Tokluğun, tıka basa doymuşluğun ne anlama geldiğini biliyorsan, açlığın da tarifini aynı hazla yaparsın kuşkusuz. Az önce kolunla sildiğin ağzının içinde gevelediğin son kırıntıları -ki son değildi onlar- güçlü bir kas hareketiyle mideye doğru yolladığında; dışarıda, “doymak” nedir bilmeyen, daha önce hiç cümle içinde bu kadar “tok” bir sözcük kullanmamış olanları tasavvur edemezsin şimdi. Tok karnına açlık anlaşılmaz bir haldir. Karnın doydukça, deşilmiş açlığın sebep olduğu zihinsel yarayı kestiremezsin mesela. Zordur ikisini aynı anda bir çanakta kafaya dikmek. Zordur...

Açlık, bilginin sahiciliğini de yer. Doğasında var; önüne ne konursa, kavram, telaş, bilgi, yalan, siyaset, hayal, madde, tanrı... Hepsini yer. Açlık bu, onu terbiye edecek tek şey değildir mükemmel bir sofra. O sofraya damlamış deyişler, masallar, tarih öncesi anlatılar ve mitoloji, Babil’in asma bahçeleri, İran’ın idam ağaçları ve sallandırılan bilgi, ulu orta... Kanıksanmış inanç... Her şey ama her şey açlığın ilgi alanına girer. Biraz sonra iç edileceklerdir ne de olsa. Deşilmiş açlık bu. O bir yara değildir, kolayından kapanmaz.

Ama bir kadınsa açlığın hedefindeki, başlatan oysa yaşamı, son söz de onun hakkı! O isterse dikebilir deşilmiş açlığı. Onu doğru sözcüklerle kazandırabilir hayata. Ona bir çiçek zarafetinde yaklaşıp, erk-erkek olanın azılı taleplerini yıkabilir bir bakışıyla. Kadın bu! Doğasında var olanla sade, yeniden dizayn edebilir zamanı. Açlığı ölümcül bir yaradan, yaşamsal bir unsura dönüştürebilir yeniden. O kadar uzundur kadının kolları, o kadar güçlüdür hafızası ve tazeler hayatı, bedenini açlığa yatırmışsa...

Şimdi Leyla ne yapıyor, mesela?

Ömründen 70 gün azalttı, aç kalarak. Ama onun vardığı açlık mertebesi, çoğunluğun erdiği tokluktan çok daha amaçsal. O, açlığıyla hayatı doyurmaya çalışıyor. Kendi bedensel ihtiyaçlarını eksilterek, çoğunluğun zaman duvarına artılar işliyor. Kaybettikleri üzerinden kazançla dönüyor.

Ne güzel demiş Dostoyevski: “İki insan birbirini en çok ayrılmak üzereyken tanır.”

Beden candan ayrılırken, can bedenden ayrılırken tanışır. Bu tanışıklık ve ayrılık hayata aittir.

Tokluğun yasını tutamaz hiç kimse, tokken “küt” diye giden de iyi işlenmez literatürde.

Ama açlık... Benzemez hiç bir şeye. İktidarın deştiği, orta yerinden kanattığı açlık bir sınav yeridir çünkü. Açlıkla sınanan dilin kurduğu cümleler, hayatı ördürür bize. Yeniden yeniden anlamayı gerektirir, dikildiği her ilmekte söküldüğü yeri söyler bize...

Leyla gidiyor... 70 gündür yolda...

Leyla, bizi kendimize geri getirmek için gidiyor.

Peki biz? Biz yeniden dönmek için hayata neyimizi eksilttik? Leyla’yı karşılamak için nelerden vazgeçtik? İçtiğimiz fazladan su, yediğimiz fazladan ekmek ve soluduğumuz hava eksildi mi Leyla için?

Onun yürüdüğü yola düştük mü? Bizim için ördüğü fedakarlık kazağını sırtımıza geçirmek yetmiyor, o bedeninden feragat ederken, biz onun bedenini giydik mi misal?

Anlamak değil mesele. Anlatmak lazım herkese.

Bir kadın, bir anne, bir yavru... Biz daha iyisiyle karşılaşabilelim diye “kurtlarla koşuyor”.

Peki biz?

“Köpeklerin tüylerinden daha fazla mazeret” biriktirmiş olarak, bu hayata “hata” olarak geçeceğiz.

Şu büyük sessizlikten başımızı kaldırmazsak, başımıza gelebilecek en berbat şey bu: Kocaman bir sıfır olarak anılmak...

Ki tarih onca mücadele örneği varken, ne diye oturup sıfırı kaydetsin defterine?