KANDİL’DEN NOTLAR -II


Kandil’de gecenin ilerleyen saati bu kapalı mekandaki tartışmalarımızın hızını kesmedi. KCK Yürütme Konseyi Üyeleri Rıza Altun ile Ali Haydar Kaytan, Dêrsim Heyetinde bulunan arkadaşlarımızın Avrupa’da Alevilik ve diğer başlıklara ilişkin fikirlerini dinledi, yorumladı...

Altun ile Kaytan’ın söyledikleri, hem yeni hem de mevcut Alevilik pratiği açısından ön açıcıydı. Altun’un, Alevilerin birliğine yönelik yapılan çalışmalar konusunda son derece eleştirel ve önemli değerlendirmeleri oldu.

Nasıl bir Alevilik?

Dêrsim Heyetinden Ali Çatakçin arkadaşımızın dün sunmaya çalıştığımız tartışmamızı devam ettirmek için “Nasıl bir Alevilik” diyerek yönelttiği soruya Altun’un yanıtı şöyleydi:
“Alevilerin Birliği kuruluyorsa, bu, kaynağa dönüş anlamına gelir, öze dönüş anlamına gelir. Peki, öze dönüş, kaynağa dönüş ne anlama geliyor? Bu inancın, bütün insani toplumsal değerlerini yaratmak, ama bu inancın yeşerdiği topraklar üzerinde de kendini var etmek çok önemlidir. Ama biz bunu böyle çalışsak nasıl bir sonuç alırız... Şu haliyle niye sonuç alamıyoruz? Avrupa’da çok genel Alevicilik yapıyoruz. Biraz daha ilerisi, mevcut Aleviciliğimizi biraz da Kürtlüğe yakınlaştırabilirsek çok iyi. Ama bu değil işte. Bu bir Alevi çalışmasının ifadesi değil. Bu bir Alevilik gelişmesi. O zaman kendimizi bu kimlik altında örgütlemek çok güzel ama, bu örgütlülüğün gerçekten bir tarihsel değerle, yani geçmişle geleceği arasında bir bağ kurmak gerekiyor, köprüler kurmak gerekiyor.”

