Koruculuk sistemine elbet sonuna kadar karşıyım, ezelden beri ahlaksızca bulduğum, insan onurunun ayaklar altında ezildiği, yok edildiği, hiçleştirildiği bir durumdur.
Koruculuk sistemi ilk başlarda ormanların korunması amacıyla oluşturulmuş bir çeşit bekçilik sistemi idi. 1980’lerin sonlarında Kürdistan’da PKK ile mücadele adı altında kimi Kürt köylerinden devşirilen kişilerle oluşturulmuş, devlet tarafından silahlandırılmış, yarı askeri bir örgütlenme haline geldi.
Ama bu kadın korucuların durumu bana göre trajediden başka bir şey değil… O kadınlar ait olmadıkları erkeklerin dünyasına sürüklenen mağdurlar, kirli savaşın kurbanları onlar. Kucaklarında çocukları ile silahları tutuyorlar, vahşi bir ironi bu. Bu görüntüler kadınlığın istismar edildiği kareler, bu görüntüler işgal trajedisinin resmi. Türk köylerinden oy avcılığı için oraya getirilmiş ve koruculuk dayatılmış zavallı kadınlar…
O köyler korucu köyü değil, özel savaş için kurulmuş; oy almak için bu insanlar oralara yerleştirilmiş. Dersim’in de bilinçli seçildiği belli. Devlet Dersim’in direnişçi kimliğini kırmak için yıllardır birçok hileye başvursa da, tutmadı. Bu politikalarla yeni ve aslında toplumsal fikri yansıtmayan yapay bir taban oluşturulmaya çalışılıyor ve medya da suni bir gündemle bunu servis ediyor. Sanki yeni kurulmuş bir köy, sanki bir grup kadın yeni korucu olmuş gibi bir görüntü sergileniyor medya tarafından. Öyle değil, yıllardır o tür köyler var ve yıllardır o kadınlar orada koruculuk yapıyorlar.
Bu kadınlar üretimden koparıldıktan sonra koruculuğu ellerine verdiler. Önceleri ekerek, biçerek yaşamlarını idame ediyorlardı. O kadınlar kahraman değiller, onları kahraman gibi göstermek de bu ceberut devlet anlayışının projelerinden biri. Üretim olanakları ve kaynakları yaratılmadığı sürece de onlar ellerinde silahla daha çok beklemeye koyulurlar. Mutsuz, umarsız, amaçsız bir şekilde…
Şu bir realitedir ki; kadının doğası, kimyası silaha uygun değil. Korucu kadınların durumu da vahim bir tablo, kadınlık ve çocukluk açısından ele aldığımızda bile zoraki bir durum…
Herkes biliyor ki; Dersim özel bir bölge. 90’lı yılların o vahşetinde bile koruculuk tutmadı orada. Dersimliler katillerinin silahını ellerine almadılar. Şimdi de sonradan oraya yerleştirdikleri göçmen nüfusunu böyle korucu yapmak, o bölgeye serpiştirmek, Türkmen köylülerini kullanarak silahlandırmak savaş politikasının bir parçası…
O kadınlar yalnız ve biçare kadınlar. Eminim çevre köylerden, komşularından dışlanmış kadınlar. İşin özü onları kadınlıklarından da vazgeçirmişler.
O kadınlar tarlada, evde çalışırken, bir de ellerine silah verilerek korucu olmaları dayatılıyor. O kadınlarda yaptığı işten keyif almıyorlar. O kadınların çocuklarını düşünelim. Minicik çocukların annelerinin sevgi dolu, sıcacık göğsüne değil de, silahların soğuk yüzüne sarılarak büyüdüklerini… Annelerinin ninnileri ile değil de, annelerinin eline alıp, attığı silah sesleri ile uyuyup, uyandıklarını…
Barıştan söz edilen şu günlerde bu kadınları gündeme getirmek de ayrı bir hesap, kadınlarla yapılan röportajda onların da bu durumdan pek memnun olmadıkları belli. Hatta kadınlardan biri, "çözüm sürecinin ülkemiz ve bizim için hayırlı olmasını istiyoruz. Herkes huzur ve rahat bir hayat ister. Çocuklarını huzurlu bir ortamda büyütmek ister" diyor. Yine genç kadınlardan biri, "üniversiteye gitme imkanım olmadığı için, korucu oldum. Artık kan dökülmesini istemiyoruz. Bu sorun bitecek mi yoksa devam mı edecek korkusu var halen içimizde. İsteriz ki barış olsun" diyor…
Hani olur ya! Bir gün gerçekten bu topraklara barış gelirse, bu kadınlar da olası barış sonrasında, her şeye rağmen, ekonomik, sosyal, politik ve psikolojik açıdan rehabilitasyona tabi tutulması gereken bir kesim…
Dersim’de kadın korucular...
Birkaç gün önce televizyon ekranlarına yansıyan, sonrası gazetelere düşen, devamla sosyal medyada tartışılan, Dersim’in Pertek İlçesinin Konaklar Köyü’ndeki yirmi beş kadın korucunun dramına tanık olduk.