
Son dönemde AKP’nin ortaya koyduğu, kendine herhangi bir ahlaki çerçeve öngörmeyen egemen şiddeti ve buna bağlı gelişen sürecin nedenleri çeşitli analiz seviyelerinde defaatle tartışıldı. AKP’nin salt politik çıkar üzerinden yaklaştığı “çözüm süreci”nde ifşa oluşu, kurmak istediği otoriter düzen önünde oluşan demokratik set ve 7 Haziran yenilgisi, fiili bir darbe dönemini de beraberinde getirdi. Hedef şüphesiz tüm bu yenilgilerin müsebbibi olarak gördüğü, Türkiye ve Kürdistan halklarının desteği ile barışa “olasılık” kazandırmış olan Kürt Özgürlük Hareketi, demokrasi güçleri ve Kürdistan coğrafyası oldu.
AKP’nin savaş konseptini açıktan yürütmeye başlamasından itibaren kendini alışıldık devlet taktiği olan “güvenlik/terörle mücadele” söylemi ile garantiye almaya çalışacağı açıktı. Siyasi alandaki mağlubiyetin karşılığında siyaset alanının bütününü “güvenlik” eksenine hapsetmek için de tüm imkanları seferber etti. Ne de olsa on yıllardır Kürt-Kürdistan meselesi “güvenlik” ile özdeşleştirilebildiği ölçüde sömürgeci pratikler ve anti-demokratik uygulamalar yürütülebilir ve aklanabilir olmaktaydı. Neocleous da devletin meseleleri “güvenlik” ekseninde ele alma durumunu Marksist bakışla benzer şekilde şöyle açıklar:
“Marx’ın güvenliğin burjuva toplumunun en üstün kavramı olduğunu söylediğinde kastettiği nokta budur: güvenlik, kendisi adına olduğu sürece devlet tarafından yapılan her türlü eylemi meşru kılan bir kavramdır.”(1)
Devletin, ideolojik aygıtları ile uzun vadede inşa ettiği “Kürtler” ve “terör” ilişkilendirmesini harekete geçirmek için de çok efor sarf etmesine lüzum yok şüphesiz. İhtiyaç anında ana akım medya alışıldık görevini üstleniyor ve resmi söylemi “hakikat” kabul ederek “haber” üretmeye devam ediyor. Roboskî’de 34 kişinin Türk savaş uçakları tarafından bombalanmasının üzerinden sadece 4 yıl geçti ve medyanın ölümlere farklı değerler atfedip nasıl bir hiyerarşik yapı ile haberleştirdiği hafızamızda tazeliğini korumakta.(2) Şu son dönem de benzer şekilde ilerlemekte ve medya tarafından öznelerin bakışı ile direniş pratikleri görünmez kılınmaktadır. Devlet denetimindeki medyanın bazı insanları “öldürülebilir” işaretlemesinde kullandığı yöntem bir anlamda şöyle formüle edilebilir; “Bazı ‘insanlar’ ‘etkisiz hale’ getirilebilir yani öldürülebilirdir çünkü bunlar ‘teröristtir’ ve kişisel bir hikâyeleri de yoktur(!)”(3)
Bu noktada AKP’nin savaş politikaları çeşitli mecralarda yoğun bir şekilde “90’lara dönmek” olarak tartışılıyor. Ancak şunu kabul etmek gerekir ki, 1990’lara dönmedik, onun devamındayız. 1915’ten günümüze herhangi bir yüzleşme yaşanmadığına göre karşılaştığımız her şiddet, zulüm ve zorbalık, bu “ilk utanç”tan, dolayısıyla da “ilk susma”dan aldığı güçle meşruiyet kazanmaktadır. Günümüzdeki şiddet edimleri, geçmişin bugünü meşrulaştırması üzerinden kurulmakta, düzenin bir parçası olarak kendini var etmektedir. Connerton’un da hatırlattığı gibi, “Geçmişin imgeleri bir araya gelince, o sırada var olan toplumsal düzeni meşru gösterirler.”(4) En nihayetinde bir yüzleşme kültürü oluşturulmadığı müddetçe devlet şiddeti “dönerek” değil “güncellenerek” devam edecektir.