Dua ve ziyaretlerdeki farklılık

Kürt Aleviliğinin kendisini Dêrsim’le ilişkilendirmekten gurur duyacağını belirten Rıza Altun, şöyle ekledi: “Maraşlısına da, Sivaslısına da, veya başka bölgeden, burası herkese kaynak oluşmuştur. Kabe oluşmuştur. O kaynak ve Kabe’nin etrafında bir araya gelir. Kendini var etmek herkesin özlemine cevap olacak. Bu çok önemli, bunu yapmıyoruz biz, yapmadık. Şu anda Avrupa’da yapmıyoruz, korkuyoruz. Yani Zazacıdan korkuyoruz, Dêrsimcilik’ten korkuyoruz, aşiretçilikten korkuyoruz. Ama bizim gerçeğimiz, en özgür bir durumu da ifade ediyor. Onun da bilincinde değiliz. Önümüze koyulan böyle acayip, muğlak şeylerle, o olmanın telaşı içinde kendimizi inkar ediyoruz, reddediyoruz. Ben de diyorum; Dêrsim’de bize ait olan bir boşluk yaratmamak lazım, sahip çıkmamız gerekiyor. Zazacalık, doğru temelde ele alınmalı. Zazayız,  Dêrsimliyiz, Aleviyiz, her neysek hepsiyiz yani. Bütün değerlere biz sahip çıkmalıyız.”
Sohbetin devamında Dêrsim’de Aleviliğin, aşiretsel yapıların ve dil konusunun önem teşkil ettiğine, bu alanların eksik bırakılmasıyla istismarın gündeme geldiğine değiniyorum. Bu açıdan yerel yönetimin etkisinin ciddi olduğunu söylerken, Dêrsim Araştırmaları Merkezi’ne de sözü getiriyorum. Ali Haydar Kaytan da söze girerek, ibadet anlayışına da temas eden şu yorumu yapıyor:
“Dêrsim Araştırmaları Merkezi önemli ve işin bir boyutu elbette. Mesela Dêrsim’de bir Alevi Akademisi olabilir. Yani bir Cem Evi tarzında değil. Hatta Cem Evleri kendisi bile bir akademi olabilir. Yoksa Cem Evi; işte cem yap, pir gelsin deyiş söylesin ile sınırlı değil. Aslında camiler bile böyle değil. Mesela topluma zihniyet vermek, inanç, inançları yeniden uygulamaya tabi tutmak gerekir. Bizim ziyaretlerimiz var. Şimdi doğru ziyaretle, doğanın parçası olan, doğanın bizzat kendisi olan insan arasındaki bağ, insanın en bozulmamış hali, doğayla bütünlük oluşturuyor. Ne muhteşemdir! Biraz derinliğe indiğin zaman oradaki, o inanç sisteminin güzelliği hiçbir yerde yoktur. Sen dua ederken ‘Allah’ım beni cennete gönder’ diyor musun ziyarette? Hiç öyle bir şey var mı? Cennet-cehennem yoktur yani. ‘Kötülüğü bizden uzak tut şunu bizden uzak tut’ vardır. Ahlaki şey. İbadetin içerisinde bile ahlaki öğeler gerçekten çok ön planda. Bizim dine yaklaşımımız farklıydı; Aleviliği de dahil olmak üzere. Pirleri kovdular, ‘bunlar sömürücüdür’ dediler. Ziyaretler için ‘bunlar taştır, gidip taşa tapıyorlar’ dediler. Böyle dediler ve aslında Kürtlük böyle öldü yani. Oysa o inanç bağı insanları birbirine bağlıyor. Hepimizi bağlayan şey doğru yol. O bağ koptu mu, yol kaybolur. Dêrsimliler şimdi yeniden canlanıyor. Ama Dêrsim’deki Cem Evinden yana da büyük bir memnuniyetsizlik var.”
Kaytan, belediyeye çokça iş düştüğünü hatırlatarak; belli bir program ve proje ile aynı zamanda eski belediyenin pratiğini de aşarak yönetilmesi gerektiğini söylüyor. Toplumla sağlıklı ilişki de öneren Kaytan, “Mesela demokratik belediyecilik diyoruz ya; Demos halk demektir. O halkla sıkı ilişki içinde olan, diyalog kuran, onunla bütünleşen, evine giren çıkan, kahvaltıda birlikte olan... Halkla tartışacak, her yere girecek, yani onu bir ilişki bağı olarak kullanacak; halk buna değer verir” diye ekledi.
Heyetimizde bulunan Hasan Taş arkadaşımız Dêrsim’de seçim dönemlerinde yaşanan aşiretciliğe dikkat çekerken, aşiretciliğin toplumsal dönüşümdeki yerinin ne olacağını sordu.

