1919 yılının Mayıs ayında, Osmanlı’nı son padişahının izni ve desteğiyle Anadolu’ya çıkarak Türkiye Cumhuriyetinin temellerini atan Mustafa Kemal, 1920 yılında Ankara’dan Kürtlere seslenmeye başladı: “Bu cumhuriyet sadece Türklerin değil, aynı zamanda Kürtlerin de cumhuriyetidir. Türkler ve Kürtler cumhuriyetin iki asli unsurudur.”
Bu söylem kulağa çok hoş geliyordu. Aynı Mustafa Kemal, bu açıklamayla yetinmeyerek bu kez de El Cezire komutanına bir telgraf çekiyor ve “Kürtler ve Türkler iki kardeş halktır. Bölgede İngiliz ve Fransızların Kürtleri bizden ayırmak için yaptıklarını boşa çıkarmak ve Anadolu’nun birliğini korumak zorundayız. Kürt ileri gelenlerini derhal bir Muhtariyet (özerklik) için hazırlayınız. Çok kısa bir süre içerisinde bölgede muhtariyet ilan edeceğiz” diyordu. Bu yapıcı iki girişim Kürtleri son derece mutlu etmiş, bir kısım Kürt ileri geleni Mustafa Kemal’in yanında yer almaya, ona her tür katkıyı sunmaya başlamıştı. Zaten devam etmekte olan savaşta da Kürt gençleri garptan şarka bütün cephelerde, Türklerle birlikte omuz omuza Yunan, İngiliz ve diğer işgalcilere karşı savaşmaktaydılar.
Gün geldi savaş bitti, Yunan ve İngiliz çekilip gitti. Ardından, aynı zamanda halife de olan padişah ve ailesi de yurdu terk etti. Böylece Mustafa Kemal, Kürtlerin de desteğiyle ülkenin tek hâkimi oldu.
Cumhuriyetin ilanı ve ardından yapılan anayasa ile muhtariyet bekleyen Kürtler, 1924’de açıklanan anayasayı okuduklarında şok oldular. 86. Madde aynen şöyle diyordu: “Bu ülkede yaşayan herkes Türk’tür.”
Kürtler bu ikiyüzlü politikayı hazmedemediler. Aldatılmışlar, ihanete uğramışlardı. Ardından bildiğiniz isyanlar ve katliamlar birbirini izlemeye başladı. Koçgiri’de, Ağrı’da, Zilan’da, Sason’da, Şeyh Said ayaklanmasında, hak arayışındaki yüz binlerce Kürt, topların, mitralyözlerin acımasız mermilerine hedef oldu ve yaşamını yitirdi…
Mustafa Kemal’in bu tavrı bir geleneğin başlangıcı oldu: Söz ver, vaatlerde bulun, oyala ama hiçbir şey yapma! Ardından “Ben hem Kürtlerin hem de Türklerin temsilcisiyim” diyen İsmet İnönü dönemi başladı ve Dersim’de on binlerce Kürt katledildi.
Menderes döneminde asimilasyon ve inkâr sürdürüldü. 1960 darbesi sonrasında Kürt ileri gelenleri yurdundan koparılarak hapishanelere dolduruldu, bir kısmı da değişik batı illerine sürgüne yollandı.
1971 Muhtırasından sonra aydınlar ve gençler hapishanelere dolduruldu ve Kürt haklarını, halkların kardeşliğini savunan devrimci insanlar idam sehpalarına çıkarıldılar.
1980 darbesi sonrasında binlerce Kürt Yurtseveri Diyarbakır Zindanında akla hayale gelmeyecek işkencelere tabi tutuldu. Onlarcası katledildi.
Sonrasında Turgut Özal: “Bende de Kürt kanı olabilir, federasyonu bile tartışmalıyız” dedi, tartışamadı, tartışmalı bir biçimde öldü.
Yıllarca ülkeyi yöneten Süleyman Demirel: “Kürt realitesini tanıyoruz” dedi, tanımadı. Özal “pratiğinin” başrol oyuncusuydu, aynı şeyler başına gelsin istemedi. Kendisiyle görüşmeye giden Kürt temsilcileri kovdu.
“Kızı” Çiller “elimde bin kişilik liste var, herkes ayağını denk alsın” dedi, “denk almayanların” hepsi öldü. Ağar, bin operasyon yaptık diyerek öldürülen Kürt aydınları ve iş adamların katillerini, büyük bir öz güvenle açıklamış oldu.  Mesut Yılmaz, Başbakan olduktan hemen sonra: “Avrupa birliğine giden yol Diyarbakır’dan geçer” dedi ama sadece dediğiyle kaldı.
Bülent Ecevit, Kürt kelimesini duyduğunda çılgına döndü, tüyleri diken diken oldu.
Sonrasında da yakından tanıdığınız AKP ve Erdoğan Türkiye Cumhuriyeti’nin son hükümetini büyük iddialar ve değişim sözleriyle kurdu, insanlar büyük beklentilere girdiler.

AKP,  vaatleri ve pratiği...