Son dönemde karşımıza çıkan da halkları meşruiyetine iknaya zorlayan, egemen şiddetini hukukun çeşitli yorumlarını gasp ederek “haklı” göstermeye çalışan bir iktidar odağıdır. Şu sözler bu bağlamda açıklayıcıdır:
“Devleti yönetenler ya da devleti ellerine geçirenler, ne gibi bir suç işlerlerse işlesinler, yaptıklarının doğru, haklı olduğu görünümü vermeye ve halkı kendilerinin namusluca davrandıklarına inandırmaya çalışırlar. Hukukun her türlü yorumu ellerinde olunca bunu kolaylıkla başarırlar.”(5)
Bu tartışma bizi şu sorulara sevk ediyor: Şiddet bu dönemde hangi biçimlerde kendini gösteriyor? Tüm bu şiddet edimleri halkları ve direniş pratiklerini nasıl etkiliyor? Geliştirilen savaş konseptine karşı örgütlü bir halkın duruşu nasıl şekilleniyor? Bu dönemin öz yönetim ve öz savunma ile ilişkisi nedir?
AKP tarafından başlatılan savaşı vakalar üzerinden değerlendirmenin daha açıklayıcı olacağı düşüncesinden hareketle bu yazıda son süreç, seçilmiş dört farklı şiddet ve direniş biçimini içeren vaka üzerinden tartışılacaktır. Şüphesiz bu vakalar tekil değil, Kürdistan’a yayılmış şekilde karşımıza çıkmaktadır. Genele özel üzerinden bakmanın daha açıklayıcı olacağı inancıyla Kürdistan’a yönelen şiddetin mekânsal boyutu da görünür kılınmaya çalışılacaktır. Yazı, konunun öz savunma ve öz yönetim ile ilişkisini tartışarak sonlanacak, bu doğrultuda sorulacak yeni sorulara kapı aralanmaya çalışılacaktır.
DERSİM:
Ekoloji katliamı ve
katliamın inanç boyutu
1938’de bombalanarak bilinçli bir şekilde katledilmiş doğanın, Dersim’de jenosid hafızasının başat öğelerinden olduğu söylenebilir. 1990’larda da bu politika değişmemiş, Kürdün dokunduğu mekan, yani doğa, devletin hedefinde olmuştur. 4 Eylül 1994 tarihli Özgür Ülke gazetesi, birinci sayfasında Kürdistan genelinde, Dersim özelinde devletin ekoloji katliamı politikasını şu şekilde değerlendirmiştir:
“Havadan, karadan bombalanıyor. Amaç yakmak. Amaçlarına ulaşıyorlar da. Fotoğrafta görülen Dersim’in o güzelim ormanları alev içerisinde. Kısa sürede çevresini sarıyor. Bir süre sonra da kül ediyor. Köylüler bakamıyorlar bile. Şimdi ise o görkemli dağlar çırılçıplak. Koynunda barındırdığı hayvanlar da yok artık. Kimler mi yakıyor? Bu toprakların kendi hükümranlık alanı içinde bulunduğunu iddia eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti.”
22 Temmuz 2015’te Dersim-Xozat’ın, 27 Temmuz 2015’te Dersim merkeze bağlı Kuruspi mevkiinin ve daha sonra Dersim merkeze bağlı Kocakoç ve Ambar köylerinin askerlerin açtığı ateş ile yakılması, devletin “topyekûn savaş” stratejisinin bir parçası olan ekoloji katliamı geleneğinin devamlılığına işaret etmektedir.
Ekoloji katliamı (ecocide) Kürdistan’da devlet politikası olarak sürmekteyken bunun Dersim’de bir diğer etkisi de inanç alanındadır. Barajlar ile tehdit altında olan kutsal mekanlar/ziyaretler için geliştirilen sistemli muhalefet karşılık bulacak derken bu kez de devlet tarafından çıkartılan yangınlar ziyaretler için tehdit oluşturmaya başladı. Dersim inancında kutsal mekanlar/ziyaretler, doğa ile içe içe olmakla beraber inançtaki kutsallık bu çerçevede doğa ile özdeş bir bağ kurar.(6) Nitekim “yangının Bava Duzgi’ye yayılma riski var” cümlesini duyup da yüreğinden bir parça kopmayacak Dersimli, sanıyorum ki yoktur.
Orman yangınlarına karşı halkın seferber oluşu ayrıca dikkate değerdir. Halk, kendi doğasını ancak kendisinin koruyabileceğinin farkında olarak düzenli bir şekilde yangın bölgelerine gitmiş, gücü yettiğince yangına müdahale etmiş ve kimi yangını söndürmeyi başarmıştır. Ekolojistler de bu durumu anlatır nitelikte “ekolojik öz savunma”yı öz yönetim üzerinden değerlendirip destek açıklaması yapmıştır.(7)
SONUÇ: Halk, doğasını korumak için devlet tarafından çıkartılan yangınları kendi imkanlarıyla söndürdü.