‘Aşiret’te bir bozulma var

Rıza Altun, yanıt veriyor: “Aşiretçilik şimdi bizim anlattığımız doğal toplumun, gelişim halini ifade etmiyor bir sefer. Bir bozulma var. Şimdi bir kapitalist bünye içerisinde bir yanıyla aşiret kimliğini korurken, diğer tarafta kapitalist mantalitenin aşiretler içerisindeki gelişim seyrini hesaplamamız gerekiyor. Aşiret bir sefer eski aşiret değil. Bugün de aşiretlerde egemenler ortaya çıkmış, işbirlikçiler ortaya çıkıyor. Bir sömürü sistemi oluyor, bunu savunamayız. Bu değil bizim savunduğumuz. Şimdi biz bir toplumsal gelişmeyi izah ediyoruz. Ama ‘tarih boyunca gelişen bu formlar hiç bozulmadan tazeliğini koruyor’ demiyoruz. Onun içinde de bir bozulma var. Bu bozulmaya karşı çıkıyoruz.
Aşiretlerle, kabilelerle sınırlı kalınamaz ve onların toplumsal özüne, adaletli, ahlaklı özüne sahip çıkılması gerekir. Bunun daha üst bir toplumsal forma geçişi engellemeyeceğine vurgu yapan Altun, üst toplumsal formun bunları kendi bağrına alacağını ifade ediyor.
“Kürt toplumunda şu anda aşiret formu, kabile formu olmasına rağmen mevcut dünya durumunu dikkate aldığımızda bir ulus formunun oluşması zorunludur, gereklidir. Artık aşiretleri de üst forma birleştiren bir düşünce daha ileri bir düşüncedir” diye konuşan Altun konuşmasını şöyle sürdürdü: “Ulus olmadan olmaz. Ama ulus, aşiretlere kapalı değil, aslında. Kabilelere kapalı değil. Kabileler ulusu reddetmez, önemli olan; bu ulus nasıl bir ulus olmalıdır? Yani ulus, devlet mi olmalıdır? Devlette kendisini ifade edip bütün toplum farklılıklarına kendisini dayattığı bir ulus olursa bu bir sefer formların kendisini özgürce geliştirmenin ulusu olamaz. Bu ulus devlettir. Bunu kabul edemeyiz. Ama biz bunu kabul edemeyiz fakat, şöyle bir durum da gereklidir; Demokratik Ulus formu çok idealdir. Demokratik Ulus formu; biz Aleviyiz, başkası Sünni. Diyelim ki, içimizde aşiretler de var, kabileler de var. Bu ulus öyle bir ulus olmalıdır ki, bütün bu toplumsal formlar kendisini özgürce ifade eder, ama toplumsal gelişme karşısında miadını dolduran ise herhangi bir baskıya, sömürüye gerek duymadan erir toplum içinde...”

‘Gerçekten üşümüşsün’

Sohbet epey uzayınca, Altun, “artık uyusak mi” dedi ve ardından serilmiş minderlerin üzerinde battaniyelere sarılarak uykuya daldık. Gece üşüdüğümü fark edince uyanıyor ve kapının açık kaldığını görünce kapatmaya yelteniyorum. Haydar Işık Ağabeyimiz içerisinin havalandırılması gerektiğini söyleyerek kapının açık kalmasında ısrar ediyor. Battaniyesini benimle paylaşarak yeniden uyumaya çalışıyoruz.
Dışarı çıktığımda herkesi uyanmış ve ayakta sohbet ederken buldum. Çeşmede akan buz gibi suyla yüzümü yıkadıktan sonra gördüğüm rüyadan bahsediyorum. (Rüyamda kadın gerillalar rengarenk giysileriyle halaydaydı.) Rıza Altun gülümseyerek, rüyayı da yorumluyor: “Gerçekten üşümüşsün.”
Kahvaltıya geçmeden önce konakladığımız yerdeki taş fırınlardan biri dikkatimi çekiyor. Altun fırını işaret ederek içeriye girip görmemi istiyor. Fırında çalışan kadın gerillalarla karşılaştım. İşleriyle ilgili bilgiler verdiler ama ne yazık ki “ekmek ne zaman çıkar” soruma sevindiren bir yanıt alamamıştım... Kahvaltıya geçiyoruz. Sofrada köy yerinde bulunacak her şey mevcut. Taş fırında bir gün önce çıkmış ekmeğin tadına yine de doyum olmuyor.

Karasungur Şehitliği
Kahvaltıdan sonra hep birlikte yola çıkıyoruz ve ilk durağımız Mehmet Karasungur Şehitliği oluyor. Mehmet Karasungur Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ve Irak Komünist Partisi (IKP) arasında yaşanan çatışmaları durdurmak üzere arabuluculuk yaparken çıkan çatışmada yaşamını yitiren ilk PKK komutanlarından. Şehitliğe vardığımızda yoğun bir ziyaretci akını vardı. Gelenlerin birçoğu PKK saflarında mücadele ederken yaralanmış kimselerdi. Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun gelenlerle özel olarak ilgilendi. Sonra birlikte Şehitliği gezmeye başladık.  Dört parça Kürdistan’dan isim ve kod adları yazılmış yüzlerce mezar taşı... “Biz ne kadar çok öldük” dedirten bir manzara...
Şehitlik ziyaretimizin hemen ardından basın bürosunun bulunduğu yere doğru yola çıkıyoruz. Yolda son bir yıllık çözüm sürecine bağlı olarak bir rahatlığın yaşandığını belirtiyor, Rıza Altun. Ancak yine de dikkatli olduklarını ve en çok da İran’dan gelebilecek saldırıların kendilerini şaşırtmayacağını söylüyor. Bir köyden geçiyoruz ve hemen yolun başında bir tek mezar dikkatimizi çekiyor. Altun mezarın olduğu yere dönerek önce selam verdi ve sonra anlattı. Kandilli bir köylü ve ölmeden önce ailesine bu yolun kenarında gömülmesini vasiyet etmiş. Mezar taşına da ‘selam verdikten sonra dua edin benim için’ yazılmasını istemiş. Ailesi vasiyetini yerine getirmiş ve Kandil’de bulunan gerillalar da bu vasiyete bağlı kalmış.

