M.S. 1000 yılı sıralarında Mısır halifesi Hakim, geceleri kılık değiştirip dolaşırdı. Bu gece dolaşmalarından birinde, Kahire yakınlarındaki bir tepede onu tanıyıp para dilenen silahlı on adama rastladı. Onlara, “iki gruba ayrılın ve birbirinizle savaşın. Kazanana para verilecek” dedi. Onun söylediklerine uyup öylesine vahşice savaştılar ki dokuzu öldü. Hakim geriye kalan onuncu kişiye, giysisinin kolunda sakladığı çok sayıda altın parayı attı. Ama adam bunları toplamak için eğilince, Hakim muhafızlarına onu parçalattı. Bu kısa hikaye iki açıdan önemlidir. Birincisi despotların hayatta kalma süreçlerine, varoluşlarına dair sarsılmaz bir ilkeyi içerir. Bu ilke “hayatta kalan son kişiye tahammülsüzlüktür.” İkincisi ise savaşmadan savaştırmaktır. Kanının her damlasına iktidar hastalığı bulaşmış bir despotun, kendisi dışında herkes ölmeli görüşü; yönetim anlayışının bir parçasıdır.

E.Canetti, despot yönetici ve hükümdarların hayatta kalanlara gösterdiği düşmanlığı şöyle ifade ediyor. “Hayatta kalmayı kendi ayrıcalıkları olarak görürler; bu onların gerçek serveti ve en değerli mülküdür. Özellikle yönetimin mutlak ve sorgulanamaz olduğu her yerde, hayatta kalanların yöneticilerde doğurduğu öfke açıkça görülebilir. Despot hükümdar, bu insanların yok edilmesi için bir bahane bulmaya kendini zorunlu hissetse bile bu bahaneler, onu saran çıplak tutkuyu gizlemez.” 

Filmlerde sıkça görürüz, kötü adam ya da savaşı kaybeden general, ona yetişen veya son haberi veren, bir anlamda hayatta kalabilmiş son kişiyi/bölüğü o an orada yok eder. Bu sahneler filmlerde olduğu için hayatta karşımıza çıkmaz, hayattan esinlendiği için o sahneler gözümüze sokulur. Hatırlarsanız daha önce çıkan bir çatışma sonrası HPG tarafından rehin alınan askerlerin bırakılması ile M.Ali Şahin kahrolmuş, ölmelerini dilemişti. Bunu açıkça ifade etmekle kalmayıp serbest bırakılan erlere dava açmaya başlamışlardı. Pek çok örnek verilebilir ama son Kobanê katliamı üzerinden bir gözlemimi paylaşmak istiyorum.

250’ye yakın sivil insanın, vahşice katledildiği Kobanê sokaklarında çıkan çığlıkların tüm insanlığı çepeçevre sarıp herkesi titretirken, tek bir kişide öfkeden bir titreme vardı. Açıklamaları özellikle defalarca izledim. Savaşmadan savaştırarak kendince bir tutku oyununa çevirdiği Kürt halkının kanı, her vahşi girişim sonrası oluk oluk akarken onun talepkarlığı tükenmedi. Hayatta kimse kalmamalıydı. O sınır hattı boyunca kadında olsa çocukta olsa başı kesilebilir, bir sahurda yemek yerine kurşun yiyebilirdi. Onun en değerli mülkü onun biraz daha yaşayabilmesi, uğruna herkesin biraz daha ölmesiydi. Her şeyini kaybetmiş birinin yaptığı zafer işareti, vahşi barbar ordusunu temizlemek için atılan her zılgıtın onun ruhuna neşter olduğunu en iyi o biliyordu bir de sınırın bu yanındaki halk. Bir bahane üretmesi lazımdı ve yeterince sebep vardı. Bayır kucağından, ulus devlet hezeyanlarına, kahrolası demografik sınır çizgilerinden her tarafta kredisi tükenmiş artistik külhanbeyliği patinajlarına kadar pek çok sebep pekala uydurabilirdi.

Erdoğan kızgın ve öfkeliydi. Çünkü onun planında hayatta kalanların olmaması gerekirdi. Anlaşıp sınırlarını emrine amade ettiği katiller ona daha fazla kişinin sözünü vermiş olmalıydı. Kürtler darbe yedikçe sessizleşip ses tonu düşüyor, kendine geliyor; Kürtler herhangi bir paralel ve meridyenin arasında zafer kazandıkça çılgına dönüyordu diktatörümüz. Bu hep böyle oldu. Kobanê hayatta kalan son Kürde karşılık geliyor. Dirilen, iki yüzyıllık tarihi mezardan çıkaran son Kürt, haliyle onun kabusu oluyordu. Evet Kobanê’de birilerinin hala yaşıyor olmasına kızgın ve bunu kendi yaşam hakkının gaspı olarak görüyor. Hayatta kalmayı bir tutku olarak gören bu bünyenin kendini sürekli beslemesi gerek. Şuan geldiğimiz süreç, kendi kendini yemeye başladığını gösteriyor. Çünkü o kendinin de düşmanıdır.