Cins-kırım soykırımla akrabadır!

Dosya Haberleri —

23 Kasım 2022 Çarşamba - 20:00

Eylem Ümit Atılgan

Eylem Ümit Atılgan

“Soykırım”la akraba olan “Cins-kırım” kavramını ve bu kavrama neden ihtiyaç duyulduğunu Doç. Eylem Ümit Atılgan ile konuştuk.

  • Cins-kırım, modern hukuk sisteminin toplumdaki dogmalarla işbirliği sonucu kadınları hedef alan yeminli bir sistematikliğe işaret ediyor. Aslında cins-kırım “soykırım”la akraba. Doç. Dr. Eylem Ümit Atılgan, “Bu bir devlet suçu aslında. Kadın cinayetlerini katliama dönüştüren şey devletin rolü. Cins-kırımı soykırıma yaklaştırıyorum. Karşımızda diktatörleşen iktidarlar var” diyor.
  • “Biz uzun süre cinsiyet ayrımcılığı dedik. Yani kadın tanık, fail veya mağdur söz konusu olduğunda karşımıza cinsiyetçi kodlar çıkıyor. Son yıllarda bunun sadece cinsiyetçi kodlar ile  açıklanamayacağını gördük. Burada yapılan düşman ceza hukukudur. Muhaliflere ve azınlıkları susturmak için kullanılan araçların kadınlara yönelik de kullanıldığını düşünüyoruz.”

SERAP GÜNEŞ/MİHEME PORGEBOL - İSTANBUL

Kadın sömürüsünün tarihi uygarlığın tarihiyle örtüşür. Kadınların bedeni, algısı ve emeği üzerindeki sömürünün tarihin en eski sömürü biçimi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kuşkusuz bu tarih boyunca devlet, din, örf ve gelenek gibi toplumsal örgütlenme araçlarının tamamı iktidarlarını kadın nefreti ve sömürüsü üzerine tesis etmişlerdir. Kadın üzerindeki denetim, yerleşik hayata geçişle tam anlamıyla otururken, din ve devlet sistemlerinin ortaya çıkışıyla birlikte kadın nefreti (mizojini) artık toplumu örgütleyen temel dinamiklerden biri olarak belirmiştir. Mizojininin dayanakları ve yeniden üretimi toplumdan topluma değişebilse de, işlevinin erkek cinsinin kadın cinsi üzerindeki tahakkümünü sürekli kılmak olduğu nettir. Dolayısıyla mizojininin iktidar arzusuyla şekillenmiş bir nefret biçimi olduğu söylenebilir. Bu nefret tarih boyunca Heretik* katliamından cadı avlarına** kadar birçok büyük katliama sebep olmuştur. Toplumun temel bir örgütleyici prensibi olan bu nefret, bugün de kadın cinayetlerinin temel sebebidir. Ancak günümüzde modern devletin mizojini kaynaklı cinayetlerdeki suç ortaklığı, örgütlü, planlı ve toplum tarafından desteklenen bu cinayetleri başka bir kavramlaştırma altında incelemeyi gerekli kılıyor. Feminizm buna “cins-kırım” diyor. Cins-kırım, modern hukuk sisteminin toplumdaki dogmalarla işbirliği sonucu kadınları hedef alan ve ataerkiyi korumaya yeminli bir sistematikliğe işaret ediyor. “Soykırım”la akraba olan bu kavramın ayrıntılarını, arka planını ve bu kavrama neden ihtiyaç duyulduğunu Doç. Eylem Ümit Atılgan ile konuştuk.

Kadın cinayeti davalarında fail ve yargıcı ittifak halinde bir “erkeklik savunması” içerisinde görüyoruz. Erkeklik savunması çoğunlukla ya cezasızlık ya da indirimle sonuçlanıyor. Bu da aslında yargının ve hukukun cinsiyetini ifşa ediyor. Yargı ve hukukun cinsiyetli olmasını nasıl açıklayabiliriz?

