
HDP Van Milletvekili Adem Geveri, Kürtlerin yapması gereken şeyin Kürdistan’ın dört parçasındaki statü taleplerine eşit mesafede ve rasyonel yaklaşmak, bağımsızlıktan tutun öz yönetime kadar bütün statü taleplerine destek sunmak ve arka çıkmak olduğunu söyledi.
HDP Van Milletvekili Adem Geveri, Türk devletinin rıza üretme aygıtları, direnişin haklılığı ve meşruiyeti ile bunun karşısında konumlanan ‘Kürt kökenli’ kardeşlerini durumuyla ilgili yazılı sorularımızı yanıtladı.
Bir ulusun egemenliğindeki devlet, diğer milletlerin rızasını üretirken hangi enstrümanları, neden kullanır?
Bismillahirrahmanirrahim. Bu sorunuza şöyle cevap vereyim: Batılı ulus devletler kendi içlerindeki farklı milletlerin rızasını üretirken çoğunlukla demokratik enstrümanları kullanır. Bu devletlerin yürürlükte olan anayasal metinleri, seçim sandıkları, siyasi kurumları, sivil toplum örgütleri vs. bizzat bu görevi ifa etmek için vardır. Ancak Ortadoğu’daki ulus devletler kendi içlerindeki farklı milletlerin rızasını üretmekten ziyade, militarist, baskıcı, tekçi, ötekileştirici, inkâr edici, yok edici, kısaca geçmişten bugüne kadar denenmiş tüm anti-demokratik yol ve yöntemleri tekrarlayarak içlerindeki farklı milletleri ezmeye, inkâr etmeye, görmezden gelmeye ve yok etmeye çalışmışlardır. Aynı ulus devletler bilindik asimilasyon politikaları ve hukuk terazisinde bir karşılığı olmayan din kardeşliği gibi kavramlarla içlerindeki farklı milletlerin hukukunu görmezden gelmeye, gölgelemeye, unutturmaya ve bu milletleri kendi düzenlerine entegre etmeye gayret sarf etmişlerdir. Bu devletler rızayı üretmek için bir yandan benzer örf, adet, kültür, din, mezhep ve tarihsel benzerlikleri çokça kullanırken, diğer yandan feodal, inançsal, sınıfsal, iktisadi, ideolojik farklılıkları ve çelişkileri de ulusal bilinci zayıflatmak, eritmek ve Kürtleri bölmek, parçalamak, birbirine düşürmek ve yok etmek için kullanmışlar. Bu, rıza üretmek değil, bilakis zulüm işlemektir. Büyük bir azabın habercisidir.
Şêx Said (Rh.A) direnişine itiraz eden, devletin yanında yer alan, direnişin bastırılmasında rol alanların, temel argümanları neydi?
Şêx Seid Efendi’nin başlattığı kıyama itiraz eden ve kıyamın kanlı bir biçimde bastırılmasında rol alan kimselerin çeşitli argümanları vardı. Bu kimselerin ağızlarından çıkan itiraf ve pişmanlıkları okuduğumuz kadarıyla, bu kimselerin öncelikle kıyamın başarısızlıkla sonuçlanacağına inanmış veya kendini inandırmış kimseler olduğunu ve kendi akıllarınca kıyamın doğuracağı büyük felaketlerin önüne geçmek için kıyama itiraz etmiş, kıyamın bastırılmasında rol almış işbirlikçi kimseler olduğunu görüyoruz. Bu kimseler inancı, bilinci ve kişiliği zayıf, sadakat ve sorumluluk açısından yetersiz ve disiplinsiz, para, makam, mevki, şan ve şöhret teklifleriyle kolay bir biçimde aldatılmaya ve kullanılmaya müsait kimseler idi.
Türk devleti, sadece Türklüğü bir iç motivasyon olarak kullanırken, dini de Kürtlerin rızasını üreterek biatını sağlamanın önemli bir aracı olarak kullandı. 200 yıldan fazladır, neden hala temel araçlardan biridir?