Karasu: Dêrsim ilçeleri unutuldu

Basın bürosunun olduğu yere vardığımızda bizi bu alanda çalışan görevliler karşıladı. Tek tek tanımaya çalışıyorum ve ayaküstü sohbetimizin konusu kuşkusuz Dêrsim ve seçim sonuçları oldu. Hemen hemen hepsi sonucun kendilerini fazlasıyla mutlu ettiğini belirtiyor. Daha sonra Mustafa Karasu’nun bulunduğu yere yöneliyoruz. Karasu’yu bir dere yatağına yakın yerde yüzünü yıkarken yakaladık. Sarılıp ‘hoş geldiniz’ diyor. Karasu, Dêrsim ve Alevilik konularında KCK içinde en çok düşünen, yazan-çizen biri olarak bilinir. Sivas Gürünlü olduğunu ve daha sonra kökenlerinin Dêrsim’e dayandığını söyledi. Söze Dêrsim’den başladı: “Seçim gecesi bütün arakadaşlarla birlikteydik ve en çok da Dêrsim’den gelecek sonucu merak ettik. Sonuç hepimizi fazlasıyla mutlu etti. Yine aynı gece öğrendik ki, Dêrsim’in merkezine yoğunlaşınca sanırım ilçeleri biraz unuttuk gibi.”
Karasu ardından Ahmet Kaya ile birlikte katıldığımız Berlin Seyit Rıza Anma Gecesi’nden bahsetti. Zira o gecenin örgütleyicilerinden biri kendisiydi.
Dêrsim’de soykırım üzerine çalışma çok önemli olduğunu dile getiren Karasu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Dêrsim halkında yaşanılanın bir soykırım olduğu bilinci yerleşmelidir ve bu doğrultuda sizlerin yaptığı çalışmaları önemli buluyorum. CHP başta olmak üzere diğer düzen partilerine yönelik halkın yönelimini Dêrsim’deki bu soykırım bilincinin yerleşmesiyle kırılacağına inanıyorum. Dêrsim’de yaşananları katliammış gibi geçiştirmeye çalışıyorlar; bunun önüne geçmek lazım. Hem ‘37 ve ‘38, insan kıyımı ve sonrasında geliştirilen kültürel soykırım gerçeği öncelikle Dêrsimlilere çokça anlatılmalıdır. Gelinen aşamada bu otuz yıllık mücadele olmasaydı, Dêrsim bu asimilasyon politikalarıyla giderek Türkleştirilmiş olacaktı.”
Karasu Dêrsim’le ilgili anılarını da paylaştıktan sonra, bu samimi sohbetin de sonuna gelmiştik. Ayrılık vaktiydi.  Mustafa Karasu ve Ali Haydar Kaytan’la vedalaştık.

20 yıllık gerilla...