Hukuk dediğimiz şey toplumun ürünüdür. Hukuku yaratan toplumsal ilişkilerdir. Biz bu yüzden akademik anlamda “hukuk kültürü” kavramını kullanırken bunun “iç hukuk kültürü” ve “dış hukuk kültürü” diye iki yüzü olduğunu söylüyoruz. Tabii hukuk kuralları uzaydan gelmediği için toplumun o büyük harfle yazdığımız “Kültür”ünden beslenen ve onun türlü yüzlerini gördüğümüz bir alt dalı. Toplumda gördüğümüz genel düşünme, görme ve algılama biçimi mahkemede de karşımıza çıkıyor. Buna şaşırmıyoruz.

Meselenin özüne gelirsek: Hukuk, eşitlik iddiasında olmak zorundadır. Hukuk toplumun ve toplumsal olanın doğrudan verisi değildir. Toplumda olan bir şey sırf toplumda var diye hukuka yansıyamaz. Hukuk adalete yönelen bir sistemdir. Değer harcayan, hukuku ihlal eden, eşitliğe aykırı bir toplumsal olgu hukuk normu haline gelemez. Dolayısıyla hukukun o eşitlik iddiası normlarda yerini buluyor. Kanunlara bakıyorsunuz; kanunda yazılı maddenin cinsiyeti yoktur. Hem erkeğe hem kadına eşit bir şekilde uygulanabilecekmiş gibi kaleme alınmış ama kaleme alınan bu metni mahkeme salonunda uygulamaya çalışınca devreye başka bir şey giriyor. Biz de buna “hukuk kültürü” adını veriyoruz çünkü hukuk sistemini oluşturan unsurlardan birini böyle kültürel bir unsur olarak belirtemezsek hukuktaki cinsiyet, ırk, din ya da sosyoekonomik temelli ayrımcılığı yakalayamıyoruz.

Kanun maddesine bakıyoruz, “her kim ki” diye başlıyor. Orada erkek ya da kadın, Alevi, Kürt ya da muhalif yazmıyor. Demek ki bu eşitliğe uygun bir norm. Ama eğer buradan devam ederseniz, mahkeme kararından çıkan ayrımcı kodların temel sebebini gözden kaçırmış olursunuz. Bu yüzden buna “hukuk kültürü” diyoruz. Özelde benim burada vurguladığım ve senin de altını çizdiğin erkeklik savunmasını gördüğümüzde buna da “eril hukuk kültürü” adını veriyoruz.

Eril hukuk kültürünün ayrımcı kodlarının kaynağında toplumun erkek egemen olması yatıyor yani.

Tabii. Hukuku yaratan toplumsal ilişkilerdir, uygulayan ise insan. İnsan faktörü olduğunda hakimler hukuki bilgi yerine çoğu zaman gündelik bilgiyi seçiyor. Tarafsız olma çabasına rağmen, bazen çok tarafsız olduğunu düşünmesine rağmen, kendi önyargılarını, bir toplumsal olguyu, önyargıyı hukukun içine hukuki bilgi adı altında sokuyor. Toplumda gördüğü, var olan kalıpların bilgi olduğunu düşünüyor. Bilmiyor mu bunun ayrımcı bir ifade olduğunu? Biliyor, ama bunun böyle olması gerektiğini de düşünüyor. “Toplum böyle istiyor” veya “toplumdaki genel kanılar doğrultusunda” diyor. Hukukun toplumsal ilişkilerden doğmuş olmasını “toplumda ne varsa hukukta da o olmalıdır” sonucuna götürüyorlar. Bu yanlış bir akıl yürütme, çünkü bu zaten gelenek olarak var.

Gelenek ve hukuk arasındaki farklar ve benzerlikler hukukta nasıl işliyor?

