”KHK’lerin içine konulan cezasızlık, sonrasında da yasal hale getirildi” diyen TİHV Genel Başkanı Şebnem Korur Fincancı, devlet güçlerinin şiddetinin asıl sorumlusunun hükümet olduğunu söyledi.

 

 MÜJDAT CAN / MA/VAN

Otoriter yönetim anlayışı doğrultusunda yaşanan savaş, hak gaspı, emek sömürüsü, ekolojik yıkım gibi olumsuzluklara karşı hak, adalet, özgürlük ve demokrasi gibi taleplerle sokağa çıkanlar, fütursuz bir devlet şiddeti ile karşılaşıyor. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) verilerine göre, sadece 2018’de 356’sı gözaltında kaba dayak ve diğer yöntemlerle, 246’sı gözaltı yerleri dışında ve 2 bin 598’si devlet güçlerince saldırılan toplantı ve gösterilerde olmak üzere toplam 2 bin 719 kişi, işkence ve diğer kötü muamele ile karşılaştı. Bu tablo, süren kayyum protestolarına yönelik tahammülsüzlükle son günlerde kendisini iyice ortaya koydu. Özellikle Van’da şizofreni hastası bir gencin maruz kaldığı polis şiddeti, izleyenleri dehşete düşürmeye yetti. Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Genel Başkanı Prof. Şebnem Korur Fincancı, sokağa giderek hakim olan polis şiddeti ve bu durumu besleyen nedenlere dair MA’ya konuştu.

Devlet güçleri sorumlu tutulmuyor

Türkiye’de neredeyse bütün koruyucu mekanizmaların bir süredir devre dışı bırakıldığını belirten Prof. Fincancı, Kürt illerinde sokağa çıkma yasakları döneminde başlayan kör şiddetle yaşam hakkı ihlaline varan çok ciddi boyutta süreçlerin yaşandığını söyledi. Etkili soruşturmalar yapılarak sorumluların yargılanması gerekirken hiç de böyle bir yola başvurulmadığını hatırlatan Prof. Fincancı, başından beri “cezasızlık politikası” uygulandığını ifade etti. Fincancı, “Bu cezasızlık politikası, eskiden daha mahcup bir şekilde uygulanırdı. Daha çok dava dosyalarının içinde bulurduk. Bugün ise KHK’lerin içine konulan cezasızlık, sonrasında da yasal hale getirildi. Terörle mücadele esnasında gerçekleşen şiddet eylemlerinden kolluğun sorumlu olmayacağı bugün itibarıyla ülke yasalarında var” şeklinde konuştu.

İktidardan topluma yayılıyor

 Özellikle Kürt illerinde ve Kürtlere dönük ayrımcılık, nefretin doğrudan en yüksek siyasi iradeden başlayarak topluma dalga dalga yayıldığını kaydeden Fincancı, şöyle devam etti: ”Kolluk, cezasızlık politikasıyla desteklendiği için bunu görevi olarak görüyor. Dolayısıyla bu kararı veren, KHK’yi çıkaran ve sonra da bunu yasaya dönüştüren siyasi irade, burada sorumlu kabul edilmelidir. Çünkü kolluk bunu bir emir telakki ediyor ve kendisinin korunduğunu görüyor.

Düşmana karşı savaş hali

Kolluk, düşmana karşı savaş hali yaratıyor. Özellikle kayyumlarla beraber son dönemde de gördüğümüz tablo, onun öncesinde Kürt illerinde değişik bölgelerde sokağın ortasında görülen kolluk şiddeti, tam da böyle bir tablonun sonucudur. Biz insan hakları mücadelesi yürütenler, bu suçların zamanında soruşturulmasını talep ediyoruz. Bunlar zamanında soruşturulmadığında da toplumun belleğinde yeri vardır.  Biz toplumun belleğini oluşturan kurumuz. Dokümantasyon çalışması yürütüyoruz, bunların hepsini kayıt altına alıyoruz. Gelecekte bununla ilgili yargılamaların sürmesi için elimizden geleni yapacağız. 

Türkiye çöküş aşamasında

Hukukun ortadan kalktığı, tüm üst yapı kurumlarının yok edildiği bir Türkiye’de yaşıyoruz. Herkes fark etmeli ki; Türkiye çöküş aşamasında. İnsanların katledildiği, sokak ortasında işkenceye uğradığı bir ülkede yaşamak istemiyoruz. İnsanların eğitimlerinin ortadan kalktığı, eğitimsizliğin vaaz edildiği bir Türkiye’de yaşamak istemiyoruz. İnsanların kendi yaşam alanlarını, kendi anadillerini kullanabildikleri, özgürce yaşayabildikleri, bir arada oldukları bir Türkiye istiyoruz.

Bu toplum, travmalar toplumu

Bu toplum, travmalar toplumu ne yazık ki. Biz gittikçe toplum olmaktan çıkıp, birbirinden ayrı ve birbirine düşman topluluklara dönmeye başladık. Toplulukların birbirlerine düşmanlık beslemesi için yapılanlar, sonuçta toplumun kendi içinde o travmaların şiddete dönüşmesine neden olur. Bu çok tehlikeli bir durum. 2015-2016 sokağa çıkma yasakları sürecinde uygulanan şiddetin yoğunluğu bu şiddeti bir biçimde meşrulaştıran kolluğun sonrasında görev bitiminde yaşadıklarını hep beraber oturup düşünmeliyiz. Evlerin duvarlarına yazdıkları yazıları oturup düşünmeliyiz. Böyle bir şiddet, böyle bir düşmanlık ve nefret yüküyle; ciddi bir öfke ve değer yitimi ile birlikte hasarlı döndüler. Bu hasarları yakın çevrelerine ve topluma yansıtıyorlar. Bizim bu mekanizmaları kırabilmemizin yolu, barışı her koşulda talep etmek. Savaş öldürür, savaş sağlığa zararlıdır. O nedenle biz barış talep etmeliyiz.”