BİR BARBARLIK EYLEMİ: SOYKIRIM - 2

Soykırım tikel boyutta ele alındığında, ruh bilimin kapsamına girerek önemli bir alan işgal etmektedir. Soykırım gerçekleştiren ya da gerçekleştirmeye yatkın ve eyleme geçmeye hazır ruh hali yaşanan örnekler itibariyle savaş, siyasal-kültürel-ekonomik kriz, sosyal düzensizlik koşullarında ortaya çıkmaktadır. Bu koşullar varlığın tümden tehlikeye girdiği algısı yaratarak başka bir kesimin varlığına son vererek kendi varlığını kurtarma anlayışına yönelmeyi anlatır.
Telkinler şiddet kullanmayı kutsal saydığı zaman, şiddet kullanmamak cehenneme götüren bir eksiklik olarak algılanır. İran’da kadınların taşlanması olayında, taş atmayan erkeklerin kınanması, aşağılanması, eksik olduklarının hatta erkek olmadıklarının vurgulanması buna örnektir. Yine töre cinayeti durumlarında öldürmemenin namus kirlenmesinin sürmesi olarak dile gelmesi, bunu yapamayanların erkek olmadıklarına yönelik ithamlar, karşıdakinde aşağılandığı duygusu yaratmakta ve bu duygudan kurtulmak için öldürmeye yöneltmektedir. Bu örnekler aynı psikolojiyi anlatır. Soykırım gerçeğinde de aynı ruh hali birden fazla kişinin, ortak değerlere sahip birçok kişi üzerinde yaratılarak soykırım telkin edilir.
Yine ekonomik sebepler de önemli bir tetikleyici olmaktadır. Ermeni soykırımını tetikleyen önemli gerçeklerden bir “neden onlar bizden daha zengin” söyleminde ifade bulmaktadır. Normal bir zamanda bir insanı öldürmek ağır bir suç, büyük bir yanlışlık, hatta hiç akla getirilmemesi gereken bir durum-eylem iken soykırım zamanlarında insanlardaki bu algı değişir. Normal bir zamanda komşu kızına tecavüz etmek normal olan hiç kimsenin aklına gelmezken, normal olmayan bir zamanda normal bir ruh halini yaşamayan biri için bu eylem kendini gerçekleştirmenin, yapması gerekeni yapmanın ve hak edileni vermenin bir biçimi olarak görülür. Çünkü soykırım zamanı normal olmayan bir zamandır. Normal olmayan zamanda ise normal ölçülerin dışına çıkılır.
Ağır suç, ayıp, kötü sayılanlar soykırımı gerçekleştirenlerin nezdinde normalleşir. Öyle ki soykırımın önkoşullarının hazırlandığı zamanlarda bunu gerçekleştirmeyenlere hain gözüyle bakılmıştır-bakılmaktadır. Bu algı oluşturulduktan sonra soykırımı gerçekleştirmek için beklenen kıvılcımın çakması zor olmayacaktır.