Geleneğin rolü ve işlevi toplumdaki aidiyeti ve dayanışmayı korumak. Onun “olması gereken” diye bir unsuru yok. Örf ve adetlerden herhangi birini düşünelim. Adaleti veya eşitliği sağlamak gibi bir amacı yoktur. Hepsinin işlevi aynı ama amaçları farklı. Hukukun da geleneğin de işlevi toplumsal düzeni sağlamak. Ama geleneğin adaleti sağlamak gibi bir amacı yok. Onu yapan hukuk. Dolayısıyla yaptırımları da farklı. Burada hakimlerin yaptığı, hukuk teorisini ayaklar altına alan, yanlış akıl yürütme ve hukuki muhakemede hata yapmalarına sebep olan şey geleneğin görevini hukuka yüklemek. Hukukla gelenek aynı şey değildir. Bu yüzden “toplumun çoğunluğu böyle istiyor” dediğimiz bir uygulama biçimi hukuka yansıyamaz. Hukuk, ancak ve ancak sosyal olgunun dolaylı verisi olabilir. “Dolaylı veri” derken kastettiğimiz şey sosyal olgunun normatif olgu olabilmesi için belli süzgeçlerden geçmesidir.

Ne gibi süzgeçler?

Akıl süzgecinden geçmeyen hiçbir şey normatif yani hukuk yaratan olgu olamaz. Akla aykırı bir olgu, hukuk olamaz. Aynı şekilde adalete aykırı, adil olmayan herhangi bir alışkanlık veya teamül de hukuk olamaz. Dolayısıyla hakimlerin hukuki muhakemede yaptığı temel hata bu. Bu hatayı yapmalarının asıl sebebi de içinde yaşadıkları toplumun ürünü olan önyargıları yıkamamış olmaları. Hukukçu olarak, avukat olarak cübbeyi giyip kürsüye çıktıktan sonra kişisel dünyalarındaki bireysel ahlak ve önyargılarını hukuki bilgiyle karıştırmamaları gerektiğinin farkında değiller. Hatta bunun daha iyi hukukçuluk olduğunu düşünenler bile var aralarında. Yıllar boyu çeşitli saha araştırmalarında hem avukatlarla hem de hakimlerle derin mülakatlar yapmış bir hukuk sosyoloğu olarak söylüyorum bunu. Yerli, milli ve halk vicdanına uygun hukukçuluk yaptığını düşünenler var. Bazıları da ortama uyum davranışı sergilemek için biraz daha konformist bir motivasyonla bunu yapıyorlar. Kökenleri çok derinde. Çok ayrı araştırıp konuşmamız gerekiyor. Kadılıktan da gelen bir gelenek var. Kadı, yöre ahalisine yaranmak zorunda. Çünkü yargı teşkilatı içerisinde ‘kadı’nın o bölgede tutunabilmesi veya vergi toplayabilmesi amacı, adaletin yerini bulması işlevine karşı üstün geliyor. ‘Kadı’nın bağımsızlığına galebe çalıyor. Kadı, o bölgedeki iktidar odağından yana tavır koymadığında kendi varlığı tehlikeye düşebiliyor. Sürülebiliyor ya da yeteri kadar gelir toplayamayabiliyor. İşte hakimler, bu tribünlere oynama geleneğini de sürdürüyor. Tribüne oynamak, çoğu zaman siyasi iktidarla arayı bozmamak anlamına geliyor.

 

 

Biz devlet sistemi içerisinde yaşadığımız için hukuka dair tüm algımızı belirleyen iktidar da devlet oluyor. Diğer yandan herhangi bir talepte yine aynı devlet karşımıza yargı sopasıyla çıkabiliyor. Özellikle kadınların taraf olduğu davalardan yola çıkarak hukuki normların oluşmasında iktidarın rolünü biraz açabilir misiniz?

