Onlarca yıldır neredeyse her gün Kürt sorunu tartışılıyor. Ağır bir imha, soykırım ve asimilasyon saldırısının hedefi olan Kürt halkı, bunun üstüne bir de suçlu gibi sorgulanıyor. "Kürtler ne istiyor?" sorusu yıllardır bir suçlama gibi soruldu. AKP döneminde ise aynı soru, özü aynı kalmak şartıyla "Kürtler daha ne istiyor?"a dönüştü. Çünkü AKP'lilere ve Erdoğan'a göre, kendileri Kürtleri din kardeşi olarak görüyordu. Onlar, vesayete son vermişler ve Kürtlerin bütün sorunlarını çözmüşlerdi. Kürtlerin de artık nankörlük yapmamaları ve devlet ne diyorsa boyun eğmeleri gerekiyordu. Oysa, zaten sorunu yaratan, tam da bu kafaydı. Kürt halkının tam eşitliğini, özgürlüğünü, amasız ve fakatsız olarak kabul etmeyen, bunu yasal-anayasal statüye kavuşturmayan hiçbir yol çözüm değildir.
Kürtlerin neyi istediği, neyi istemediği bugüne kadar çok net olarak ortaya konmuştur. Bunu dünya da, devlet de çok iyi biliyor. Yıllardır yapılan gizli-açık, dolaylı-doğrudan görüşmeler sonucunda, Oslo'da da, İmralı'da da bu konular açıkça ortaya konmuştur. Hatta bundan da ötesi devleti ve Kürdistan halkını temsil eden heyetler arasında mutabakata da varılmıştır. Bunun en son vardığı nokta 28 Şubat 2015, Dolmabahçe mutabakatıdır. HDP heyeti ve hükümet adına Yalçın Akdoğan başkanlığındaki bir heyetin birlikte yaptığı toplantı ve yapılan açıklama biliniyor. Kamuoyu ve tüm halklarımız, bir çözüm sürecine girilmesini umut ederken tam tersi oldu. Seçim öncesinde sahneye çıkan Erdoğan, Dolmabahçe mutabakatını ve o güne kadar yapılan bütün görüşmeleri, alınan yolu inkar ederek hepsini denize attı. Dahası, Medya Savunma Alanları her gün bombalanırken, sivil halka karşı da "Edirne'den Ardahan'a kadar" büyük bir katliam, tutuklama operasyonları başladı. Devlet, bütün baskılara rağmen, seçimlerde iradesini ortaya koyan halktan adeta intikam almaya kalkışıyor. Bu durumda soruyu tersten sormak gerekiyor. Doğru soru "Devlet Kürtlerden ne istiyor?" sorusudur. Şimdi herkesin düşünmesi ve cevaplaması gereken soru budur.
Kürtler isteklerini her yolla, açık olarak ortaya koydular.
Yıllardır ülkenin ve bütün dünyanın sokaklarında, meydanlarında istemlerini haykırdılar. Yazılı ve sözlü olarak her dilden ifade ettiler.
Milyonlarca insan, baskılara-zulme rağmen dilekçe imzaladı, "Anadilde eğitim istiyoruz" dedi.
Milyonlarca insan, "Önder Öcalan irademdir, başmüzakerecimizdir" diye imza attı.
Ama devlet bu barışçı eylemleri operasyonlarla, katliamlarla, tutuklamalarla bastırmak istedi.
Milyonlarca insan HDP'de birleşti. İstemlerini açık olarak ilan etti. Yeni Yaşam çağrısıyla bir çözüm ve barış programı önerdi. Erdoğan ve AKP şefleri seçimlere giren HDP'yi darbecilikle suçladı. Bir siyasi parti seçimlere girdiği için darbeci oluyordu ama bu partiyi seçime sokmamak, baraj altında bırakmak için her türlü komplo ve saldırıyı yapanlar ise demokrat oluyordu. Bütün saldırı ve cinayetlere rağmen HDP barajları yıkıp geçti. Ama ne fayda? Erdoğan ve AKP hükümeti, geleneksel vesayet sistemiyle bütünleşerek, seçim sonuçlarını yok saymaya ve geçersiz kılmaya çalışıyor.
Bu şartlarda büyük bir katliam ve savaş politikasıyla halkı baskı altına alıp erken seçime gitmek istiyor. Böylece HDP'yi baraj altnda bırakabileceğini ve her türlü seçim-sayım hilesiyle yeniden tek parti hükümeti kurmak istiyor. Oysa anketlerin gösterdiği artık AKP'nin tek parti saltanatının bir daha geri gelmeyeceğidir. Hatta çözümsüzlük ve savaşta inat edildiği müddetçe AKP oyları daha da düşecektir. Bundan daha önemlisi Türkiye büyük bir kaosun içine doğru, gerçekten paramparça olmaya doğru sürüklenecektir.
Dolmabahçe mutabakatında üçüncü bir göz olarak, açıkça İzleme Komitesi bile ilan edilmişken bu da inkar edildi. Devlet yetkilileri bir başka devletin bu işe karıştırılmasına karşı çıkmışlar. Oysa yıllardır PKK'ye karşı işbirliği diyerek, dünyanın bütün devletlerini ve IŞİD gibi kanlı örgütlerini bu işe karıştıran devlettir. Rojava'daki halkın iradesini kabul etmek yerine, bu iradeyi de kırmak için, her devletle işbirliği arayışı içinde olan da TC devletidir.
Eğer gerçekten çözüm isteniyorsa yol açıktır:
Öcalan üzerinde, hukuk dışı olarak sürdürülen her türlü tecridin kaldırılması ve müzakerelerin kesintisiz olarak sürdürülüp sonuçlandırılması şarttır. Yeter ki AKP ve devlet yine oyalama-tasfiye etme kafasından vazgeçip uzlaşma ve çözüm çizgisine gelsin.
AKP ve devletin çözüm karşıtı bütün saldırılarını önlemek ve demokratik çözüm sürecini her şeye rağmen başarıya ulaştırmak mümkündür. Yeter ki çözüm ve barıştan yana olan halk kitleleri savaş rantçılarına, ırkçı çetelere karşı mücadeleyi yükseltebilsinler. Halkın yüzde yetmişten fazlası çözüm ve barış istiyorsa bunu durdurabilecek hiç bir güç yoktur.