Aleviliğine karşı izlenmesi gereken politikalar ile Kemalist rejim tarafından izlenen politikalar arasında tam bir paralellik söz konusudur.
Koçgiri'den Dersim'e 'operasyon'
Kürtleri asimile etmek, sürgün etmek, Kızılbaş Alevilerinin yaşadıkları köylere camiler yapmak, inanç biçimlerini değiştirmek için dergah-tekke vb. örgütlenmelerini yasaklamak ya da dağıtmak, vb. çok boyutlu asimile ve saldırı kararlarının aynısı neredeyse maddeleri değiştirilmeden yeni kurulan Türk devleti tarafından da yaşama geçirilmiştir. Bu anlam da uzun vadeli planlar oluşturulmuş ve katliam kararları alınmıştır. Bu anlamda Koçgiri katliamı yalnızca ve genel anlamda Dersim’e yönelik bir mesaj değildi, ilerde gerçekleştirecekleri büyük "operasyonun" sıçrama tahtası niteliğindeydi de. Tek ulus ve tek inançsal kimlik yaratmanın saç ayakları böyle döşeniyordu.
1930 ve sonrası tek ulus ve tek inançsal kimlik yaratmaya yönelik çabalara hız verildiği dönemdi. Dersim, yüzyıllarca otonom yaşamış bir bölgeydi. Dersim’in bu özelliğinin yanı sıra Kızılbaşlar için aynı zamanda bir inanç merkezi olma niteliği de taşıyordu. Dersim’in bir diğer özelliği de halkın ezici çoğunluğunun oldukça yoksul olmasıydı. Bu anlamda kendi yaşamsal faaliyetlerini devam ettirmeleri için t(yeme-içme ve barınma) büyük zorluklar da yaşıyorlardı.
Türk devleti Dersim’i vergilendirerek, birçok yerine karakollar inşa ederek, Kürtçe-Zazaca dili asimile etmek için yalnızca Türkçe’ye dayalı bir eğitim modelini yaşama geçirmek için hazırlanan planlar, köylerine camilerin inşa edilmesi (onlara göre ezan sesi her yerde duyulmalıydı) gerçekleşen yoğun baskılar, askerlerin Dersim’in kadınlarına yönelik tacizler ve hatta tecavüze varan durumlar Dersim halkı açısından kırmızı çizginin çoktan aşılması anlamını taşıyordu. Bu zulüm cenderesi karşısında Dersim’de küçük küçük silahlı gruplar oluşturuldu. Bu silahlı grupların sayısı birkaç yüzü geçmiyordu. Keza binlerce silahın devlete teslim edildiği bizzat ordu tarafından kayıtlara geçirilmişti. Dolaysıyla halkın silahlı direnişe geçme koşulu da ortadan kalkmıştı. Dersim’e seferler tam da bu koşullar ve planlar üzerine gerçekleştirildi. Dersimlilerden bir kaç yüz kişilik silahlı gruplar direniş çabasına girdiler. Bunun sonucu olarak 300'ü geçmeyen Türk askeri kaybı yaşandı. Silahsız Dersim halkından ise on binlerce insan; kadın, çocuk, erkek, yaşlı demeden insanlık dışı bir konseptin sonucu olarak hunharca katledildi. Seyid Rıza, oğlu ve diğer yol arkadaşları teslim olmasına rağmen bir gün içinde yargılanıp idam edildiler. Devletin Dersim’e seferi bittiğinde Munzur nehri kızıla boyanmıştı, dere yatakları, dağ, taş, tarla insan cesetleriyle doluydu.
Tek millet, tek inanç yaratma politikası
Dersim’de bir isyan yaşanmamıştır. Devletin zulmüne karşı bir isyan isteği ve düşüncesi oluşmuş olsa da, ancak birkaç yüz kişilik küçük silahlı grupların direniş çabası söz konusu olmuştu. Katledenlerde ölenler ile katledilenlerin kadın, genç, yaşlı, çocuk ölenlerin sayısını mukayese ettiğimizde objektif olarak Dersim’de neler olduğunu görebiliriz. Dolaysıyla Almanya’da İkinci Paylaşım Savaşında Yahudilere yönelik hangi politikalar uygulanmışsa, katledilme biçimlerinde farklılıklar olması ve katledilen insan sayısı gibi bir "ayrıntı"nın dışında benzer şeyler Dersim halkı için yaşanmıştır.