Hukukun iktidarla bağıntısını ve onun sosyo-politik dünyasını çokça çalışıyoruz. Bizim çalıştığımız konu bu zaten ama şurada bir şerh düşmek gerek. Siyasi iktidarlar da o toplumsal yapılardan azade değil. Zaten siyasal ve toplumsal iktidarı o toplumsal yapılardan biri olarak görüyoruz. Feministlerin mücadele ettiği ataerkinin içinde siyasal iktidarlar da var. Bir feminist olarak “şu iktidarda ataerkiyi daha çok gördüm, ötekinde daha az gördüm” diye bir karşılaştırma yapamam. Çünkü ataerkiyi nerede görsem tanırım ve kapitalizmle ataerkinin kesiştiği, erkle iyi ilişkilerinin olduğu her iktidarın, her devletin, kadınların kontrolü konusunda erkeklere bireysel olarak roller verdiğini söyleyebilmek gerekiyor. Buradan yola çıkmazsak tutarsız oluruz. Yargıyı ve hukukun yaratılmasındaki sosyolojik süreci işaret ediyorum ben. Siyasal iktidar da buradan doğuyor. Onları uzaylılar getirip “sizi bundan sonra bunlar yönetecek” demedi ya. Dolayısıyla toplumsalın ürünü olmayan bir şey yok karşımızda. Karşımızda konjonktürel olarak savrulan, gittikçe daha diktatörleşen iktidarlar ve onların yarattığı “baskıcı” ceza hukuku var. Neoliberal politikalar var. Baskıcı sistemler küresel olarak yükselişte. Neo-sağcı referanslar da artıyor. Ama toplamda karşımızda her zaman ataerki var. Ataerkil iktidar mahkeme salonunda da, kürsüde de otursa sarayda da otursa fark etmiyor. Ataerkil iktidarın sesi olan, onun cinsiyet yapısını taşıyan bireyler konuşuyor sadece.

İktidar sistem ve yapılarının kadına karşı ortaklaştığını söylemek mümkün mü?

Şunu söylemek gerekiyor: Kadının kontrolü, kadınların üzerindeki denetimin aile içinde reise teslim edilmiş olması ulus-devlet sürecinde önemli bir şey. Kapitalizm ataerkiyle yolu kesiştiğinde ataerkiyi de dönüştürerek yola devam etmiştir, dolayısıyla bunlar etkileşimli yapılardır. Birbirinden bağımsız ya da biri diğerinin üzerinde değildir. Hiçbir iktidar ataerkinin üzerinde değil mesela. Devlet denen yapı da toplumsal olandan bağımsız oluşmuyor bu yüzden. Ama şunu söylemek gerekiyor, hukukun uygulanması sırasında hukukun eşitlik iddiasına rağmen bu ayrımcılıkları kamufle ederek uygulamaya sokması, bunu göstere göstere yapmayışı ve “biz eşit davranıp eşit ceza verdik” demesi, ancak ve ancak radikal feministlerin devreye girip de feminist hukuk teorisinde bu ayrımcılığı ortaya çıkarmasıyla, yani feminist yaklaşımla ataerkil erkeklik kodlarını ya da eril tahakküm kodlarını işaret edip göze sokmasıyla anlaşılıyor. Bu kodlar görülmeyince nafaka tartışılıyor, kadın cinayetine “kişisel cinnet” denebiliyor ve en önemlisi kadınların üzerindeki bu denetim, ataerkinin erkeklere emanet ettiği denetim ve üreme üzerindeki denetim görünmezleşiyor. Üreme çok önemli bir konu. Üremeyi denetim altına alırsanız toplumu da denetim altına alırsınız. Üremeyi denetim altına alırsanız bunların hepsi birbiriyle bağlantılı bir şekilde kontrol altına alınmış olur. Bu kontrolden çıkar elde eden de tabii ki devlet yapısıdır. Pek tabii ki kapitalist sermayedir.

Bu denetimde erkek bireyin pozisyonu veya misyonu ne?

