
l Uluslararası güçler, kabul edebilecekleri bir önderlik çizgisinin Kürdistan’da hakim olması için PKK’nin darbelenmesini, yenilmesini istiyordu. Bunun için de Önder Apo’yu tasfiye etmek istediler. Böylece Kürt sorununu istedikleri gibi yönetecek; Kürtleri ve bölge halklarını kontrol altında tutacaklardı.
16. yılında 15 ŞUBAT KOMPLOSU - 3
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, uluslararası güçlerin Ortadoğu’da ve Kürt halkı içinde geleneksel ve sisteme bağımlı önderlikleri aşan bir önderlik çizgisinin gelişmesini istemediğini, 15 Şubat Uluslararası Komplosu’nun da bu temelde gerçekleştirildiğini belirtti. Türk devletinin Komplo ardından zafer havasına girdiğini ama kısa süre içinde PKK’nin yenilmezliğiyle karşı karşıya geldiğini belirten Ok, “Devlet, Uluslararası Komplo’yla birlikte cezaevlerinde beklediğinin ötesinde bir kez daha büyük bir boşluğa düştü” dedi.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik Uluslararası Komplo sırasında cezaevinde olan ve sürecin zindan ayağına tanıklık eden Ok’la söyleşimizin birinci bölümünde, komplocu güçlerin niyetlerini, Komplo’nun zindandaki yansımasını ve devletin Komplo sonrası yaklaşımını konuştuk.
Uluslararası Komplo hangi amaçlara ulaşmak için gerçekleştirildi?
Öncelikle Önder Apo’nun şahsında Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek, Kürt halkının iradesini kırarak teslim almak isteyen Uluslararası Komplo’yu ve Komplo’da yer alan güçleri şiddetle kınıyorum. 15 Şubat Uluslararası Komplosu’na karşı zindanlarda, Kürdistan’ın dört parçasında, yurtdışında ve dağlarda “Güneşimizi karartamazsınız” şiarıyla Önderlik etrafında kenetlenip bedenlerini ateş topu yaparak şehit düşen tüm yoldaşları minnetle anıyor, anıları önünde saygıyla eğiliyorum.
15 Şubat Uluslararası Komplosu, Ortadoğu’da önemli sorunların yaşandığı, hareketimizin Ortadoğu’daki siyasal gelişmelere büyük etki yaptığı, Kürdistan’ın dört parçasında ulusal uyanış ve mücadelenin kararlılıkla sürdürüldüğü, Önder Apo’nun ve PKK’nin bu uyanışta etkisinin giderek arttığı, Türkiye’de ciddi ekonomik ve siyasi çalkantıların yaşandığı koşullarda gerçekleşti. Türk sömürgeciliği, Özgürlük Hareketi’ne karşı uluslararası hegemonik güçlerden, bölge gericiliği ve iç ihanetten aldığı destekle kuralsız ve ahlaksız bir savaş yürütüyordu. TC sömürgeciliği, geliştirdiği her türlü psikolojik ve özel savaş yöntemine rağmen hiçbir sonuç alamıyordu. Aksine gittikçe zorlanıyor, Özgürlük Hareketi askeri, siyasi ve psikolojik anlamda yeni mevziler kazanıyor, inisiyatifi elinde tutuyordu. Kürt sorunu artık öyle bir noktaya gelmişti ki, hiçbir özel savaş yöntemi sonuç alamıyordu. Gelinen noktada ya sorun çözülecek ya da uluslararası güçler ve TC sömürgeciliği yeni arayışlar içinde olacaktı. Önder Apo’nun ve PKK’nin ideolojik bağımsız duruşu, kapitalist modernist güçler tarafından kabul edilmiyordu. Bu güçler kabul edilebilir bir Önderlik çizgisinin Kürdistan’da egemen olması için PKK’nin darbelenmesini, yenilmesini istiyorlardı. Aksi durumda geleneksel makul gördükleri önderlikler giderek işlevsizleşiyor, rolünü oynayamıyordu. Kürdistan’da PKK ve Önder Apo’nun yerine makul dedikleri bir çizgi ve önderliği öne çıkarmak için Önder Apo tasfiye edilmeliydi. Böylece Kürt sorununu istedikleri gibi yönetecek, çözümsüz bırakarak hem Kürtleri hem bölge ülkelerini kontrol altında tutacaklardı. PKK’nin yenilgisi, iradesi kırılan bir halk demekti. İradesi kırılan Kürtler ise artık teslim olur, dolayısıyla direnemezlerdi. Uluslararası Komplo, böyle kirli, ahlaksız ve hiçbir hukuksal dayanağı olmayan şekilde kuralsız ve acımasız bir biçimde geliştirildi.