Dersim tartışmasında düşülen bir tuzak da, katliamın CHP emriyle yapılıp yapılmadığı, ya da katliam da Mustafa Kemal’in rolünün ne olduğu sorularıdır? Bu soru çok anlamsız, Dersim katliamını manipüle etme işlevi gören bir niteliğe sahiptir. Keza genel anlamda Kürtlere ve özel anlamda da Dersim Kızılbaş-Aleviliğine karşı uygulanan politikalar bir anda devleti yöneten birkaç diktatörün kafasında şimşekler çakması sonucu oluşturulmamıştır. Bunun öncesi var. Selçuklu Türklerinin Baba-i isyanlarını kanlı bir şekilde bastırması, akabinde Osmanlı’nın Kızılbaş Alevilere yönelik geliştirmiş olduğu politikalar ve bunun zirve noktası olarak Yavuz Sultan’ın büyük katliamları, 1900’lü yıllara kadar devam gelen irili-ufaklı katliamlar, İttihatçıların oluşturdukları tek millet ve tek inanç sistemi yaratma politika ve projelerinin ilk eseri olan Ermenilere yönelik büyük soykırım; bu politika ve projelerin aynı biçimde yeni Türk devleti tarafından miras alınması. Dolaysıyla, tarihsel zincirleri bir birinden koparmadan irdelemek durumundayız. Bu noktayı anladığımız zaman, Dersim katliamının CHP ya da Mustafa Kemal politikası mı gibi kısır bir tartışmanın içine girmeden, bunun geleneksel bir devlet politikası olduğunu anlayabiliriz. İsmet İnönü, Celal Bayar ve Mustafa Kemal gibi bilindik ve tanınan isimler bu devlet politikalarının sadece birer uygulayıcılarıydılar.
Kızılbaş Aleviler trajedileri hala yaşıyor
Devletin Ermenilere, Kürtlere ve diğer azınlıklara, farklı inanç ve yaşam tarzlarına yönelik her türlü zora, baskı, katliam ve asimilasyona dayanan ırkçı ve şoven politikaları belki de en iyi bu şahsiyetler nezdinde açığa çıkmıştır. Egemen Türk ulusu ve egemen büyük Türk burjuvazisinin sınıf temsilcileri, eşyanın tabiatı gereği temsil ettikleri sınıfların çıkarlarını koruyacaklardı. Elbette ki geniş halk yığınların kardeşleşmesi ve ortak sömürücü zalimlere karşı ortaklaşmaları/birliktelikleri mevcut egemen Türk burjuva sınıfı, devleti ve politikacılarının daha rahat sömürmesi ve tek millet, tek egemen mezhep yaratmalarıyla ters orantılı sosyal bir ilişki biçimini yansıtırdı. Bu engellerin temizlenmesi ve yolun açılması yeni Türk devletinin asli göreviydi. Yeni Türk devleti, İttihatçıların yarım bıraktığı yukardan aşağı bir şekilde, her türlü zor mekanizmasını devreye sokarak tek ulus ve inanç biçimi yaratmak için maksimum düzeyde yoğun bir baskı ve zulüm uygulamıştır. Bunda başarılı olmuş mudur?
Bugün hala Kürt sorunu, azınlıklar ve Kızılbaş Alevi sorunu sancılı bir şekilde varlığını devam ettirdiğine göre ve dolaysıyla diyebiliriz ki: tüm bu katliamlara rağmen, Tek bir ulus ve inanç yaratma tam anlamıyla başarılı olamamıştır. Bugün dahi, Ermeniler, Kürtler, Süryaniler, diğer azınlıklar ve Kızılbaş Aleviler büyük trajediler yaşamaya hala da devam ediyorlar. Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, boşaltılan Kürt köyleri, ardı arkası kesilmeyen sürek avı şeklinde ki tutuklamalar bunun en açık kanıtı değil mi? Dolaysıyla sorun tek başına İnönü, Bayar, Mustafa Kemal sorunu değil, sorun bu devletin temsil ettiği egemen ulusun egemen sınıfının çıkarlarının korunmasının karşısında ki her şeyi kendisine biat ettirmek, asimile etmek, tek tipleştirmektir. Bu ideolojik aygıtı kavramadık mı, hiç şüphe yok ki, şu ya da bu tarihte esen her rüzgara yelken olur ve her yöne savrulmaya müsait bir potansiyelimiz olur. Böl, parçala, yönet! Bu taktik, bu devletin bin yıllık geleneğinde olan, ama her farklı dönemde farklı politikalarla yeniden piyasaya sürülen, tilki kurnazlığında ki klişe bir politikadır. Dolaysıyla toplumu çeşitli biçimde ayrıştırarak, yeniden yönetilebilir bir şekilde re-organize ediyor.
AKP bugün, CHP’den hiç de aşağı kalmıyor
Gelinen noktada AKP-CHP eksenin de yaşananlar, analiz ettiğimiz çerçeve de yer bulan klikler arası çatışmadan başka bir şey değildir. Bir kliğin diğerini daha da zayıf düşürme politikaları bize hiç de yabancı değil. Bu politikaları bizler biliyoruz. Her iki parti da diğerini zayıf düşürmek isterken Kızılbaş Alevileri kendilerine yedeklemek istiyorlar. Böyle bir hataya kesinlikle düşmemek gerekiyor. CHP devletin "sol" sopasıysa, AKP ise devletin sağ sopasıdır. Her iki sopa da halkların kafasında inmiyor. AKP bugün, Kürtlere ve Kızılbaş Alevilere karşı uygulamış olduğu politikalarla CHP’den hiç de aşağı kalmıyor. Bu gerçekliğin altını ısrarla çizmek ve yüksek sesle hatırlatmak gerekiyor.