Tarih boyunca üzerinde çokça konuşulup tartışılan ve çoğunlukla da yanlış anlaşılan, yanlış çıkarımlar yapılan konulardan birisi de din–siyaset ilişkisidir. Siyasal iktidarların elinde bir istismar ve egemenlik aracına dönüşen dinin tarihsel yolculuğu fazla kanlı ve trajiktir. Din, toplumda değerler üretebildiği gibi, değerlerin toplum katında kabulünde de meşrulaştırıcılık işlevi görebiliyor. Bu nedenle din, toplumsal hayatta etkili oluşundan dolayı siyasal iktidarların istismarına maruz kalmaktan kendisini kurtaramamıştır. Toplumsal birleştirici bir değer olarak iş görebilen din, farklı inançlar, farklı toplumlar, farklı devletler, farklı kişiler arasında bir çatışma ve sömürü faktörü olarak da iş görebilmiştir. Bunun farkında olan bölgedeki ulus devletler Kürtlere karşı dini bir aldatma ve sömürü aracı olarak kullanmaktan geri durmamıştır. Kürtlerin ulusal kimliğini gölgelemek, unutturmak ve baskılamak için bilhassa onların dinsel kimliklerini kullanmaya, öne çıkarmaya çalışmışlardır. Her seferinde kahir ekseriyeti dindar olan Kürtleri bu yolla aldatmaya, uyuşturmaya, ikna etmeye çabalamışlardır. Bu çaba bugün de devam etmektedir. Oysa ırkların varlığı, insanların bunlara mensup olduklarını bilmeleri, söylemeleri, yaşamaları, tabii ve meşru haklarıdır. Ulus olma hakkı, ulusal kimlik, ulus bilinci gibi kavramları sünnetullah gereğince var olmuştur, bunlara getirilen her baskı ve kısıtlama Allah’a ve vahye karşı işlenmiş birer zulümdür. Ayrıca bunların doğru bir biçimde savunulması ve korunması da islami bir vecibedir.
Özellikle Türk-İslam sentezi ve bugünkü İslamcı-Türkçü koalisyonun kötürümleştirerek ‘Kürt kökenli kardeşler’ kategorisine kıstırdığı tabakayı nasıl tarif ediyorsunuz?
Kürt kökenli kardeşlerden kasıt, devletin istediği yöne evirilen, istediği kılıfa giren, istediği sözü söyleyen, kısacası her şeyiyle devlete bağlı ve bağımlı olması hasebiyle mevcut sistemi sürekli olarak kutsayan ve sisteme karşı haklı itirazlar geliştiremeyen Kürtlerdir. Yani onların nezdinde bunlar ‘‘makul Kürtler’’dir. Böyle bir Kürt’ün vatandaşlığı da ancak geçmişini inkâr etmesi ve kendi tabi hukukundan vazgeçmesiyle makbul ve mümkün olabilir. Kendilerine çizilen bu çerçeveyi kabul eden ve bu durumu içselleştiren kesimleri/kimseleri ibretle ve üzüntüyle izliyoruz.
Bugün AKP içinde, çeperinde yer alanların yanısıra solcu, liberal veya dini kimliğiyle bilinenlerin, Kürtlere açılan bu haksız savaşa karşı direnenlere ateş püskürmesi ile Şêx Said(Rh.A)ve Ağrı direnişleri karşısında yer alan seleflerini karşılaştırır mısınız?
Devletin Kürtlere karşı açtığı bu haksız savaşa karşı direnen kimselere ve daha doğrusu direnme hakkına ateş püsküren ve direnişi kökten reddeden kimseler kelimenin en hafif anlamıyla ikiyüzlüdür. Çünkü bir yerde savaş varsa orada direniş de vardır, kaçınılmazdır. Direniş de insan olmak kadar tabii ve fıtri bir haktır. Ancak şunu da belirtmek gerekiyor, direniş kısmında izlenen yol ve yöntemler önemlidir, bunlara yönelik eleştiriler getirilebilir ve getirilmelidir. Sorunuzda bahsettiğiniz kesimler bunlardan hangisini yapıyor? Devletin Kürdistan’da yürüttüğü savaşa karşı Kürtlerin tabi haklarına ve ulusal ihtiyaçlarına dayalı direniş gösteren Kürtleri mi hedef alıyorlar, yoksa bu mücadelede yürütülen yol ve yöntemleri mi eleştiriyorlar? Bu ikisi ayrı şeylerdir. Bunları karıştırmamak gerekiyor. Şêx Seîd Efendi ve Agirî kıyamları karşısında yer alanlar bizzat kıyamın kendisine ve kıyam eden kimselere karşı bir mücadeleye giriştiler ve devletin safında yer aldılar. Tabii şu an direnişte uygulanan yol ve yöntemlerden başka yol ve yöntemlerin olup olmadığı, ne kadar etkili olup olmadığını, devletin buna alan bırakıp bırakmadığını, vs. noktaları uzunca tartışmak gerekir.
Halepçe ve Enfal yaşamış, sınırlara yüzbinlerce insanın yığıldığı Güney Kürdistan’daki direnişe bakıldığında, bugün Kuzey’deki direnişe karşı çıkanlar, tarih okuması yaptıklarında ‘‘Neden Saddam Hüseyin’e karşı direnildi’’ diye mi soruyor?