AMED/SİLVAN:
Halkın tecridi/İletişimin sınırı
Silvan’da 18 Ağustos 2015 gece 01:00’dan itibaren geçerli olacak şekilde “sokağa çıkma yasağı” ilan edilmesi, Silvanlılar ve Kürdistan’ı takip eden kitleler için katliama dair bir ipucu olmuştu. Nitekim sonradan ortaya çıkacak manzara çok da yanılmadıklarını göstermiştir. Devlet şiddetinin “ilçe tecridi” sonrası yıkıcı olarak kullanılması ve geride bıraktığı “yıkıklık”, devletin Kürdistan meselesine yaklaşımının tezahürü şeklinde tarihe yeni bir not olarak düşüldü. HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken de inceleme sonrası yaşananları şöyle aktarmıştı:
“Saray devleti, Silvan halkının üzerine terör estirmiştir. Saray, Silvan halkına savaş açmıştır ve tarihe geçecek bir terör estirmiştir. Pek çok evin çocuk odalarında onlarca öldürücü mermi kovanının bulunması, orada yaşananları özetleyecek durumdadır. Birçok ev gladyolar tarafından taranmıştır.”(8)
Katliamın kendisinin nasıl bir suç ve vahşet olduğunu tartışmaya dahi lüzum yok, ancak bir diğer boyutu da görünür kılmak gerekiyor: İletişim. Sokağa çıkma yasağı takibinde zaten bir süredir 3G “hizmetini” Kürdistan’a sağlamayan “sağlayıcılar”, bu karanlık zaman diliminde Silvan’ın telefon iletişimini de tamamen kestiler.(9) Bu durum hem tecrit edilmiş alan içindeki katliam tanıkları hem de mekan ile bağ kuran “dışarıdakiler” için fiziksel şiddete ek duygu boyutunda bir işkence sürecine dönmüştür. Yaşananların “dışarıya” yansımaması için devletin iletişim kurumları ile oluşturduğu bu “işbirliği”, sınır meselesi üzerinden de anlamlandırılabilir. Egemenlik tartışması ile Kürdistan’ın bizatihi kendisini “sınır” üzerinden okuduğumuzda mevzu daha da netleşmektedir. Nitekim sınırı belirleyen egemenler, evlerin ve arabaların tarandığı esnada iletişimin sınırlarını da belirleyenler olmuştur.
O dönem Silvan’a girmeyi başaran muhabir Sertaç Kayar’ın halkın ağzından aktardığı “Ne olur yazın. Tüm dünya görsün” sözleri de iletişime, acıyı paylaşmaya dair beklentiyi, belirtilen sınırlara karşı oluşan tepkiyi ve halkın yaşanan katliamı duyurma isteğini açıklar niteliktedir. Bu sözler uygulanan şiddete ek olarak bir direnişi de içinde barındırmaktadır.
SONUÇ: Halk ölmemek için çaba sarf ederken yaşananları dünyaya göstermek için de direndi, “iletişimin sınırlarını” anlamsızlaştırdı.
MUŞ/VARTO:
Militarizmi giyinmiş devletle
çıplak bir mücadele
15 Ağustos 2015 tarihinde internet üzerinden dolaşıma sokulan bir fotoğraf, tahakküm ve bu tahakküm karşısında gelişen mücadele tarihini gözler önüne serecekti. Çatışmada yaşamını yitiren YJA Star gerillası Ekin Wan’ın (Kevser Eltürk) çıplak olarak fotoğraflanması ve bunun dolaşıma sokulması, fiziksel olarak ortadan kaldırmanın, yani öldürmenin egemene yetmediğini de (tekrar) gösterdi.
Belli bir mücadeleye adanmış beden, artık kendi özgün bedensel sınır ve koşullarının ötesinde farklı, aşkın bir anlam kazanır. Ekin Wan şahsında düşünüldüğünde bu anlam, ölü bedenin “Kürt halkının bedeni” haline gelmesidir, diyebiliriz. Öyleyse bu bedene uygulanan her şiddet, örtük olarak Kürt halkına uygulanmaktadır. Nitekim “etkin özne”nin sona ermesini, yani ölümü ve sonrasını ölen değil, geride kalanlar deneyimlemektedir.(10)
Ölü bedenler üzerinde geliştirilen devlet politikasının geçmişi derin ve ağırdır. Tarih fotoğraf üzerinden okunduğunda, sadece ölü bedenler ve kesik başlar ile verilmiş pozlar bile başlı başına bir “ulus-devlet tarihi” anlatısı oluşturabilir. Bu politikaları şüphesiz erkek egemen düşünüşten, dolayısıyla militarizmi giyinip kuşanmış “erkek devlet”ten ayırmak mümkün değildir. Bu giyinip kuşanmışlığın karşısında verilen mücadele doğru ki sembolik olarak çıplak, ulus-devlete dair inşa ve normlardan uzak kalabildiği ölçüde özgürlükçüdür. Ekin Wan’ın bedeni üzerinde uygulanan “örgütlü kötülük” de bu özgürlükçülüğe karşı, kadın bedenine dair oluşturulan erkek politikalar ile doğru orantılıdır. Ancak mücadele ile özdeşleşmiş ölü bir bedeni sahiplenen halk, onu mücadeleye katılmış bir değer haline getirmiştir.