Ne yaptığı değil, ne olduğu sorulur

Kabaca gözü dönmüşlük denilen bu duruma aslında beyni ve yüreği dönmüşlük demek daha yerinde olacaktır. Soykırım gerçeğinde katledilen kişi-kişilerin bir şey yaptıkları falan yoktur. Önemli olan bir şey olduklarıdır. Ne yaptığı değil ne olduğu sorulur kişiye böyle zamanlarda. Ne’likleri denilen etnik, dinsel özellikler saldırıların gerekçesi olmakta, dışlanmak, horlanmak ya da birçok kötü muameleye tabi tutulmakla birlikte soykırım tehdidi oluşturmakta ve bir zaman sonra, zaman normal olmayan bir nitelik kazandığında, soykırım gerçekleşmektedir.
Soykırımın tikel gerçeği genel hatlarıyla böyle olurken evrensel boyutu farklı bir önem kazanmaktadır. Soykırım bir tek kişi tarafından gerçekleştirilmemektedir. Kitlesel bir durum olduğundan toplumbilim kapsamına girmektedir. Toplumsal ilişkilerin kutuplaştırılması, yaşam algılarının hakim sistem içinde homojenleşmesi ve bu zeminin sürekli kışkırtılmaya hazır tutularak tüm zamanlarda soykırım öncesi dönemin yaşatılması durumları bilinmektedir. Soykırımı gerçekleştirenlerin zihniyetinde yok edilmeye en elverişli biçimde yeniden tanımlanan “ötekileştirilmiş” kesim kendi tanımlarıyla yaşamalarına rağmen egemenlerin tanımlarıyla yaşamdan koparılırlar.
Toplumbilim araştırmalarında kolektifler imhası olarak adlandırılan (toplu katliam) soykırım önemli yorumlara tabi tutulmuştur. Bu çerçevede sosyoloji, jenosidi genel olarak etnik, ekonomik, feodal veya ulusal bir kolektif çatışma dinamiği olarak açımlamaktadır. Adına toplumbilim diyen bir yöntemin bu açımlamaları elbette ki soykırımı açıklamaya yetmemektedir. Karşılıklı farklılıkları ortaya koymak kesinlikle sorunu açıklamaya yetmemektedir. Homojenleştirme uygulayan kesimlerin ırkçı, milliyetçi, dinci tekçileştirme durumları tarih önünde mahkûm edilerek bir izah geliştirilmek zorundadır. Farklılıkları ortaya koyup soykırım gerekçeleri diye sıralamaktan çok farklılıklara tahammül edemeyen homojenleşme hastası tek tip rejimler karşısında bu bilim dalının bir tavır geliştirmesi şarttır.

Bir devlet icraatı olarak soykırım
Devletin gereksizliğini en çok kanıtlayan gerçek soykırım gerçeğidir. Çünkü soykırım, bir devlet icraatıdır. Devlette kurumlaşan iktidarlar açıkça ya da gizli bir şekilde toplulukları istismar ederek kendi sistemini inşa etmektedir ve bu istismarlardan biri de soykırımı gerçekleştirecek kitleler yaratmaktır. Devletin en önemli bir program maddesi de her an katliam yapmaya hazır kitleler yaratmaktır. Yedekte tuttuğu bu kullanmalık güçler, sivil faşist güçler olmaktadır. Yok etme amacı, resmi politikanın ürünü olarak sürekli yedekte tutulan ve bazı zamanlarda (normal olmayan zaman-soykırım zamanı) gündeme getirilen bir gerçekliktir. Bu anlamıyla soykırım bir devlet suçudur. Kişiler boyutunda uygulayıcıları olmak ve yargılanmayı gerektirmekle birlikte özelde bir devlet suçudur ve bu minvalde ele alınmayı gerektirmektedir.
Soykırım suçu işleyen esasta devletin diktatör rejimleridir. İstatistikî veriler yirminci yüzyılda devletlerin dünya genelinde milyonlarca insan katlettiklerini göstermektedir. Ve bu rakam içinde bulunduğumuz yüzyıla da taşmış bulunmaktadır. Diktatör rejimlerin devlet sınırları içerisindeki herhangi öldürme eylemleri soykırım olarak nitelendirilmemektedir. Esasta soykırım olarak nitelendirilen katliamlar bir ırk, etnik köken, dinsel olarak farklı bir inanç grubuna yönelik olan katliamlar için dile gelmektedir.
Birleşmiş Milletler Uluslararası Soykırım Sözleşmesinin 3.maddesinde cezalandırılacak eylemler şöyle belirlenmiştir:
“Madde 3 [Cezalandırılacak eylemler]
Aşağıdaki eylemler cezalandırılır:
a) Soykırımda bulunmak;
b) Soykırımda bulunulması için işbirliği yapmak;
c) Soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak;
d) Soykırımda bulunmaya teşebbüs etmek;
e) Soykırıma iştirak etmek”
Bu eylemlerden her biri uluslararası hukuk tarafından cezalandırılacak suçlar olarak görülmektedir. Yine soykırım konusunda önemli bir boyut da katliamlardaki niyet boyutudur. Sistemli ve bilinçli-kasıtlı bir öldürme-yoketme niyetiyle gerçekleştirilen bir katliamdır soykırım. Niyet, plan ve uygulama şeklinde vücut bulan soykırım gerçeği homojenleştirmenin en ağır yönüdür. Öldürenlerin öldürme eyleminin bilincinde olmaları, kimi öldüreceklerini bilerek öldürmeleri ve öldürme eyleminin sonuçlarını dahi katledenler olarak takip etmeleri (ölüleri yakma, kuyulara doldurma, fırınlara atma, asit kuyularına atma vs) soykırımın niyetli-bilinçli ve planlı olduğunu göstermektedir. Katledilen topluluğun üyelerinin güç dengesindeki zayıf halka olmaları da dikkat çekicidir. Hakim gruba nazaran savunmasızdır soykırıma uğrayan grup. Sayıca daha azdır, bundan dolayı azınlık olarak adlandırılmaktadır. Tarihte mazlum sıfatıyla bilinen, mağdur durumlar yaşamış olan belirli etnik ve dinsel kesimler, yaşam alanlarındaki hakim kesimler tarafından kuşku, nefret ve aşağılanmayla karşı karşıya kalmış, soykırım hedefi olmuşlardır.
Soykırım kitlesel katliamları aşmaktadır. Bunun sebebi de bir halkı, etnik topluluğu, inanç kesimini yok etmeye yönelmektir. Öldürmek başka olmak üzere yok etme içeren tüm edimler soykırımdır. Çünkü amaç salt çok sayıda insan öldürmek değildir amaç kimliği yok etmektir. Bundan dolayı katledilen kişiler kadar o kişinin mensubu olduğu topluluğun etnisite-inanç sembolleri de imha edilmekte, bu amaçla da türbeler, ziyaretgahlar, cemevleri, kilise, cami ya da havralar kadar kitaplar da yakılıp yıkılmaktadır.