On yılı aşan bir süredır iktidarda olan AKP, çok büyük iddialarla başladı iktidar macerasına. Sözcüleri, Türkiye’nin tüm tabularına dair, yapılması, yerine getirilmesi oldukça zor olan şeyler söylüyorlardı ve bu söylemler toplumun birçok kesiminde geniş yankı yapıyordu. Parti, bir kısım liberal ve sol çevrelerden, Kürtler içindeki bir kısım yapılardan da destek görmeye başladı. Yıllar sonra Türkiye’de bir “umut” oluşmuştu.
İlk önce Türban meselesi işlendi. Bu başlıktaki haksızlık giderilecek, üniversitelerdeki ve kamu kurum ve kuruluşlarındaki yasak kaldırılarak belli bir kesimin uğradığı haksızlık sona erdirilecekti. Sözcüler bu başlığı derin derin işlediler.
Özellikle Türk kesimi arasında taraftar toplayacak önemli bir başlık da yoksullukla mücadeleydi. Toplumda ekonomik sınıflar arasındaki dengesizlik çözülecek, işçinin ve memurun, yoksul köylünün yaraları sarılacak, böylece ülkede hemen her kesim mutlu ve mesut olacaktı. Bütün bu anlatılanlar kulağa çok hoş geliyor ve AKP her geçen gün oyunu artırarak iktidardaki yerini sağlamlaştırıyordu…
El atılması gereken bir diğer sorun da Kürt sorunuydu. Bu başlık ülkenin kanayan yarasıydı ve aciliyetle çözülmesi gerekiyordu. Sadece son otuz yılda on binlerle ifade edilen insan ölmüştü ve artık yeterdi. Kürtlerin kültürel haklarıyla ilgili ne gerekiyorsa yapılacak, haksızlıklar giderilecek ve toplumsal eşitlik sağlanacaktı. Hükümet “bu konuyu da çözeceğini, kardeş kavgasını sonlandıracağını” duyuruyordu…  Kim hangi sorunu önemli sayarsa saysın, toplumun büyük bir bölümü, ülkenin esas sorununun; yıllardır süre gelen ve gerek ekonomiyi gerekse de toplumsal huzuru yerle bir eden Kürt- Türk çatışması olduğunu biliyor ve bu başlıkta atılacak adımlar büyük bir heyecan içinde bekleniyordu.
Siyaseten ilk adım Öcalan’la devlet arasında bir köprü kurulması ile başladı, çözüme dair önemli gelişmeler olduğu duyuruldu, ateşkesli ve olumlu günler yaşandı…
Belediyelerle merkezi hükümet arasında iyi diyaloglar gözlendi, devlet yetkilileri sık sık Diyarbakır’a gidip gelmeye başladı, toplumun her iki kesiminde umut arttı…
Ardından bir grup gerillanın dağdan inmesini sağlayan adım atıldı…
Kültürel başlıkta da başlangıç olarak bir Kürtçe TV kuruldu ve adına TRT şeş dendi…
Ancak, ilk hayal kırıklığı ve ikiyüzlü bir politika izleneceğinin anlaşılması, kanalın yayın hayatına başlamasıyla gözlendi. TV, Kürt diliyle Türklüğü propaganda ediyor, saçma sapan işler yapıyor, gerçek Kürt aydınları ve sorunun muhatapları kanaldan içeriye dahi giremiyordu. Yayın akışı içinde sunucuların “Hewal” sözcüğünü kullanması dahi yasaklandı. Gerekçesi oldukça komikti: “Bu sözcüğü teröristler kullanıyor.” Önce dağdan inen gerillaların karşılanmasındaki sevincin abartıldığı söylendi. “Kürtler savaş bitiyor diye sevindiler, daha ne yapsınlar?” diye soran Türk gazeteciler oldu ama sesleri duyulmadı. Dağdan gelenler yakalanarak tutuklandı.
Ardından KCK operasyonları adı altında legal Kürtler operasyonu başladı ve şu ana kadar otuz biri Belediye başkanı olmak üzere toplam sekiz bin civarında sivil tutuklandı. Hapisteyken Milletvekili seçilenler dahi serbest bırakılmadı.
Son olarak da “Oslo görüşmeleri” diye duyurulan ve “Devlet – PKK” resmi diyaloglarının deşifre edilmesiyle bir süreç tamamen bitti. Anlayacağınız takke düştü, kel göründü. Yani birçok insanın büyük umutlar bağlayarak çok şey beklediği AKP Hükümetinin, söz konusu Kürt sorunu olunca; küçücük çocukların asker ve polislerce öldürülmesine göz yumabileceği, Uludere örneğinde olduğu gibi, yoksul sivilleri dahi ağır bombardımanlarla öldürebileceği, kendinden önceki hükümetlerden hiçbir farkının olmadığı anlaşıldı. Onun da yapacağını yaptığı, devlete epeyce bir zaman kazandırdığı, Kürtleri on yıl oyaladığı ortaya çıkmış oldu.
Okullar; Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana aynı durumda. Yine Kürt çocuklara her sabah “Türküm, doğruyum vesaireyim…” diye yalan yere ant içiriliyor.

Devlet dairelerinde Kürt dili yasak
Mahkemeler halen insanların ana dillerinde savunma yapmasına izin vermiyor ve bu başlığa Yargıtay kesin bir dille son noktayı koydu.
Bazı belediyelerin şehir girişlerine koydukları çok dilli tabelalar büyük bir kinle kaldırıldı. AKP Hükümeti, Kürtler açısından cumhuriyet tarihinin tam bir özeti durumunda. Yüz yıllık tecrübenin üzerine oturmuş, hiçbir yöntemi elden bırakmadan, hiçbir barbarlıktan çekinmeden, daha dün yetmiş milyonun önünde verdiği sözleri unutmuş görünerek, inkar, imha ve asimilasyon politikasını tam gaz sürdürüyor.
necsalaz@yahoo.com