Bu denetimde kullanılan bireyler, eşi sözünü dinlemiyor diye eşini öldüren bireyler aslında bu görevi üstlenen muvazzaflardır. Bu işi yaptı diye o kişiye artık sırtını sıvazlama şeklinde bir koruma gelmelidir. Yoksa başka bir erkek, eşini kontrol altına alamadı diye aynı yola, yani erkeklik performansına başvuramayacaktır. O halde bunun sürekli olmasını sağlamak için, söz dinlemeyen, boşanan, makbul olmayan, itaat etmeyen kadını yola getiren erkeğe teşekkür edilmeli, az ceza verilmeli, anlayış gösterilmeli “erkek adam” demeli, meşrulaştırma içerisinde hem daha az ceza almalı hem de saygı görmeli ki diğer erkekler de onlara ataerkinin hediye ettiği bu işlevi yerine getirsin. Yoksa “Bana ne, ben niye öldürüp içeri gireyim” diyecektir. Çünkü erkeğe verilen bu iktidar bir ateşten gömlek. Bir taraftan erkeği söz sahibi yapıyor, ama sözünü dinlemeyeni cezalandırmak için erkeği maşa yapıyor. Yani erkeğin “Ben niye katil oldum şimdi?” diye sorgulamaması istenir. Bunu çok ulvi bir sebepten yaptığını, namus gibi çok yüksek kolektif manası olan tasarımlar adına yaptığını, aile babası olarak yaptığını ya da “erkek adam” sıfatını taşıyabilmek için yaptığını bilmeye ihtiyaç duyar. Yoksa kendini pis bir katil gibi hissedecektir. Ama ataerki böyle hissetmesine izin vermiyor. Ona o misyonu yüklerken ona ne uğruna bu misyonu yerine getirdiğini de süsleyerek erkeklik savunması, erkekliği kurtarmak, erkekliğin şanından olmak diye onu ikna ediyor.

“Cins-kırım”a gelmeden önce kadına yönelik suçlarda erkeklik performanslarının olabildiğince vahşi hallerle karşımıza çıktığına değinmek gerek. Vücut bütünlüğünü bozma, tecavüz, yakma, beton dökme vb. Bu vahşi uygulamalar soykırım uygulamalarına benziyor ancak yine de hukuk sistemi içerisinde adliymiş gibi ele alınıyor. Bunu yeniden gözden geçirmek gerekmiyor mu?

TCK’da eziyet suçu var. Biz feminist hukukçular olarak birçok kadına şiddet davasında “eziyet” maddesinin uygulanması gerektiğini söylüyoruz. Ama mahkemeler ve hakimler çok başarılı bir şekilde o maddenin etrafından dolanıyorlar. Çünkü bu davaları eziyet suçu üzerinden yürütmek bir içtihat olarak yaygınlaşırsa yine aynı şeye tekabül edecek. Kadın denetimi, kadın kontrolü imkansızlaşacak. Eşine şiddet uygulayan erkeklerle bir rehabilitasyon çalışmasından örnek vereceğim. Ankara Adliyesi’nde hakimler, erkekleri o rehabilitasyon programına katılmaya yönlendiriyordu. Orada adamlar şunu diyordu, “E peki biz eşimize sözümüzü nasıl dinleteceğiz?” Hocalar, akademisyenler, doktorlar nelerin şiddet olduğunu anlatırken erkekler şok oluyorlardı. Kadın dövmenin suç olduğunu öğrenmeye başlamaları evlere şenlikti. Bunun her zaman suç olduğunu anlatmaya çalıştığımızda “Yok yok, bu yeni aile bakanı kadın dövmeyi suç yapmış” deyip şaşırıyorlardı. Arkasından da ciddi bir şekilde şunu soruyorlardı: “Şu şiddet diyorsunuz, ötekine suç diyorsunuz. Peki biz nasıl evimizi yöneteceğiz? Eşimize sözümüzü nasıl dinleteceğiz?” Hakimlerin de yaptığı şey aslında bu. Eğer bir şeye eziyet suçudur derse; bacağına sigara basma, hakaret, isim takma, hor görme, hazırladığı yemek masasını dağıtma, suratına bardak fırlatma, telefonunu elinden alma, kapıyı üzerine kilitleyip işe gitme, ailesiyle görüşmeye izin vermeme gibi sistematik bir şekilde bu ve benzerilerini sürekli yapmasının eziyet olduğunu söylese, birçok adam “o zaman ben suç mu işliyorum?” diyecek. Bunu biliyorlar. Bu yüzden de bu uygulamaları eziyete sokmuyor hakimler.