Hiçbir Kürt örgüt, parti ya da bireyi bir başka Kürt örgütüne, partisine veya bireye karşı egemen devletin yanında saf tutma, devlete yol gösterme, ezme, sindirme, yok etme yöntemlerini önerme, akıl verme hakkına sahip değildir. Bu, ne insani ne islami ne vicdani ne de ulusal bir duruştur. Ancak birbirilerine karşı olan görüş farklılıklarını kendi öz gücü ve öz değerleriyle savunabilir, geliştirebilirler. Ayrıca, yapılan her eleştiri ve öneriyi direnişe karşı çıkma olarak algılamak da doğru değil, sorunlu bir yaklaşımdır. Değişen konjonktürel gerçekliği, bölgesel ilişkileri, çelişkileri, zaafları ve mevcut siyasal, sosyal, ekonomik ve diplomatik imkânları göz önüne alarak atılacak adımlarla direnişin yükünü ve verilecek bedeli hafifletmek mümkün, ayrıca maslahata uygun barışçıl yöntemleri etkin kılmak adına Kürdistan’ın farklı parçalarındaki parti ve hareketlerin işbirliği yoluna gidilmesi hem zorunlu hem de faydalıdır.
‘‘Kürdistan’a özerlik, Irak’a demokrasi’’ terkibini yeterli görenlerin ve bu uğurda yaşananlardan Kürtleri değil de düşmanlarını sorumlu tutanların, bugün savrulduğu yeri nasıl tarif etmek gerekir?
Devlet halka hizmet için vardır. İdare edenler halka karşı sorumlu olup hesap vermelidirler. Halk, iktidarın meşruiyetini kaybettiğine karar verme hakkına sahiptir. Devletin adaletten uzaklaşması, asıl amacından sapması, refahı ve hürriyeti sağlama yetisini kaybetmesi durumunda direnişle karşılaşması kaçınılmazdır. İslam dini, devletin veya siyasi iktidarın faaliyetlerinde adalete ve hukuka uygunluğu aramıştır. Bu, aynı zamanda hukuk devletinin de özelliğidir. Adalet ve hukuk çerçevesinin dışına çıkan devlet veya iktidar meşruiyetini yitirir. Devlet, Kürdistan’da adalete ve hukuka uygun hareket etmemiştir, etmek de istememiştir. Bu nedenle yaşatılan bütün zulümlerin ve acıların asıl müsebbibi devlettir. Diğerleri sadece birer sonuçtur. Buna karşı Kürtlerin yapması gereken şey, Kürdistan’ın dört parçasındaki statü taleplerine eşit mesafede ve rasyonel yaklaşmak, bağımsızlıktan tutun özyönetime kadar, vs. bütün statü taleplerine destek sunmak ve arka çıkmaktır. Bütün bu taleplere hangi Kürt hareketinden gelirse gelsin hüsnü zan ile yaklaşıp, Kürt ve Kürdistan’ın maslahatına uygun düşecek bir şekilde desteklenmeli ve işlenmelidir. Bu taleplerin sahipleri olan Kürt hareketlerinin nihai olarak hangi statüyü amaç ya da araç olarak kabul ettiğine de bakmamız gerekiyor. Herhangi bir Kürt hareketi kendisine göre doğru gördüğü statü talebini kendi dışındaki diğer hareketlere ve parçalara dayatmaya başladığı anda ise ortaya yeni sorunlar çıkacak ve var olan sorunlarımız daha da derinleşecektir. Bahsettiğiniz ‘‘savrulan kesimi’’ de onlara muhalif olan kesimleri de sükûnetle dinlemek ve anlamak gerekiyor. Bunu yapabildiğimiz takdirde sağlıklı bir diyalog geliştirme ve olayları, kişileri, hareketleri, talepleri yerine, zamanına ve şartlarına uygun olarak değerlendirme imkânımız olacaktır.
Kimliğiyle sorunu olmayan, mevcut statüyü reddeden bir Kürt’ün, BM gözlemcisi/raportörü gibi davranmaya veya devletin Kürt yurdundaki varlığını/ zor aygıtlarını sorgulamak yerine Kürt direnişçilere teslimiyeti salık vermesi reva mıdır?
