Modern Türk devletinin Tanzimat’tan bu yana tarihine baktığınızda, günümüze kadar gelen yaklaşık 150 yıllık bölümünün “devlet aklı” olarak kavramsallaştırılan bir akılla yürütüldüğü söylenir. Bu kavram, kuşkusuz en temelinde ulus-devlet ilahiyatına ve sonsuzluğuna bir göndermedir. Devletin sahipleri değişse de hiç değişmeyecek birtakım ilkelerin ve pratiklerin daim kalacağına ilişkin inanıştır. Bu inanışa göre, hükümetlerden bağımsız bir “devlet aklı” vardır, hesapçıdır, iç ve dış dengeleri gözetir. Bir baskı veya katliam politikasının yapılmasını “zaruri” gördüğünde bile kendince rasyonel bir oran ve denge gözetir ve ardında iz bırakmaz. Nitekim hesap sorulamazlığı ölçütünde zamandan azade bir tanrısallık oluşturur.

12 Eylül Darbesi, siyasallaşmış bir topluma karşı bu devlet aklının yürüttüğü bir mekanikle işledi. Kürt solunu ve az sayıdaki radikal sol örgütleri dışında tutacak olursak, aşırı kurumsallaşmış Türkiye sol hareketine karşı oldukça “iyi” planlanmış bir uysallaştırma operasyonu aşama aşama yürütüldü ve başarılı oldu. Kürdistan’da ise doğrudan sömürge iktidarı pratikleri uygulandı, ama PKK faktörü nedeniyle “başarılı” olunamadı. Ama kitlesel sol, ustalıkla tasfiye edildi. İdeolojik karakterini bir yana bırakalım, bugün yaşanan aşamalı darbe sürecinin 12 Eylül darbesinden üç farkı var: 

Birincisi, 12 Eylül darbe süreci “devlet aklı” ile yürütülüyordu yani “rasyonel” bir baskı ve devlet terörü mekaniği işliyordu. İkincisi, halkın seçtiği temsilciler yani vekiller veya belediye başkanları da görevlerinden alınmıştı. Hızlı bir şekilde ikinci farkın da ortadan kalktığı, siyasi partilerin ve meclisin tamamen işlevsizleştirildiği, Kürt belediyelerine kayyum atandığı bir yöne doğru hızlı adımlarla gidilmekte. Üçüncüsü ise darbe mekaniğine halk desteği bugün olduğundan çok daha düşüktü. Kapitalist ahlak toplumsallığı henüz paramparça etmemiş, Türkiye toplumu içinden “kendinden, ailesinden ve cemaatinden başkasını umursamama ahlakı” henüz kemikleşmemişti. Bugün, var olan iktidara muhalefet eden her kesim için karşı konulması çok daha zorlu olan bir aşamalı darbe gerçekleşmekte. Kürtler için kuşkusuz işler hep çok daha zor oldu. 

Bahsini ettiğimiz bu “devlet aklı”, 1990’lı yıllarda PKK’ye silahlı mücadele ile alan hakimiyeti kuramayacağını göstermek için akla gelebilecek her şeyi Kürtler üzerinde denedi. Temel derdi PKK’nin tasfiyesi idi, bunun için Kürt halkının ileriki zamanda yüzünü tamamen Kürt Özgürlük Hareketine dönmesi “alınması gereken bir risk faktörü”ydü. Kontrgerilla savaşı yürüterek “ayrımsız şiddet” politikasını devlet harfiyen uyguladı. Dünyadaki birçok uzun erimli iç savaşta olan şey Kürt coğrafyasında da oldu: Kürt Özgürlük Hareketine nötr yaklaşan veya sempati duyan milyonlarca insan, devletin uyguladığı kontrgerilla taktiklerinin (köy yakma, faili meçhuller vs) niyetlenilmemiş bir sonucu olarak -PKK’nin askeri gücü de tasfiye edilemediği için- siyasi harekete daha da yakınlaştı.