Mustafa Karasu ile görüşmemiz sırasında bize Rıza Altun, Ali Haydar Kaytan, Fatma Adır ve yine basın bürosunda sorumlu Rotinda Engin eşlik etti. Basın bürosundan tam ayrılmak üzereyken sıcak ekmek kokusu ortalığı sardı. Rıza Altun, “Ferhat şanslısın, taş fırında ekmek çıkmak üzere” diyerek fırını gösterdi. Fırından çıkan ilk sıcak ekmekler bize sunuldu. Karasu, Kaytan ve  R.Engin ile sarılıp vedalaştık. Bize eşlik eden, yine Dêrsimli Fatma Adır’la birlikte dış işleri bürosuna doğru yola çıktık. Bir saatlik yolculuğun ardından dış ilişkiler bürosuna ulaştık. Büroda bizi Dış ilişkilerden sorumlu olan Zeki Şangal karşıladı. Şangal, Altun ve Adır’la sohbetimizi sürdürüyoruz...
Fatma Adır’ın 20 yılı geçkin bir gerilla hayatı var. Kendisi Dêrsimli ve Almanya’da evlendikten sonra eşiyle birlikte örgüte katılıyor. Eşini bir çatışmada kaybeden Adır, ölümden dönmüş biri. Sınır ötesi operasyon sırasında yaşanan bir çatışmada grubuyla pusuya düşüyor ve birçok arkadaşını kaybediyor. Bu çatışmada sağ koluna isabet eden bir kurşun kolunu koparıyor ve tam ölümle pençeleşirken bulunuyor. Son derece zorlu bir yolculuğun ardından Süleymaniye’de bir hastaneye yetiştiriliyor ve orada kolu yerine dikiliyor. Aradan yıllar geçmiş ancak kolunu hala kullanamadığını fark ettim. Savaş, birçok insanın hayatına mal olurken, birçoğunun bedeninde de  telafisi imkansız tarhribatlar yaratmış. Sakine Cansız’la ilgili konuşunca gözleri doluyor. Adır, “Kadın gerillalar için Sakine Cansız bir önderden çok bir Ana gibiydi” diyor. Gittiğimiz her yerde bu üç kadın devrimicinin fotoğraflarıyla karşılaştık.
Adır günün anısına yanında taşıdığı farklı renklerden oluşan ve kendisinin yaptığı bir tesbihi bana hediye etti. Ben de bu yaralı Dêrsim kızına Kandil’e çıkarken kullanmaya başladığım, boynumdaki şalı veriyorum. 


Bayık: Dêrsim bilgeliğin merkezidir

Bir saat kadar süren sohbetin ardından dışarıda yeni bir hareketliliğin olduğunu fark ettik. Gelen kişi, KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Sayın Cemil Bayık. ‘Sizi beklemiyorduk’ dediğimizde, yoğun bir toplantı döneminde olduğunu ancak bizleri görmek istediğini, büyük bir nezaketle ifade etti.
Oturur oturmaz Dêrsim’i sordu ve kendisine seçim öncesi ve sonrası gelişmeleri aktardım. Dinledi, ardından 1970’li yıllarda Dêrsim sahasında faaliyet yürüttüğünden, gittiği bir köyde cem tutan bir Alevi dedesiyle yaptığı tartışmadan söz etti. Türkiye sol hareketinin Alevilik gibi bir inancı o zaman görmezden gelmesinin etkisinde kaldıklarını ve bunun son on yıldır aşılmaya çalışıldığını belirtti. Alevi dedelerinin bilge insanlar olduğunu ve Dêrsim’in bu bilgeliğin merkezi olduğunu söyledi.
Sohbetimiz, hazırlanmış yemek masasında devam etti. Sürecin dışarıdan görüldüğü kadar kolay yürümediğini ve sıkıntıların aşılması için büyük bir çaba sarf ettiklerini anlattı. Meseleyi sadece Kürt sorununun çözümü olarak görmediklerini, Türkiye’nin demokratikleşmesini, Türkiye’deki tüm toplumun özgür ve eşitliğini istediklerini anlattı.

VEDA
Cemil Bayık’la yaptığımız bu görüşme Kandil’deki son görüşmemizdi. Yemekler yendikten sonra önce Cemil Bayık vedalaşarak ayrıldı. Daha sonra iki gün boyunca hep yanımızda olan Rıza Altun ve diğer KCK temsilcileriyle tek tek vedalaştık. 2 günlük yoğun görüşmelerin ardından Kandil’den geldiğimiz yoldan Süleymaniye’ye doğru yola çıktığımızda, elimde Fatma Adır’ın hediyesi tesbih ve boynumda Rıza Altun’un bana hediye ettiği şalı vardı.


FERHAT TUNÇ