Tarihin en kirli örnekleri

Özgürlük ve hakikat mücadelelerinde egemen bir devlete soykırım suçu işlediğini kabul ettirmek bir başarı olabilir, ama hakikati oluşturacak tek şey değildir. Ne de olsa artık Kürt Halk Önderi Öcalan’ın deyimiyle uyuyan bir gerçeklik değildir bu ölüm bilgisi. Uyanmış ve hakikate dönüşmüştür. Bir ülke tarihinin hakikati, bir halk tarihinin hakikati… 
Kişi bugün içinde bulunduğu etnik topluluğun, inanç grubunun ya da coğrafya insanlarının önceki bir zamanda yaptıklarından dolayı suçluluk duyuyorsa, o tarihleri anmak kişiyi utandırıyorsa ve o zamanları temizlemek istiyorsa bilmeli ki bugün, onun sorumluluğunda olmayan o eski zamanların yetersizliklerini, yanlışlıklarını gidermek temel görevdir. Tikel olarak kişi suçlu olmayabilir. Suçluluk duymasını gerektirecek en ufak bir neden dahi bulunmayabilir. Ama birlikte yaşadığı halklarla, uluslarla, inanç gruplarıyla anlam, güven ve sevgi yaratan bir yaşam sürmek istiyorsa, kendi yarattığı bugünde bir anlam zerresi olsun istiyorsa ve yaşamı güzellik, iyilik ve doğrulukla dolu olsun istiyorsa, tikel olarak sorumluluğunun olmadığı zamanların da eksikliklerini gidermek zorundadır. Bu da, derin bir özgürlük, demokrasi, eşitlik ve bir arada yaşama bilinci ister. Bunun için soykırımları incelemek ve soykırımı yaratan zihniyetle yüzleşmek şarttır.

