AKP-Devleti’nin sayın Öcalan ile başlattığı “barış ve çözüm için müzakere” sürecinin kritik bir aşamaya girdiği artık bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Hem Erdoğan’ın “bizim bir tarihimiz yok” açıklaması, hem de sayın Öcalan’ın yaşam koşullarında süreci destekleyen bir tutuma girilmemekte gösterilen inat, devletin sürece yaklaşımı ile PKK’nin yaklaşımı arasındaki büyük zıtlığın sergilenmesinden başka bir şey değildir.
PKK, sürece ‘bütün bölgeyi kapsayacak boyutta’ ve kesinlikle stratejik hedefli bir “barış ve demokratikleşme” sorunu olarak yaklaşırken, Devlet’in yaklaşımları sürekli bir kararsızlığın ifadesi oldu. Sorunun tanımını “güvenlik sorunu” darlığında tutmakta ısrar, sömürgeciliğin 90 yıllık anlayışından özde farklı bir şey değildi. Her ne kadar Burkay’ın dışında Türkiye Solundan birileri de 40 yıllık savaşın kazanımlarını inkar ederek “Kürt Siyasi hareketinin silahlı mücadele stratejisi, bütünsel bir Türkiye ve Ortadoğu siyasetinin oluşmasındaki en büyük engellerden birisiydi” diyebilse de, devletin temsilcisi Bülent Arınç’ın, “büyük zorlanmanın sonunda kabul edilmek zorunda kalınmıştır” diyerek aktardığı gerçek, devletin sürece yaklaşımlarındaki kararsızlığın ve tutarsızlığın nedenini de açıklamaktaydı. Bu devlet, ancak zorda kaldığı süreçlerde halkların demokratik hak ve taleplerini kabul etme yönünde adımlar atmış, 90 yıllık tarihinin hiçbir aşamasında bir barış programına sahip olmamış bir devlettir. “Zorunlu olarak” gelinen bu noktada ya adım atacak, ya da batacak. Adım atsa da atmasa da biteceğini biliyor, bütün derdi ömrünü biraz daha uzatmak.
***
Kısaca özetlenirse: Kürt halkının, sömürgeciliğe karşı direnişindeki kararlılık, artık sadece gırtlağına kadar değil bütünüyle pisliğe batmış olan devletin yaşamak için sarılmak zorunda olduğu bir çıkış idi. Dış ve iç politikaların tükenmişliği; haneye dalmış olan ekonomik kriz; varoşların ayak seslerinin giderek daha fazla duyulur olması; yaklaşan seçimlerde ortaya çıkabilecek handikapların engellenmesi istemi ve elbette gerillanın muhteşem zaferleri karşısında acziyet gösteren yetmezlik hali AKP’yi ‘zararı kontrol altına alma ya da azaltma’ programına mahkum etti.
Devlet başlangıçta Kürt özgürlük mücadelesinin böylesine bir birliktelik ve kararlılık sergileyemeyeceğini; Kürt halkının mücadelesinin Fırat’ın batısında bilinmemesi nedeniyle geçmişte olduğu gibi devlet eliyle gerçekleştirilecek bir iki provokasyon ile bu süreçten kayıp vermeden çıkılabileceğini düşünmekteydi. Olmadı. Devlet’e güvenmemesine rağmen, haklı nedenlerle kendine güveni çok güçlü olan Kürt halkı, İmralı’sından Kandil’ine, sivilinden gerillasına, aydınından emekçisine eksiksiz olarak sürece destek verdi. Artık hiç kimsenin (yani akli yeteneklerinin büyük bölümü devlet tarafından tutsak edilmiş biz Türklerin bile) sürecin Kürtler tarafından sabote edileceğini düşünmesi mümkün değildir. Bu saatten sonra böyle düşünenlerin, ‘devlet tarafından kandırılmış zavallılar’ olarak değil, Anadolu-Mezopotamya halklarının özgürlük taleplerine bilinçli olarak karşı çıkan milliyetçiler (=ulusalcılar) ya da faşist ırkçılar olarak tanımlanacağı bir gerçektir.
***
Kürt Özgürlük Hareketi’nin bütün Ortadoğu için bir model olarak sunduğu Demokratik Cumhuriyet ana başlığı, başlarda, Türkiye solunun büyük çoğunluğu tarafından reddedilmişken, bugün daha fazla benimsenen ve sıkça dillendirilen ‘yeni bir keşif’ olmuştur. Ama egemen ulus refleksinden kurtulamamış bildik solumuzun reflekslerinde henüz bir değişim yok. Süslü ve uzun yazılarla bu düşüncenin gerçek üreticilerine verilen ‘çok değerli akıllar’ çoğulculuğun ve çağımızdaki kitle iletişim araçlarının rollerinin ‘demokratik merkeziyetçilik’ ilkesini alt üst eden önemine dikkat çekerek ‘artık azınlık gruplarının çoğunluğa karar dayatma tarzlarının tükenmesi’ gerektiğini söylerken bile ‘karar dayatmadan’ edilememiştir: “Demokratik Cumhuriyet ancak bu perspektiften yürütülecek bölgesel/küresel bir mücadelenin türevi olabilir” diyerek kendi düşüncelerini yine egemen ve tek doğru olarak belirlerken, “silahlı mücadeleye atfettiğimiz nitelikten çok, silahlı mücadele ekseninde gelişen bir hareketin dokusu ve refleksleri ile Kürtlerin dışında kalan ezilen kesimlerin örgütlenme seviyesi, mücadele alışkanlıkları, refleksleri arasındaki büyük fark”ın altı çizilmiş ve sonuç belirlenmiştir: “Sonuç olarak büyük ve kapsayıcı yeni bir siyaset aksına ihtiyacımız var. Eğer Kürt Siyasi Hareketi, bunun farkında olur, buna uygun bir Türkiye Siyaseti ve birleşik örgütlenme perspektifi peşine düşerse, bir şansımız olduğunu düşünüyorum. Aksi halde bir süre daha gezi ruhunu tribünlerde ve sloganlarda yaşatmayı sürdüreceğiz demektir. Yetmez ama evet…”
Komik değil mi? Türkiye siyaseti isteyen Türk solu kendi siyasetlerini kendileri yaratacakları yerde, bunu Kürtlerden istiyor. Daha da ötesi, onlardan doğru bir “birleşik örgütlenme” isteminde bulunuyor. Oysa herkes kendi işini yapmalı. ‘Boykot’ isteminde Kürt’e destek vermeyen bir Türk’ün, Türkiye Siyaseti’nin yaratılamamasının vebalini de Kürt’e yıkması… Pes doğrusu. Hele de ‘hazır kuvvet’ sayılan Kürtlerle birleşik parti istemi.. üzerine tüy dikmek gibi bir şey. Partini kur, ya da var olan partilerde çalış, güç ol, HDK-HDP’yi beğenmiyorsan katıl ve değiştir. Hiçbiri değil! O zaman boş konuşma!