SONUÇ: Halk, bir bedeni daha mücadelesine katarak demokrasi ve barış yürüyüşüne devam etti.
HAKKARİ/GEVER:
Ölümlerin, bombaların karşısında
siperleşen bir halk
14 Ağustos 2015 tarihinde çıkan çatışmada 3 askerin hayatını kaybettiği, sonradan “Özel Güvenlik Bölgesi” ilan edilen Veregoz ve Doskî bölgelerinde başlatılan canlı kalkan eylemi, Kürdistan halklarının barış ısrarının somut bir göstergesi olmuştu. Asker annelerine seslenen barış anneleri, “saray savunması”na karşı barışın sesinin yükseltilmesinin önemini vurguluyorlardı.
“Heronlar altında” sürdürülen canlı kalkan eyleminin iki önemli mesajı olduğu ileri sürülebilir:
* Egemen şiddetinin yöneldiği noktada olası tüm can kayıplarını engellemek için bir anlamda bedenlerin egemene karşı siperleştirilmesi. Edim, normal şartlar altında devletin gözünde “değersiz” addedilen Kürdün, şiddete karşı bedeninden vazgeçtiğini beyan edip şiddetin karşısında durma iradesini göstermesi ile sistemi hukuki/sembolik anlamda boşa çıkarması olarak okunabilir.
* “OHAL değilmiş gibi” adlandırılan “Özel Güvenlik Bölgesi” kavramının tanınmadığının, toprakları üstünde egemen olanın o topraklarda yaşayanlar olduğunun ve toprağa (artık) “dışarıdan” bir yasağın getirilemeyeceğinin vurgulanması.
SONUÇ: Halk, toprağı üstünde egemenliğini kurarak insanlar ölmesin diye bedenini siper etti.
ÖZ YÖNETİM:
Direniş, imkan ve inşa
Tartışılan başlıklar, şüphesiz, olanın sadece küçük bir kısmıdır. Hem çatışma sürecinin devam ediyor oluşu hem konunun derinliği açısından yukarıdaki başlıklar ile yetinip, mevzuyu öz yönetim/öz savunma bağlamında değerlendirmek yerinde olacaktır.
Bu kısa çalışmanın ele aldığı her vakanın bitişindeki “sonuç” bölümleri takip edildiğinde bile öz savunmanın, dolayısıyla öz yönetimin, aslında ütopik bir sır, teorik bir düğüm veya romantik bir arayış olmadığı netlik kazanmaktadır. Nitekim Kürt halkının kendisine dayatılanlara karşı geliştirmek durumunda kaldığı direniş pratikleri, her direniş pratiği gibi içinde öz yönetim ve öz savunma ilkelerini ve meşruiyetini taşımaktadır. Geçen süre zarfında öz yönetim konusunda büyük yol kateden Kürt halkı, son süreçte geliştirdiği öz savunmalar ile bir yandan “hayatta kalmaya” çalışırken öbür yandan alternatif bir yaşamın inşasını da aktif olarak başlatmıştır.
Yüz yüze olduğumuz toplumsal ve ekolojik problemlerin kaynağında yer alan doğaya hükmetme fikri, insanın insanı tahakküm altına alırken dayandığı fikirle özdeştir.(11) Buradan hareketle ulus-devlete ve kapitalist moderniteye sunulan demokratik alternatifleri değerlendirmek, bu problemler ile baş etme noktasında hayati önem taşımaktadır. Sonuç itibariyle karşımıza çıkan, bir yandan da kendini dayatan ve doğal gelişim seyri ile somutlaşan öz yönetim düşüncesinin tartışılması, güçlendirilmesi ve uygulanması kapitalist modernite altında ezilen halklar için nefes kaynağı haline gelmiştir.
