Başbakan yine kükredi: "Ya benim dediğim gibi birlikte yaparız, ya da ben bildiğimi yaparım!" Yapılacak olan ne? Önemli bir şey sayılmaz, Türkiye için yeni bir Anayasa.

Belli ki yeni anayasa bildik ittihatçı geleneğe uygun olarak, darbe yöntemiyle ortaya çıkacak. Tıpkı sömürgeci Cumhuriyet’in oluşumundaki gibi: Ülke halklarının ve "n’olacak bu memleketin hali?" sorusunun peşine düşmüş aydınlarının tamamen dışında tutulduğu bir yöntemle. Emir-komuta zincirinin başında olan üç beş kişinin "girişimiyle" hazırlanan bir Anayasa’nın yarattığı zulüm henüz devam ederken, yeni diktatör yeni bir anayasa ile taçlandırmak istiyor kendi başkanlık sistemini. Hık demiş Paşa’sının burnundan düşmüş sanki.
***
Kürt halkının, özellikle Rojava Baharı’yla birlikte dört parçada birden daralttığı kıskaç nedeniyle artık iyice nefessiz kalan sömürgecilik, el mahkum, Kürt halkının istemlerine kulağını vermeye başladı. Hangi düzeyde olursa olsun, "barış" başlığıyla görüşmelerin başlamış olması elbette ciddiye alınması gereken bir adımdır. AKP iktidarının ilk iki döneminde oynadığı oyalama oyunu, her "barış" umuduna elini uzatan Kürt halkı tarafından yeterince deşifre edildi artık. Kürt halkı barış için yapabileceklerinin sınırını tek taraflı ateş-kes girişimleriyle, gerillanın bir kısmının Türkiye dışına çıkarılması eylemiyle, barış gruplarının silahsız elçiler olarak ülkeye girmeleriyle defalarca sergiledi. Ama her iyi niyetli girişimin sonu, bizatihi devletin kirli savaş yöntemleriyle karşılık buldu.
Savaşın kötülüklerini sadece Kürtler yaşamadı. Basını ve üniversiteleri de bir savaş aygıtı olarak kullanan sömürgeci devlet, sürdürdüğü bu kirli savaş uğruna Türk halkının bilinciyle de oynayıp biat kültürünü yeniden hortlatarak giderek daha fazla köleleştirilen, insani duygularını kaybetmiş, yaratıcı enerjisini tüketmiş düşmüş bir halk olgusu yarattı.  
***
"Barış" ancak büyük riskleri göğüsleyebilme cesaretiyle gerçekleştirilebilir. Dağdaki gerillanın özgürlük adına sürdürdüğü silahlı mücadele de, ovadaki Kürt siyasetçinin Kurt’un ağzından barışı çekip alabilmek için gerçekleştirdiği girişim de içinde büyük riskleri taşıyan, büyük cesaret isteyen bir iştir. Ve biliyoruz ki, bunca deneyimle donanmış, Osmanlı oyunlarını boşa çıkarmış ve dört parçada kendi halkıyla bütünleşmiş bir PKK’nin bu riski göğüslemesi kaçınılmazdı.
Ama sürecin altının çizilmesi zorunluluk olan olmazsa olmaz koşullarının bugüne kadar gerçekleştirilmediğinin bilinciyle bu sürece büyük bir ihtiyatla bakmak gerekir.
Birincisi, çözümlenmek zorunda olunan şey "savaşın son bulması ve bir barışa ulaşmak" ise, öncelikle doksan yıldır halklara karşı sürdürdüğü inkar ve imha politikaları ve katliamlar nedeniyle Türk sömürgeciliğinin halklardan özür dilemesi gerekir. Tarihle yüzleşmeden gerçekleştirilecek hiçbir "barış" kalıcı olamaz. Halklara yönelik olarak sürdürülen bu savaşın bir barışla son bulması, salt bir politik antlaşmanın sonucu olarak gerçekleştirilemez. Doksan yıllık katliamlar tarihi üzerinden şekillenen halkların bilincinde bu isteği yaratabilmek için kitlelere yönelik programlı çalışmalar, sürecin en önemli gereksinimi olan zihinsel bir barış dönüşümünün gerçekleştirilebilmesine yardımcı olacaktır. AKP Devleti’nin kullandığı sömürgecilerin o üstten bakan çirkin-ırkçı dili barış istemindeki samimiyetsizliği yeterince sergilemektedir.
İkincisi, bu süreç sadece sayın Öcalan ile ya da sadece Kandil ya da sadece KCK ya da BDP ile teke tek sürdürülebilecek bir süreç değildir. Kürt halkının birbirinden ayrılmaz bütünlüğünü oluşturan bu kurumların bütünü bu süreci özgürleştirilmiş bir ortamda birbiriyle istişare yaparak geliştirmek zorundadırlar. Bu nedenle devletin atması gereken ilk adımın, sayın Öcalan’ın diğer temsilcilerle özgürce görüşüp istişarede bulunabileceği yeni bir düzenlemenin gerçekleştirilmesi olması gerekirdi. Çokça denenmiş ve hep başarısızlıkla sonuçlanmış olan Öcalan ile PKK’yi; Kandil ile KCK ya da PKK’yi birbirine karşı kışkırtma politikası PKK’nin bu kadar güçlü olmadığı zamanlarda bile tutmadı ki bugün tutabilsin. Sömürgeci bilinç altında daima var olabilecek böylesi politikaları artık "aptalca" sözüyle bile tanımlayabilmek mümkün değildir.
Üçüncüsü, bilmek gerekir ki, KCK’li esirlerin anadilde savunma hakkı için üç yıldır sürdürdükleri yiğit direnişin bir kazanımıdır, sömürgeci devletin Kürt halkına bir ihsanı değil. AKP’lilerin bu tür konulardaki "biz yaptık" böbürlenmesi, sömürgeci egemen-ulus refleksinin bir dışa vurumu olarak kendini göstermekte ve barış iddialarının samimiyetsizliğinin sırıtmasına neden olmaktadır. Bu iğrenç dil ve tahrik edici tutum değişmedikçe bir barışın gerçekleştirilebileceğine inanmak zor görünmektedir.
Dördüncüsü, gerek barış görüşmeleri gerekse bu süreçten bağımsız olarak düşünülmesi mümkün olmayan Anayasa çalışmalarının, toplumsal bütün dinamikleri de kapsayarak ve iki tarafın birlikte düzenleyeceği kitlesel etkinliklerle kitlesel atmosferi de hazırlayarak alenen sürdürülmesi zorunluluktur. "Biz yaptık oldu" sözünün bir yalandan ibaret olduğunu artık yakın tarihimiz yüzlerce örneğiyle sergilemiştir.
Üstelik Paris katliamında devletin kanlı eli suçüstü yakalanmışken, ötekini samimiyete ikna etme görevi artık sadece Türkiye’nin borcu ve görevidir.