Komplo sürecinde cezaevindeydiniz. Cezaevinde komplonun etkisi nasıl oldu? Ne yaşadınız?
Komplo sürecinde Bursa Cezaevi’ndeydim. Yaklaşık 200 arkadaştık. Bizim dışımızda Türkiye solu ve farklı Kürt grupları da vardı. Biz cezaevinde gelişmeleri yakından takip ediyorduk. Önderlik Roma’dayken cezaevine girme pahasına da olsa Roma’yı terk etmemesi gerektiği yönünde Avrupa’daki arkadaşlara görüşümüzü belirtmiştik. 15 Şubat’a doğru durumun giderek tehlikeli ve kritik bir hal aldığını fark ediyorduk. Nitekim 14 Şubat akşamı televizyonlar, Önder Apo’nun Türkiye’ye getirilmek üzere yakalandığının haberini veriyordu.
Komplo karşısında tek kelimeyle yıkıldık dersek abartı olmaz. Bir türlü kabullenemiyorduk. Şaşkındık ve çaresizdik. Komplonun ikinci gününde, cezaevine ziyaretçiler gelmişti. Herkes ağlıyordu. Aslında kendi geleceklerine ağlıyorlardı. Önder Apo’nun Türk devleti gibi Kürtler üzerinde tarihsel olarak her türlü katliamları uygulayan bir devlete teslim edilmesini hazmedemiyorlardı. Tarihte yaşanan ve başarısızlıkla sonuçlanan isyanlarda olduğu gibi bundan sonra başımıza nelerin geleceğini düşünüyorlardı. Hem böyle bir korku yaşıyorlardı hem de Önderliğin yenilmezliğine inanıyorlardı. İyi hatırlıyorum, Muş’tan yaşlı bir mele gelmişti. Ağlayarak bana şunları söyledi: “Allah’ıma yalvarıyorum, dua ediyorum. Benim Allah’ımdan tek isteğim, Önder Apo’nun ölümünü görmememdir. Önce ben ölmeliyim.”
Böyle bir ruh hali vardı. Hepsi karalar bağlamış, hüngür hüngür ağlayan ziyaretçilerimize tüm gücümüzü toplayıp sağlam durmaya çalışarak Önderliği ve PKK’yi anlatmaya, bugünlerin de atlatılacağını kavratmaya çalışıyorduk. Bir ana vardı, “Yalvarırım bana birkaç bomba verin düşman üzerinde patlatmak istiyorum” demişti.
Önderliğin Kenya’dan Türkiye’ye getirildiği yönünde haberler çıkınca ölüm orucuna başladık. Cezaevlerinde birer birer onlarca arkadaş bedenlerini ateşe vererek komployu protesto etti. “Güneşimizi karartamazsınız” şiarıyla onlarca arkadaş şehit düştü. Öyle ki, her hücrenin başına nöbetçiler koyarak şahadetlerin önünü almaya çalışıyorduk.
Komplonun ilk gününde hayatımın en zor ve en kısa konuşmasını arkadaşlara yapmıştım. Doğrusu şu anda tam ne dediğimi hatırlayamıyorum. Sadece şunu hatırlıyorum ki, “Arkadaşlar hiç beklemediğimiz, hiç ummadığımız tarihsel bir durumla karşı karşıyayız. Önderliğimiz uluslararası güçlerin bir komplosu sonucunda Türkiye’ye teslim edilmiştir. Düşman şüphesiz PKK’nin yenildiği üzerine yoğun bir propaganda ve psikolojik savaş geliştirecektir. Ancak Önder Apo öyle bir halk ve hareket yarattı ki, zorluklar ne olursa olsun, bu büyük belanın altından da kalkacaktır. Önder Apo’ya güvenimiz sonsuzdur.” Bu muhtevada çok kısa bir konuşma yapmıştım. Aynı şekilde Muzaffer arkadaş da bulunduğu koğuşta benzer bir konuşma yapmıştı. Ancak şahadetlerin ardı arkası gelmiyordu. Sürekli kendini yakma girişiminde bulunan arkadaşlar oluyordu. Bir taraftan şahadetlerin önünü almak, öbür yandan cezaevlerine perspektif ulaştırmak için çalışıyorduk. Ölüm orucunun ilerleyen günlerinde hareketimiz, ölüm orucunu bırakmamız yönünde haber gönderdi. Ölüm orucunu bıraktık. Türkiyeli sol güçler ve Kürt grupları bizimle beraber oldular. “Geliştireceğiniz her direniş ve tutumda yanınızda olacağız” dediler. Yaklaşımları başta olumluydu. Fakat TC’nin medya ve basın üzerinden geliştirdiği yoğun propaganda bombardımanı karşısında bazı grup ve kişiler Önderliği anlamaktan uzak, PKK’nin neredeyse teslim olduğu görüşünden hareketle mesafeli yaklaşım içine girdiler ve zamanla olumsuz tutum gösterdiler. Tabii biz bütün bunlarla tartışmalarımızı sürdürüyor, Önderliği izah etmeye çalışıyorduk. Kolay değildi. Söz konusu olan, bir halkın ve hareketin geleceğiydi. Önümüzü göremiyor, üç ay sonra nelerin yaşanabileceğini kestiremiyorduk. Ama kendi aramızda tartışırken “Çok değil, altı ay bile birliğimizi korursak biz bu komplonun üstesinden geliriz” diyorduk. Bizi ayakta tutan hiç kuşkusuz Önder Apo’nun ideolojik, ahlaki duruşu, bu temelde bizlere kazandırdığı büyük güven ve mücadele azmiydi. Bu konuda hiçbir zaman bir tereddütümüz olmadı. Nitekim Önder Apo, avukatlarıyla yaptığı ilk görüşmeden sonra verdiği mesajlarla gelişmelerin ve sürecin yönünü belirleyen rolünü yine oynamıştı.