Ezilen kesimlere yaşam alanı açan ve halihazırda pratik karşılığını bulmaya başlayan alternatif demokratik yönetim modelleri birkaç soru ile birkaç adım uzağımızdadır, diyebiliriz. Kürdistan’da ilan ve inşa edilmeye başlanan öz yönetim düşüncesi, Türkiye’de nasıl karşılık bulmaktadır? Egemenin, egemenlik paylaşımında “işine gelmeyen” bu yönetim, yani halkların kendini yönetmesi, Türkiye halklarına “bölünme paranoyası” ile sunulurken nasıl bir tutum izlemek gerekir? Siyasi, hukuki, ekonomik, kültürel, öz savunma ve diplomasi boyutlarıyla demokratik özerklik, çeşitli koşullarda kendine ve halklara nasıl bir alan açmaktadır? Öz yönetimin tüm ayakları eşit bir biçimde güçlenirken ekonomi ayağı aynı hızda gelişebilecek mi? Yaşanan çatışmalı süreci sona erdirmek ve barışın tesisini sağlamak için öz yönetim, halklara nasıl bir vizyon sunabilir?
Karşımıza çıkan soruların sonu gelmeyecek ve gelmemesi daha iyi. En zor dönemlerde geliştirilen pratikler, en güçlü olanlardır bir anlamda. Bu açıdan halkların barış ve özgürlük mücadelesinde öz yönetimin inşasının yanında yapılacak en faydalı iş, soru sormak, soru geliştirmek olacaktır. Nitekim cevap olma iddiasındaki her yaklaşım, öz yönetimi ve/veya alternatif demokratik seçenekleri durduracak bir boyut taşıyacaktır. Maurice Blanchot’nun da dediği gibi, “Cevap, sorunun talihsizliğidir.”(12)
Kaynakça ve notlar
(1) Mark Neocleous, Güvenlik, Şiddet ve Savaş, Dipnot Yayınları, İstanbul, 2011, sf: 45.
(2) Roboskî katliamı örneği, 40 yıllık savaş sürecinde medya tutumunun net bir yansıması olduğu, bir kırılma olarak adlandırıldığı için verilmiştir. Konu şüphesiz sayısız örnek ile çoğaltılabilir.
(3) Bu noktada tüm suçu aracıya (medyaya) yüklemek sistemin bütünlüklü işleyişinde öznelerin katkısına haksızlık olur. Nitekim Kürdistan’da yaşanmakta olan gerçeklik ve bu gerçeğe ulaşmak için türlü yol/imkan varken bakmamak da bir tercihtir, failliktir. Bu rıza olmadan devletin şiddet edimlerinin gerçekleşmesinin çok da mümkün olmayacağının ayırdında olarak onaylamanın ve/veya susmanın bir sorumluluk olduğunu vurgulamak gerekir.
(4) Paul Connerton, Toplumlar Nasıl Anımsar?, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999, sf: 10.
(5) Blandine Kriegel (der.), “Spinoza”, Klasik Siyasi Felsefe Metinleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2010, sf. 66.
(6) Dersim inancı (Kürt Aleviliği/Raa Haqî) üzerine bazı çalışmalar için bkz. Munzur Çem, Dêrsim Merkezli Kürt Aleviliği, Vate Yayınları, İstanbul, 2009; Dilşa Deniz, Yol/Rê: Dersim İnanç Sembolizmi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012; Erdal Gezik, Dinsel, Etnik ve Politik Sorunlar Bağlamında Alevi Kürtler, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.
(7) “Bugün özyönetim kararlarını desteklemek, barışı boyun eğmeden sağlamak anlamını taşımaktadır. Tüm Türkiye genelinde savaş politikalarına, insanların, ormanların yakılmasına karşı olduğumuzu ve özyönetimleri desteklediğimizi açıklıyor ve yapılan katliamcı politikaları kınıyoruz”, “Ekolojistlerden özyönetime destek”, Etkin Haber Ajansı, 20 Ağustos 2015, http://www.etha.com.tr/Haber/2015/08/20/guncel/ekolojistlerden-ozyonetime-destek/.
(8) “Vahşetiyle Tarihe Geçecek”, Yeni Özgür Politika, 21 Ağustos 2015, http://www.yeniozgurpolitika.org/index.php?rupel=nuce&id=45352.
(9) Bu durum Anayasa’nın 22. maddesine (“Herkes, haberleşme hürriyetine sahiptir”) aykırı olmakla beraber konu, Kürtleri belirtilen “herkes”in “kapsama alanı” dışında bırakan bir durum olarak okunabilir.
(10) Zygmunt Bauman, Ölümlülük, Ölümsüzlük ve Diğer Hayat Stratejileri, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2012.
(11) Murray Bookchin, Geleceğin Devrimi: Halk Meclisleri ve Doğrudan Demokrasi, Dipnot Yayınları, Ankara, 2015, sf: 65.
(12) Maurice Blanchot, L’entretien infini, Gallimard, Paris, 1969.
HAKAN SANDAL