Avustralya’da yüreğini yitirmemiş bir topluluk

Aborijin: Kökleri olmayanlar, köken dışında kalanlar… hakaret içeren bu sıfat, İngilizlerin 18.yüzyılda işgal ettikleri Avustralya yerlilerine verdikleri addır. Bu yerli kabileler bugün tüm dünyada İngilizlerin verdiği adla tanınmaktadır. Dünyanın en eski topluluklarından olan bu yerli kabileleri ne yazık ki insanlık tarihinde hak ettikleri öneme denk bir yaklaşımla karşılaşmamışlardır. Toprağı işlemeyen, hayvanları evcilleştirip beslemeyen bir topluluk olan Aborijinler, doğadan hayvan yumurtaları, meyveler, tohum ve kökler toplayarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Ta ki yurtlarına Britanyalı işgalci denizciler gelene kadar…
Kendi kendine yeten yaşam tarzının doğal, dokunulmamış bir örneğini oluşturan Aborijinler İngilizlerin keşif gezilerine kadar bu özelliklerini korumuşlardır. Kaptan Cook 1770 yılında Britanya adına Avustralya’nın doğu kıyılarını işgal ettikten sonraki on yıl içinde kıtaya gelen İngiliz sömürgeciliğinin getirdiği hastalıklar, en büyük silahlarıydı. Kent yaşamındaki salgın hastalıkları buraya taşıyarak bu hastalıklara karşı bağışıklığı olmayan kır insanlarının katledilmesinde ilk adımı attılar. Yerliler arasında silahtan önce öldürücü rol oynayan kentli mikrobudur. Ayrıca su kaynaklarına el koyup arazileri istila ederek yerlileri sürmeye başladılar. Kentli İngilize göre göçmen Aborijinler herhangi bir yerde yaşayabilirdi. Bu anlayış, yerli insanının, yaşamında tüm gereksinimlerini karşıladığı toprağıyla kendisi arasında kurdukları bağı göremeyen kentli insanın temel özelliğidir.


Kolonyal amaçlarla paralel gelişen soykırım

İngilizlerin gelişinden itibaren bu kabilelerin toplumsal yapısı ve ekonomisi yoğun saldırılara maruz kalır. Toprağa el koymak, toplum yapısını ve ekonomisini bozmak, toplumu yok etmekle özdeştir. Bundan dolayı Aborijinler üzerindeki İngiliz işgali soykırım politikalarıyla paraleldir. Çünkü başka türlü mümkün değildir. Kolonyal amaçlarla paralel gelişen soykırım çeşitli aşamalarla sürdürülür. İlk süreçlerde kıyı kesimlere gelip yerleşen İngiliz gruplar tarım yaparak hayatlarını sürdürmeye başlamışlarsa da 19.yüzyılda yerlilerin topraklarında altın bulunduktan sonra bu yaşam tarzı değişmiştir. Altının bulunuşu Aborijinlerin katledilmesinin temelidir. Bu süreç sürgünlerle başlamış, birçok komplo, faili meçhul, tecavüz, toplu kaçırma, rehin alma, kabile çocuklarını kaçırma gibi birçok kaçırtma yöntemiyle sürmüştür. Bundan itibaren Aborijinler yerleşim alanlarından, kendi geçimlerini sağladıkları alanlardan çöl bölgelerine sürülmüş ve bu sürgünlerde on binlerce insan ölmüştür.
Kapitalizmin kendini varettiği 18-20. yüzyıllar arasında hastalıklar, sürgünler ve toplu katliamların ardından Aborijin nüfusundan geriye yüzde 10 gibi bir oran kalmıştır. Araştırmalar yerlilerden geriye kalanların hızla Hıristiyanlığı benimsedikleri, çok az bir kısmının ise yerel inançlarını sürdürdüklerini söyler. Açlıkla, hastalıklarla, hırsızlık ya da yozlukla yaşamak yerine yeni buluşlara yönelen kent insanları tüm bunları kırlara da taşımışlardır. Aborijinlerin ne İngilizlerin silahlarıyla ne de hastalıklarıyla-mikroplarıyla savaşacak daha güçlü savaş araçları vardı. Bunlardan yoksun kır yaşamını sürdüren bu yerli topluluk kolonyalizmin tüm saldırılarına maruz kalmış ve yokoluşa sürüklenmiştir.
Avustralyalı yerlilerin uğradığı soykırım, sürgün ve her türlü yaşamsal işkence, kentlere sürülmüş kesimlerin yaşam manzaralarında kendini göstermektedir. Kentlere sürülen yerli kabilelerin kentlerde işsizlik, hastalık, açlık ve yoksullukla karşı karşıya bırakılmaları hırsızlık ve diğer yozluklara yol açmış, suç oranını arttırmıştır. Bu şekilde de soykırım sistemlerinin bir sonucu olan hapishaneler çoğalmış ve hâkim sistemin kendini icra ederek kurumsallaşmasının bir boyutu sağlanmıştır. Bununla birlikte polis gözetimi altında yaşanan intiharlar da büyük bir oranda kayıp oluşturmaktadır.