Bu sırada devletle herhangi bir görüşmeniz oldu mu?
Komplo sürecinde ve sonrasında bizim devletle herhangi bir görüşmemiz olmadı. Cezaevi yönetiminin havası değişmişti. Onlar da artık PKK’nin yenildiğini düşünüyorlardı. Kuşkusuz “Güneşimizi karartamazsınız” direnişinde arkadaşların şahadetleri karşısında tedirginlik içindeydiler. Toplu bir isyan ya da toplu bir kendini yok etme beklentisi içindeydiler. Kendilerine göre tedbirlerini de buna göre almaya çalışıyorlardı. Bazen alttan alarak, bazen tehditvari bir politika izliyorlardı. Biz de onların ne alttan alan ne de tehditvari politikalarına göre değil, kendi doğrultumuza göre tutum geliştiriyor, gösterdikleri her yaklaşıma karşılık veriyorduk. İçimizde hızla bir inançsızlığın ve dağılmanın gelişeceği beklentisi içindeydiler. Ancak arkadaşların şahadetlerini ve eskisinden daha örgütlü ve kararlı olan duruşumuzu görünce temkinli yaklaşmaya çalıştılar. Biz daha çok düşmanın yönelimlerini, komplonun neyi hedeflediğini, önderliği ve her koşul altında örgütlü olmanın gerekliliğini arkadaşlarla tartışıyor, tarihin bu en zor ve kritik döneminde önderliğe ve harekete bağlılığın gereklerini daha iyi nasıl yerine getirebileceğimizi düşünüyorduk.
Komplonun 29 ya da 30’uncu gününde, 16 Mart tarihinde cezaevi müdürü beni çağırmıştı. Yanına gittiğimde, “Sana müjdem var” demişti. Üzerinde ismim olan sarı bir zarf elinde duruyordu. “Bu mektup önderliğinizden sana gelmiştir” dedi. Mektubu büyük bir heyecanla aldım ve hızla koğuşuma döndüm. 4 sayfalık büyük kareli kağıda yazılmış bir mektuptu. Altında Önderliğin ismi ve imzası vardı. Bir an şüphelendim, mektup gerçekten Önderliğimize ait midir diye düşündüm. Önderliğin el yazısını daha önceden bildiğim ve tanıdığım için mektubun Önderliğe ait olduğu konusunda bir kuşkum olmadı. Mektubu kişi olarak bana yazmıştı ama tüm arkadaşlara yönelikti. Mektupta yeni paradigmamızın önemli ipuçları vardı. Mektubun sonuna iyi okumamı, anlamamı ve tüm arkadaşlara iyi kavratmamı isteyen not düşmüştü. Öyle de yaptım. Birkaç kere, birkaç saat üst üste tek başıma okudum. Önderliğe bağlılık ve güven konusunda hiçbir şüphem yoktu. Fakat mektubun derinliğini hemen tam olarak anladım dersem, doğru değildir.