Bu kısmı biraz daha açabilir misiniz? Hakimlerin bunu “eziyet suçu” olarak değerlendirmemesinin altındaki motivasyon veya gerekçeler ne?

Çünkü ataerkil aile yapısının devamlılığında fayda görüyorlar. Eril hukuk kültürü, ataerkil aileyi koruyan bir hukuk kültürü. Kadının yerini bilmesi gerektiğini düşünüyorlar. Eşitliğin bir sınırının olduğunu ve aile içine girildikten sonra bütün o ataerkil kodlarla düşünülmesi gerektiğine inanıyorlar. Kadının alttan alması, kadının adamı tahrik veya provoke etmemesi, kadının erkeği sinirlendirmemesi gerektiğini düşünüyorlar. Toplumda ne varsa aslında iç hukuk kültüründe de onu görüyoruz. Sinirli bir adama söylenmemesi gereken sözleri söyleyen bir kadının öldürülmeyi hak ettiğini düşünüyorlar ki o sözlerin haksız tahrike girdiğini savunuyorlar. “Sen de erkek misin?” veya “Ne biçim erkeksin” sözlerinin haksız tahrik nedeni olduğunu düşünüyorlar. Buna indirim veriyorlar ve bu indirim diğer indirimlerden daha farklı bir cezasızlık yaratıyor. Bunun topluma verdiği mesaj, iyi hal indiriminden farklı. Burada denkleme dahil etmemiz gereken önemli husus mizojini. Ataerkinin cinsiyetler hiyerarşisine dayanan tahakküm düzenini sürdürebilmek için kullandığı önemli araçlardan biridir mizojini. Eğer bu hususu analize dahil etmezsek eksik bırakmış oluruz. Bir kere bu kadın düşmanlığı hem fail için çok iş görüyor hem de hukuk uygulamasında. Ayrıca kadın cinayetlerini bir şekilde önlememe ve kadını korumama eylemsizliğinde ya da iktidar yapılarının tam tersi yöndeki eylemlerinde iş görüyor. Yani kadın can güvenliği için polise gittiğinde polisin harekete geçmemesinde görüyoruz mizojiniyi.

Sonra da kadın 17 bıçak darbesiyle öldürülebiliyor. Burada bir yok etme isteği var. Erkeği kadını yok etmeyi arzulayacak düzeye getiren mizojini mi?

Mesele burada erkeğin erkeklik performansında artık gidecek yerinin kalmaması. Ne yapacak? Şiddete başvurmaktan başka bir şeyi kalmadığında toplumun ondan beklentisi olan erkeklik duruşunu erkekliği savunarak gösteriyor. Yani oradaki durum aslında bir erkeklik savunması. Bu yüzden de aşırı vahşi olabiliyor. Vahşeti erkekliği korumak için verilen tepkiye bağlı. Karşısındaki ne kadar toplumun öldürülmeyi hak ettiğini düşündüğü bir kadınsa vahşetin boyutları artıyor. Yani “makbul olmayan kadınlar.” Burada “makbul olmayan kadın”a yönelik düşmanlık ve erkeklik savunması çok önemli. Ama kadın hareketinin “kadın cinayetleri” tanımından kadın katliamı, yani “cins-kırım” tanımına geçmesinde cinayetlerin detayları belirleyici değil.