Aborijin çocuklara zorla asimilasyon

Aborijinlerin yaşadığı soykırım harekatında İngilizler her şeyden önce dehümanizasyon uygulamıştır. Kabile yaşamını barbar addeden gerçek barbarlar Aborijinleri “haşarat, eşkıya, geri zekalı barbar” olarak görmeye ve bunu içselleştirmeye başlamışlardır. Deniz aşırı yolculuklar, keşifler, korsan gruplarla savaşlar ve benzer yaşam örnekleriyle savaşmayı bilen işgalci İngilizler karşısında direnmesiz, savunmasız Aborijinlerin imhasıyla görevli özel jandarma birimleri kurulmuştur. Yerli kabilelere karşı bu uygulamalar yanında yaşam alanları olan doğayı tahrip etme yöntemi de fazlasıyla uygulanmıştır.
Doğaya uygulanan şiddet de o doğanın insanına uygulanan şiddetle doğru orantılı olarak artmaktaydı. Kabile güçlerini kaçırtmak amacıyla otlaklarının yakılmış, dereler zehirlenmiş, bitki örtüsü yaşamın sürdürülmesinin temel kaynakları olmaktan çıkarılmış, kıtaya has ormanlar ateşe verilmiş, fazla otlandıkları gerekçesiyle bazı türler öldürülerek doğal fauna bozulmuştur.
Soykırımların temel uygulamalarıyla birlikte sivilizasyon (uygarlaştırma) adı altında sürdürülen bu yöntem Aborijinlerin İngilizleştirilmesi amacını taşımaktaydı. Bu konuda Avustralya devleti resmi kararlar çıkararak Aborijin çocukları zorla ailelerinden almakta, o çocukları yatılı okullarda ya da İngiliz ailelerinin yanında asimile etmekteydi. Kendi topraklarından koparılan ve kendi dilleri unutturulan çocuklardan daha iyi kim kanıtlayabilir ki soykırımları. Bu yöntemlerle Aborijin çocuklar İngilizce konuşmaya mecbur edildikçe kendi anadillerini unutmaya başladılar. Anadilleriyle birlikte gelenek ve göreneklerini de unutan çocuklar bir halkın bir kuşağının kendi tarihinden kopması, kökeninden kopması anlamına gelmekteydi. Ki yabancılaşma arttıkça soykırım amacı gerçekleştirilmiş oluyordu.
Tükenmiş, yok edilmiş ve kırıntı halinde kalanları da marjinal bir yaşama mecbur kılınmış bir Aborijin topluluğu, bu topluluktan geriye kalanların trajedisi Avustralya devletinin işlediği soykırım suçunu tanımlamaktadır. 
Avustralya anayasası 1999 yılında değiştirilerek giriş bölümüne Avustralya’da İngilizlerin gelişinden önce yaşayanların yerli Avustralyalı oldukları belirtilmiştir. DEVAM EDECEK

DILZAR DÎLOK