Muzaffer arkadaşla birlikte okuduk, tartıştık. Tekrar okudum ve Önderliğin yeni bir düşünce sistematiği, strateji ve politika geliştirmek istediği konusunda ikna oldum. Bu temelde Önderliğin mektubunu tüm arkadaşlara okuyup diğer cezaevlerine de uygun yöntemlerle ulaştırmaya çalıştım. Önderlik mektubunda Demokratik Ulusa değiniyor, Türkiye’nin demokratikleşmesi üzerinde duruyor ve Kürt sorununun Türkiye sınırları içerisinde demokratik siyasal yollarla çözülebileceğini belirtiyordu. Bununla birlikte devlete karşı toplumun demokratik iradesinin örgütlendirilmesi ve mücadelenin çok yönlü yürütülmesi gerektiğinden bahsediyordu. “Devlet değil özgürlük” diyordu. Bilindiği üzere Rêber Apo, 1993’lerden başlayıp altyapısını oluşturmaya çalıştığı yeni paradigmasını üçüncü doğuş olarak değerlendirdiği İmralı sürecinde geliştirdiği savunmalarla bütün boyutlarıyla çok kapsamlı bir biçimde netleştirdi. Gönderdiği ilk mektupta da bu yönlü bir çerçeve söz konusuydu. Komplo sonrası Önderliğimizden gelen mektubu bize vermekten başka devletle herhangi bir görüşmemiz olmadı.
Devletin size yaklaşımını belirleyen hedefi, programı neydi? Siz buna nasıl yanıt verdiniz?
Devletin havası farklıydı. Onlar da geçmiş Kürt isyanlarının akıbetini düşünmüş olmalılar ki, keyifliydiler. Onlara göre her şey bitmişti. Öndersiz ve örgütsüz kalmıştık. Bizden artık kendilerine zarar gelmezdi! Bize değil ama daha alt düzeyde olan arkadaşlara, yurtseverlere fırsat buldukça bol bol Türkiye devletinin büyüklüğünden, sahte kardeşlikten dem vuruyorlardı. Fakat diğer taraftan direnişle birlikte iradeli ve örgütlü yapımızı gördükçe panikleyen bir ruh halini de yaşıyorlardı. Önderliğin esaretine dayalı rehabilitasyon politikalarının sonuç vermeyeceğini gecikmeden anlamışlardı. Bu sefer bunun yerine bazı cezaevlerine daha sert politikalarla yönelmeye başladılar. Keyfi sürgünler, yaşam olanaklarını daraltan dayatmalar ve saire geliştirildi. Çanakkale Cezaevi’nde haddini bilmeyerek ve ayakta, güçlü bir örgütün varlığını düşünmeden liderliğe soyunan Can Yüce’nin tasfiyeci çıkışı, yine Bayrampaşa’daki ayrıksı duruş, onlara moral olmuştu. Arkasının geleceğini hesaplıyorlardı. Ama öyle olmadı. Örgütsel yetersizlikler, eğitim sorunları, dışarıya daha güçlü hazırlanma gibi sorunlara rağmen Önderlik ekseninden kopuş gerçekleşmedi. Tüm cezaevlerinde binlerce arkadaş Önderlik etrafında kenetlendi. Hareketimizin ayakta kalacağı ve mücadelesini her koşulda sürdüreceği inancı bulunuyordu. Tabii bunda, bedenlerini ateşe vererek Komplo’ya karşı direnen ve şehit düşen yüksek iradeli büyük devrimci yoldaşların rolü belirleyici olmuştur. Daha sonra Önderliğin savunma taslağı bize ulaştı. Ardından “Sümer Rahip Devletinden Demokratik Cumhuriyete Doğru” kitabını, savunmasını bir şekilde içeriye alabildik. Bu bizim için çok önemliydi. Diyebilirim ki, gece gündüz Önderlik savunmaları üzerine eğitim yaptık, kapsamlı tartışmalar yürüttük. Önder Apo’nun çözümlemelerinin derinliğini tümden yakalamamış olsak da ufkumuz gerçekten açılmıştı. Önderliğin geliştirmek istediği yeni paradigması ve perspektifi, eskinin kalıplarından uzaklaştırıp tarihin derinliklerine götürüyor; tarihi günümüzle, günümüzü de gelecekle ilişkilendiriyor, yepyeni bir ufuk kazandırıyordu. Önderliği okudukça onun derinliğini ve büyüklüğünü büyük bir heyecanla anlıyor ve pratikleştirmeye çalışıyorduk. Böylece devlet, Uluslararası Komplo’yla birlikte cezaevlerinde beklediğinin ötesinde bir kez daha büyük bir boşluğa düşüyordu. Artık bizim tek amacımız, yeni paradigma temelinde kendimizi güçlü eğitmek ve yeni mücadele sürecine daha güçlü hazırlanmaktı.
YARIN:
* Türk devletinin Öcalan’a yaklaşımı nasıl?
* Türkiyeli demokratlar doğru, yeterli bir tutum sergiliyor mu?
DEMHAT TOLHILDAN/ BEHDÎNAN