"Ne hırsızlık, ne arsızlık yaptın da bizi bastırmaya çalışıyorsun? O meydanda olsan sen de yuhalayacak mıydın? Ne ben, ne de ailem bizi yuhalatanın da yuhalayanın da annesini tanımayız, ismini bile bilmeyiz, ağzımızdan asla kötü söylemez, aklımızdan ve kalbimizden asla kötü düşünce geçirmeyiz. Ancak biz seni dünyaya getiren o güzel kadını tanırız, ellerinden öper, önünde saygıyla eğilir ve olur da bir haddini bilmez ona dil uzatırsa bedenimizi siper ederiz. Sen yine de onurlu ve güzel kadına laf etme şerefsizliğini gösteren bir alçak olursa, çık ve ilk konserinde beni; Berkin Elvan’ın annesi Gülsüm’ü yuhalat. Gocunmam, yaralanmam, üzülmem. Derim ki Şahsenem bacı anamdır, ona gelen bana gelsin." (Gülsüm Elvan)
Çok seviyor, tapıyor yere göğe sığdıramıyoruz. Bir ân geliyor, öfkeleniyor, siyaset/arkadaş defterinden siliyoruz. Sorgulamamız gereken bu siyaset etme, sevme(me) biçimi Yavuz Dingöl hadisesiyle doruk yaptı. Ân'a ve geçmişe çok yönlü bakılmadıkça, bir başka "yavuz arsız" çıkana dek öfkemiz sabun köpüğü gibi sönebiliyor. Devlet çöpü çeken kapıkullarının, sofra yazarlarının teşhiri ertelenemez. "Yavuz vakasını", yeni bir çıldıran vakası olarak tarihin emri, sanatın-siyasetin kavliyle suç üstü yapmak şart. Lakin Ece Ayhan'ın "Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları" dediği, "göz" ve "söz" kamaştıran tarihin marangoz hatalarıyla sadece "taktik" değil "stratejik" savaşlar yapmak gerekir. Çünkü, sorun "zamanın ruhu"yla da ilgili. Zaman altından su yürüten tarih, etik, estetik ve politik zeminde iki teslimiyeti örgütlüyor. İlki, akp'nin zihniyet dünyasına "rol icabı" veya "gerçekten" teslim olup, din, dua, hadis, Osmanlı sosuna bandırılmış milliyetçilik-ırkçılık kütüğüne künyesini çakanlar. İkincisi, geçmişte sosyalist olup, "geçinip", şimdi akp korkusu ya da başka nedenlerle Kemalizme, orduya, milliyetçiliğe-ırkçılığa "kesin" veya "geçici" kayıt yaptıranlar. (Can Yücel'in "Atasözü" şiirini okuyalım: "Bütün solaki ve salaki tilkiler / Döne döne dolaşıp / Tıpış tıpış gelirler sonunda/ Kemalizm dükkanına / Ve siroz olurlar") İşin ilginci, her meselede milliyetçi çizgi izleyip devlete, orduya zar atanların "Yavuz vakasını" işaret ederek kendilerini aklamaları. Zamanın ruhu zamanın siyasal lekesini üreterek aklını, vicdanını devlete teslim edenlere bulaşıyor. Mitolojide, "kargı yarasını kargı pasından yapılmış merhemin iyileştirdiğinden" söz edilir. İnsanın devlete ve devlet lekesine dönüştüğü günümüzde, insan lekesini insanın çıkarıp çıkaramayacağını kime soracağımı bilemiyorum. Bildiğim; devlet ve mülkiyet lekesini ancak Sosyalizm'in çıkarabileceği. "Devrim" ile oluşan lekelerin nasıl çıkacağını ise Marx'a ve Lenin'e yeniden sormam gerek.
Devletin ipini bağlamasına tel yapıp resmi tarihin türküsünü çalıp söyleyen Yavuz vakasını Nâzım Hikmet'in "Kadınlarımı aldattım, türkülerini asla/ Hiçbir zaman aldatmadı beni türküler de/ Türküleri anladım hangi dilde söylenirse söylensin" dizeleriyle teşhir edebiliriz. Türküleri aldatmakla kalmayan, aklını ve vicdanını teslim ettiği akp'nin türküsünü söyleyen Yavuz için Berkin'in annesinin yirmi dört ayar etik, estetik ve politika kıymetindeki cümlesinden sonra ne söylenebilir ki? Hafız-ı Şirazi'nin "Bütün bahçeler sende toplanmış gül müsün nesin?" dizesinden el alarak tüm "yavuz hırsızlar" için şöyle bir cümle kurabiliriz: Bütün kötülükler sen de toplanmış devlet misin nesin?
Devlet lekesini Devrim çıkarır