Tarihin hiçbir döneminde onlarca avukat bir günde tutuklanmamıştır. 12 Eylül Askeri Faşist Cuntası’nın ruhuna rahmet okuturcasına KCK operasyonları adı altında tutuklanmış, Profesör, yayınevi sahibi, yazar, parasız eğitim isteyen öğrenciler bugün hücre tipi hapishanelere tıkılmışlardır. Van’lı depremzedelerin insani protestoları dahi cop, biber gazı vb. polis terörüne maruz kalmıştır. Ankara’da bir kış günü tekel işçileri insanlık dışı devlet şiddetine maruz kalmışlardır. Öğrencilerin neredeyse tüm basın açıklamaları yasaklanmış ve öğrenci gurupları karga tulumba gözaltına alınmış ve polis şiddetine maruz kalmışlardır. Bu başbakan (Tayyip Erdoğan) değil midir ki, TBMM’de yapmış olduğu toplantıda "çocuk da olsa, kadın da olsa gereğini yapacağız" diyerek Kürtleri tehdit eden. Onlarca Kürt çocuğu sadece AKP hükümeti döneminde Diyarbakır’da, Şırnak’da, Cizre’de vb. yerlerde devlet tarafından katledilmedi mi? Genel anlamda ülkenin birçok derelerine inşa edilen termik santrallerle doğal yaşam katledilirken özel anlamda da, Dersim’e inşa edilmiş ve hala da inşaatı devam eden barajlarla Dersim’in doğal yaşamı katledilmiyor mu? İnanç merkezi olarak Dersim bu barajlarla da tasfiye edilmek istenmiyor mu? Barajların yaratacağı tahribatın geriye dönüşünün neredeyse imkânsız olduğunu düşünürsek, baraj katliamının 38’ Dersim katliamından farkı daha az mı? İleri demokrasi komedisi ve demagojisini bir kenara bırakacak olursak, AKP ile CHP arasında yaşanan kayıkçı kavgasının özeti şudur: tencere dibin kara benimkisi senden kara!
Biz ilericilerin, demokratların, sosyalistlerin ve Dersimlilerin bu kavganın şu ya da bu yerinde taraf olma diye bir sorunumuz olmamalı. Ancak bizler, onların bu çelişkisinden yola çıkarak Dersim’i daha doğru bir biçimde ve örgütlü olarak tartıştırabilir, Dersimlilerin hukuksal haklarını ulusal ve uluslararası gündeme ve platformlara taşıyarak, devletten gerçek anlamda "özür" dilettirebiliriz. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın özrünün hiçbir kıymeti yoktur demiyoruz, elbette ki bir önemi var. Bizler de CHP ve AKP ekseninde yaşanan klik çatışmasından yararlanacağız. Fakat dilenen özür, ikiyüzlü ve samimiyetsizdir.
Az yukarda bu ikiyüzlülüğü ve samimiyetsizliği gerçekleştirmeye çalıştığımız analiz ve tespitlerle teşhir ettik. Fakat bizler şunu da yapabiliriz: Türk devletinin Dersim de neler yaptığını Türklere de daha geniş biçimde anlatabiliriz, Türk devletini gerçek anlamda özrü nasıl dileyeceğine dair günce bir politika oluşturabiliriz.
Katliamları Araştırma ve Yüzleşme Komisyonu kurulmalı
TBMM’de Dersim özrünün devlet adına yapılması, maddi ve manevi tazminat verilmesi, Seyid Rıza’nın mezarının nerede olduğunun açıklanması, kayıp çocukların kimlere verildiğinin araştırılması, Dersim katliamını araştırma komisyonunun kurulması, yılın bir gününü Dersim katliamı ilan edilmesi, Dersim isminin verilmesi; ama bunlarla da yetinmemek gerekiyor keza, Ermeni soykırımı, diğer katliamlar vb. hepsi bütünlük arz ediyor. Bir bütünün birer parçalarıdır. Parçalardan yola çıksak da, bir parçayla yetinmemek diye bir derdimiz olamaz. Her şeyden önce insan olarak, katledilenlere yönelik insani borucumuzun getirdiği sorumluluklardan kaynaklı olarak tüm soykırım ve katliamlarla yüzleştirme politikası oluşturmak durumundayız.
Böyle tarihsel bir görevi yerine getirebilmek için, Dersimliler de küçük ayrışmaları, çekişmeleri, kendi aralarında ki sorunları en azından bir süreliğine dondurarak birlikte hareket etmenin zeminini yaratırlarsa, daha güçlü bir duruş sergileyebilirler. Bu anlamda da, tüm dernek ve federasyonlar, demokratik kitle örgütleri ortak bir platform oluşturmak için bir araya gelebilir. Katliamları Araştırma ve Yüzleşme Komisyonu ilkin demokratik kitle örgütlerinden seçilecek tanıdık simalarla kurulabilir.
SEHER YEÐİN
seheryegin@hotmail.com