Dêrsim soykırımının yıldönümünde Dêrsim ve Dêrsimli açısından değişen bir şey yok. Coğrafyamızın yaşadığı en büyük soykırımlarından biri olan Dêrsim soykırımı, aradan geçen yıllara rağmen tüm etkileri ve süren tehditler ile varlığını sürdürüyor.

Onurlu Dêrsim halkının baş eğmezliği ile süren mücadelesi soykırımın etkilerini silme noktasında önemli mesafeler kat etmiş olsa da, egemen zihniyetin Dêrsim’e karşı bilincine kazınmış olan hasmane tutum sürüyor.
Kefensiz toprağa düşen on binlerce insanımızın acısı hala yüreğimizde. 37-38 de kaybettiğimiz on binlerce insanımız, coğrafyamızın her karesinde yaşıyor. Nereye baksan akla gelen soykırımın yaşattığı barbarlık oluyor. Halboriden, Kemere Hasan mağarasına, Deşt’ten Kırmızı Köprü’ye toplu mezarlar ve kulaktan kulağa anlatılan barbarlığın izlerini hissetmeye devam ediyoruz.
Sadece yaşanan soykırımın acıları değil, yaşatılan beyaz kıyımın izleri de sürüyor. İnancımız üzerindeki asimilasyon politikaları daha sinsice yürüyor. Türk Alevi-İslam çizgisine oturtulmaya çalışılan Ree Haq inancı yok edilmeye çalışılıyor. Cemaat işbirliği ile inancımız tarihsel köklerinden koparılarak sistem içişleştiriliyor. Coğrafyamız üzerinde süren talan barajlar, siyanürle altın aramacılığı ve madenler üzerinden sürdürülüyor. Atalarımıza mezar edilen topraklarımız, kutsal sularımızla boğulmak isteniyor. Sular ile boğulmak istenen kültürümüz, inancımız ve geçmişimizdir. Ziyaretlerimiz, mezarlarımız sular altında bırakılarak köklerimizden koparılmak isteniyoruz.
Kirmanckî-Kurmnacî yok olmanın eşiğinde, dilimiz Türkçeleştirilerek benliğimiz Türkleştirilmek isteniyor. Atalarımıza kendi anadilimiz ile ağıt yakmanın, yakılan ağıtları, söylenen klamları anlayamayan çocuklarımız var. Dilimiz yok edilerek geleceğimiz yok ediliyor.
Beyaz asimilasyonun temsilcisi olan vekiller atalarımızın katillerine methiyeler düzüp “Dêrsim isminin geri verilmesine üzüldüklerini” beyan ediyorlar. Irkçı, faşist andın kaldırılmasını hazmedemeyen “Türk oğlu Türk vekiller” ve 29 Ekim törenlerinde “atalarının” huzuruna çıkan, sonrada bize “Alevicilik”, “Dêrsimcilik”, “Zazacılık” yapan vekillere sahibiz. Bize de beyaz asimilasyonun bu temsilcilerini eleştirmek kalıyor.
Soykırım sürüyor, egemenler hala tekçi kafa ile nasıl Dêrsim’i yok ederizin arayışındalar. Dün barbarlıkla, kan ile başaramadıklarını bugün toplumun genleriyle oynayarak, inceltilmiş asimilasyon politikaları ile yapmaya çalışıyorlar. Yok, edilen doğa, yok edilen inanç, dil, kültür aslında yok edilen Dêrsim demek. Egemenlerin bu sinsi politikalarını başarması demek, Dêrsim soykırımının tamamlanması anlamına geliyor.
İşte bu noktada yüreği Dêrsim’le atan tüm vicdanlı insanlara düşen sorumluluklar var. Kimse Dêrsim’in birliği adına, Dêrsim’i bitirmeye çalışan işbirlikçilere ve politikalarına izin vermemeli. Bulundukları her alanda asimilasyonun hizmetkarlarının teşhirini yapmalıdır. Dêrsim’in birliğini asıl bu şekilde sağlayabiliriz. Kim Dêrsim’in tarihine, değerlerine, kimliğine sahip çıkıyor artık ayrışmak zorundadır. Bizler birlik adına bu asimilasyoncu, düzen işbirlikçilerine sesimizi çıkarmadıkça, bilinmelidir ki bunlar efendilerinin kendilerine biçtiği rolü oynamayı sürdürecekler. Özcesi dönem netleşme dönemidir. Ya Seyid Rıza’ların, Fındık Ağa’ların, Bese’lerin, Zarife’lerin, İdare İbrahimlerin, İbo’ların, Mazlum’ların, Şiyar’ların, Dr Baran’ların, Zilan’ların, Sakine’lerin, çizgisi galip gelecek ya da efendilerinin hizmetinde bizi Türkleştirmeye, bölmeye, Sünnileştirmeye, Kemalistleştirmeye çalışan asimilasyoncu tipler.
Bilinmesi gereken gerçek ise asimilasyoncu tiplerin başarısı Dêrsim’in bitişidir. Şimdi vicdanlı her Dêrsimli, Kemalizmle hesaplaşmalı, asimilasyoncuların bizden çalmak istedikleri ne varsa sahiplenmeli, yok etmek istedikleri ne varsa yeniden kökleştirmelidir. Her yerde dilimizi konuşmalı, inancımızı özüne uygun yaşamalıyız.
Kemalizm’le hesaplaşmak ve 37-38 de toprağa kefensiz düşen masumların anılarını yaşatmak ancak asimilasyoncu, işbirlikçi bu tiplerle mücadele etmekle mümkündür.