2000’li yıllar boyunca “devlet aklı” daha ince bir strateji yürüttü: Kürt Özgürlük Hareketi için mücadele edenleri “etkisiz hale getirip” Kürt kitlelerini AKP’ye yöneltmeye çalıştı. Devlet aklının 90’lı yıllardan öğrendiği en temel şey buydu: Başarıya ulaşmak için baskı ve rıza politikaları birlikte uygulanmalı. Terörizm literatüründeki tüm kitapların ortak fikri olan “Akıllı devletler şiddet kullanan örgütleri baskı ve müzakere ile bitirirler” tezini hayata geçirmeye çalışan devlet aklı, başarısız oldu. Nitekim, hem Oslo sürecinden hem de sonrasında gelen 2,5 yıllık çatışmasızlık döneminden Kürt Özgürlük Hareketi daha fazla kitleselleşerek ve güçlenerek çıktı. Dünyadaki meşruiyeti kat be kat arttı. 

Kürt meselesi ile yakından ilgilenen birçok insanın rahatlıkla yaptığı bu okumaya eklenmesi gereken önemli nokta şu: Artık son on yıllarla alıştığımız anlamda bir “devlet aklı” yok. Yeni bir sıçrama yaşandı. Bu akıl ya gerçekten tasfiye edildi, ya devletin çok derinlerine çekildi ya da krizini bundan sonra hiçbir şekilde aşamayacak. Bilemiyoruz. Ama bu durum, 15 Temmuz sonrası yaşanan alt üst oluşun sonucu. Bunu biliyoruz. Devlet aklının çatırdadığının en net kanıt ise Eğitim-Sen üyesi olan 11.500 öğretmen halihazırda açığa alınmış olmasıdır. Buna ek olarak 2.500 civarında öğretmenin daha aynı politikaya maruz kalacağı belirtiliyor. Bu hamle, devletin artık rıza alma siyasetinden tamamen vazgeçtiğini gösteriyor. Daha da önemlisi, Türk devleti ile Kürt toplumu arasındaki yazılı olmayan “entegrasyon sözleşmesini” ortadan kaldırmakta.

Aslına bakılacak olursa, son 1 yılda yaşanan kent savaşları sürecinde bile devlet aklı 1990’lı yıllardan aldığı ders sonrası yürürlükteydi. Cizre katliamını yaptı, 400 bin insanı zorla göç ettirdi, 300’ün üzerinde sivil öldürdü ama bu hiç olmamış gibi Kürt toplumu içinden hala rıza devşirme gibi bir kaygı gütmeye devam etti. Savaşın suçlusu olarak da haliyle hep PKK’yi gösterdi. Kürt illerinde bulunan yaklaşık 75 bin öğretmen içerisinde siyaseten aktif olanların hemen hepsinin tasfiye edilmesi demek, devletin artık hiçbir zımni sözleşmeyi kabul etmeyeceği anlamına gelmektedir. Geri adım attırılamaması durumunda belediyelere kayyum atanması, HDP’li vekillerin cezaevine atılması ve HDP’li iş insanlarının sermayelerine el konulması ile devam edecektir. Bu gibi tavizsiz baskı dalgaları ancak be ancak örgütlü bir direnme iradesi gördüğünde geri adım atar ya da başarısız olur. 

Artık hiçbir şeyin kendiliğinden örgütlenemeyeceği, hiç kimsenin dokunulmaz olmadığı bir sürece girildi. Hiçbir rasyonel gerekçe olmasa da, yaklaşık 1 yıldır bu çatışmalı sürecin bir şekilde biteceğine ilişkin naif orta-sınıf umutlar artık yok. Lakin umutların bitmesinin illa ki pratikte bir karşılığı da yok. Bir şeyi hatırlatmak gerekiyor: 1990’lı yılların devlet aklı kendiliğinden başarısız olmadı. Aralıksız ve kararlı bir şekilde bıkmadan usanmadan ve bedel ödemekten çekinmeden bir irade savaşı verdiler. Artık bu dönemsel kazanımların hepsinin tehlikede olduğu günlerin içindeyiz. Dik durabilen kazanacak.