Bu günlerde ölümünün 22. yılında anılan bir şairden söz edelim istedim. Yıl 1938. Dersim katliamı sonrasında bir Kürt aile, kendileri gibi kılıç artığı birçok aile gibi bir tren vagonunda Bilecik’e sürgün gidiyor. Çocuklardan birinin adı Cemal Süreya... Yaş yedi.
Yıllar sonra kendisi anlatır o yolculuğu; ‘’Günlerce yolculuktan sonra bizi bir köye attılar. Tarih öncesi köpekler havlıyordu. Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler. Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki.’’
‘Ben bir yük vagonunda açtım gözlerimi’ dizesi, gözlerini bir sürgüne açmasını da içeriyordu. Bu yolculuktan başlayarak çocukluğu travmalarla geçti.
‘’Hangi taraftan esse rüzgar
Zonklatır, sonra ortaya çıkarır
Kayalara sıkışmış bir tarihi,
Bir isyanı, bir dostluğu, bir yenilgiyi.’’

***
Sürgün yerleri yetmiş yıl zorunlu ikamet olarak Bilecik şehridir. Aile kendilerine verilen tek odalı eve yerleşir. Babası O’nu, zorunlu ikamet yerinde ayrılması yasak olmasına rağmen, okuması için İstanbul’daki akrabalarının yanına gönderir. Herhangi bir tepki gelmeyince aile de İstanbul’a taşınır. Ancak bu uzun sürmez, bir gece evi polis basar. Suç, zorunlu ikamet yerini izinsiz terk etmektir. Bütün aile Sansaryan Han’da sabahlar.
Şairin kendisi anlatıyor: ‘’O sıra küçük kız kardeşim daha beş yaşında, büyük annem ise en az altmış beş. Kafese konmuş, saçı sakalı uzun dev gibi bir adam anımsıyorum. Tahta sıranın üzerinde uyumuştuk. Ertesi gün jandarma refakatinde sürgün yurdumuz olan Bilecik’e posta edildik. Ben kaç yaşındayım? On birin içinde. Utanıyordum sürgünlüğümden. Hep gizledim.’’ (C. Süreya, Günler, YKY Yayını 2002. Sayfa 300)
Çocukken öperek uyutan bir anneden yoksun kaldı. Sürgünlüğünün altıncı ayında annesini daha sonra da babasını kaybediyor; ‘’Annem çok küçükken öldü / beni öp, sonra doğur beni’’ dizeleri, yüreğindeki anne özleminin dışavurumudur bir bakıma.
***
Maliye ve iktisat mezunuydu ama ‘’Kızkulesi’’nin düş getiren pay senetleri’nden başka, şiir de dahil hiçbir şeyden rant beklemedi. Hem doğulu hem batılıydı... Üç anayasa arasında büyüse de onun için ‘’şiir anayasaya aykırı’’ydı. Düzyazılar yazsa da başat olan şiirdi onun için;
‘’Jandarma daima nesirde kalacaktır/Eşkiyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine/Ve bu dağlar böyle eşkiya güzelliği taşıdıkça.’’
Zor zamanlarda Bazil Nikitin’in ‘Kürtler’ adlı kitabını Türkçe’ye çevirdi. O dönemin koşullarında biraz çekindiği için olsa gerek, kitaba sadece ad ve soyadının baş harflerini yazdı. Şiire aşkla bağlıydı:
‘Yıkıcı bir aşk bu,
Yıkıyor milletin ortasına
Tutku yükünü.
Bölücü bir aşk,
Ekmeği suyu bölüyor
Günde üç öğün...’

***
‘Yoksulluk’, parasızlıksa ‘yoksul’du... Öyle ki arkadaşıyla girdiği bir iddiayı kaybettiği için bedel olarak ‘Süreyya’ olan soyadındaki bir ‘’y’’yi sildi. ‘’Bundan sonra soyadım tek ‘y’li olacak’’ dedi... Ve ömrü billah böyle yazıldı... Böyle bilindi.
Az yazan bir şairdir Cemal Süreya ama bir şair için bundan daha önemli bir niteliği de vardı... Az, belki de hiç fire vermemiş bir şairdir O. Zaman şiirlerinden’den pek az şey yontabilmiştir. O ‘yurdumsun ey uçurum’ diyen; Atını doludizgin süren bir göçebeydi. ‘Sıcak Nal’ hiç soğumadı;
‘’Ben atımı böyle sürüyorum ya
Yetişmek için mi bilmem kaçmak için mi?’’ 1990 yılının Ocak ayında, böyle bir kış gününde ‘’Üstü kalsın’’ diyerek ayrıldı bu dünyadan.
Şiiri kaldı.