Milli mücadele içerisinde olan bir Kürt’ün tarafsız kalması ya da gözlemci gibi davranması mümkün değildir. Yaşadığı coğrafyada sorunlar varsa, bu sorunlara ilgisiz kalamaz. Bu problemler üzerinde kafa yorması ve mantıklı çözümler üretmesi lazım. Ortadoğu’da ve Kürdistan’da, Kürtlerin ulusal isteklerini ve ihtiyaçlarını dikkate almayan, bunları küçümseyen, yok sayan hiçbir kimsenin, hiçbir ideolojinin ve hiçbir zümrenin taban bulma şansı yoktur. Maalesef, geçmişte olduğu gibi bugün de bu hataya düşmekten kendini kurtaramayanlar var ve bunların sayıları azımsanacak gibi değil. Şunu da yinelememiz gerekiyor, hiçbir Kürt diğer bir Kürt’e karşı egemen devletin yanında saf tutma veya teslimiyeti salık verme hakkına sahip değildir. Bu, yanlış ve kabul edilemez bir durumdur. Ancak yapılan her eleştiri ve öneriyi teslimiyet veya ihanet olarak algılamak, öznel yorumları mutlak bir doğru veya mutlak bir yanlış imiş gibi indirgemeci bir yaklaşımla ele almak da insaflıca ve akıllıca değildir. Bu tür yanlışlar geliştirilmesi gereken Kürtler arası diyalogun önünü tıkayıcı bir rol oynayabilir. Bu yüzden içinden geçtiğimiz bu zorlu ve kırılgan dönemde hepimizin daha hassas, daha özverili ve daha itidalli bir biçimde hareket etmesi gerekiyor. Çünkü bugün yapılacak hataların yarın bir telafisi olmayacak ve bedeli çok ağır olacaktır.
‘‘Kuzey Irak’ta fırsatı kaçırdık. Kuzey Suriye’de de Kuzey Irak’taki gibi bir statü oluşmasına asla müsaade etmeyeceğiz, bedeli ne olursa olsun’’ diyerek Arap kemeriyle parçalanmış Rojava’da Efrîn ile Kobanê arasına Kürtlerin yerleşmesini de askeri müdahale gerekçesi yapan bir yönetimin derdi uzun vadede sadece bir siyasi hareketin yenilgisi olabilir mi? Bu yönetim ve yöntemleri yerine direnişi ve yönetmelerini sorgulamak Kürtlerin görevi mi?
Esas sorun, devlet sorunudur. Bugünkü sorunların temelinde ulus devlet politikaları var. Ortadoğu’da Kürtlere karşı savaşan tüm devletlerin tarihi politikaları, egemen ulus politikalarıdır. Hangi ideoloji üzerinde devlet inşa etmiş olursa olsunlar, ulus egemenliğinden vazgeçmemişlerdir ve vazgeçmeyeceklerdir. Bu psikolojiden kaynaklanan politika ve yaptırımlar, Kürtleri yok sayma, inkâr etme, tahkir etme, aldatma ve kullanma esasına dayanır. Geleneksel politikaları budur. Fakat Kürdistan meselesinin bu politikalarla yürütülemeyeceği ve çözülemeyeceği bir noktaya geldiğimiz de çok açık. Devlet başta olmak üzere, devlete yardakçılık yapanlar ve devlete muhalefet edenler, kısacası herkes bu gerçeği iyi kavramalıdır. Buna göre ciddi bir özeleştiri yapmalıdır, geçmişteki yanlışlarını kabul etmelidir ve bir an önce geleneksel-ideolojik saplantılarından arınmalıdır. Aksi takdirde ciddi bir sorgulama ve arınma yapılmadan hiçbir sorunumuzu çözme imkânımız olmayacak. İkinci sorunuza gelince, kanaatimce ilke ve prensipler esas alınarak direnişlerin meşruluğu ve dayandığı tarihsel arka plan üzerinde daha sükûnetle düşünmek ve daha rasyonel çözümler önermek gerekiyor. Direniş kısmında meşruluk esastır. Bizim için de direniş, Kürtlerin ulusal değerlerine ve ihtiyaçlarına tekabül etmek ve bunlarla uyuşmak zorundadır. Aksi takdirde direniş dediğimiz şeyin meşruluğu sorgulanmalıdır. Direnişin yöntemleri ve amaçları çoğunlukla taktikseldir, ilkesel ve esasla alakalı değildir. İhtiyaçlara ve konjonktüre göre değişkenlik arz edebilir. Ortadoğu’nun ve Kürdistan’ın savaş ve değişim rüzgârları etkisi altında yeniden yapılandığı bir dönemde amaçlarımızı, araçlarımızı ve yöntemlerimizi daha doğru ve daha geniş bir perspektiften tespit etmemiz gerekiyor. Böylece geleceğe daha büyük bir umutla bakabilelim.
HABER MERKEZİ