Bu hafta içerisinde, 1 Kasım 2011 tarihinde kaçırılan Arzu Özmen’nin cesedi bir golf sahasında bulundu. Arzu Özmen, dokuz çocuklu bir ailenin dört kızından biriydi. 18 yıla sığdırdığı hayat yolculuğu bir golf sahasında son buldu. Aralık ayı başında da 13 yaşında ki Suzan kurşunlanarak öldürmüştü.  
 Nasıl olurda sevgi bu kadar ölümcül olur. Bir aile nasıl kendi çocuğuna düşman olur?
Bütün toplumlarda aile kutsanır. Toplumun varlığı, birliği, dirliği aileye bağlanır. Toplumların döl yatağı olan aile kadının en çok ezildiği, şiddete uğradığı, öldürüldüğü mekandır. Kadının en savunmasız kaldığı kurumdur. Kutsal aile kadın için kutsal değildir aslında.
Her iki genç kadınının Êzîdî inancına mensup olması bazı kesimlerde tartışılmaya başlandı. Tartışmaların merkezi Êzîdî inancı. Tartışılabilinir. Önemli olan çıkan haberler veya yorumlar değil. Önemli olan kadınların katlediliyor oluşu. Kadınlar öldürülüyor mu? Evet öldürülüyor. Hem de her ülkede, halkta, inançta ve mezhepte öldürülüyor. Kanımca Êzîdî Kürtlerin de kadın cinayetine izin veren anlayışıları sorgulamaları gerekir. 
Böylesi olaylar azınlıklar içerisinde gelişince, daha da aşağılamak adına vurgu derinleştirilir egemenlerce. Mesela Kürdistan’da kadın cinayetleri „töre cinayetleri“ iken Türkiye’nin batısında „aşk cinayetlerine“ dönüşüyor. Töre Kürtlere, aşk Türklere özgüymüş gibi. Hristiyan, Yahudi inancına mensup kesimlerde kadın cinayeti işlenmiyor mu? Ve ya Sünnilikte, Alevilikte yokta sadece Êzîdîlikte mi var kadın cinayeti? Veya Avrupa ülkelerinde kadın cinayetleri yok mu?
Tartışmaları halk, inanç, doğu-batı gibi kategorilerde ele alınca, bir şeyler kayboluyor. Egemenlerin horlayan değerlendirmeleri karşıdında, ezilenlerde aşağılık kompleksi gelişiyor. Kadın konusunda toplumlar arasında büyük farklılıklar yok aslındı. Kürdistan’da kadınlar öldürülüyor. Devlet ve erkek elele öldürüyor. Avrupa’da da öldürülüyor kadınlar. Sonuçta kadın; hangi dine, ırka, ülkeye, sınıfa mensup olursa olsun, o toplumun ötekisi oluyor. Tartışılması gereken temel konu bu aslında.
Bu cinayetlerin çoğuda kutsal aile içerisinde gerçekleşiyor. Bir film sahnesinde; eşi tarafından tecavüze uğrayan kadın kendini can havliyle dışarı attıyordu. Tam sokağa çıkarken karşıdan mahallede rahatsız eden birinin geldiğini gördü. Kadın önce dönerek; kaçarak çıktığı eve baktı. Sonra sokağa baktı. Kısa bir duraklamadan sonra çaresizce tekrar evine döndü. İçerde hayatını paylaştığı eşi, benim dediği ailesi, yuvası ve onu bekleyen tehlikeler vardı. Dışarda ise başka bir tehlike. Tercih yinede her şeye rağmen aile. Çünkü kadının başka seçeneği yok. Sokak da, ev de çok farklı değil kadın için.
Kadınların ev ve sokak arasıdaki çıkmazı yaşamının her alanına yansıyor. Kendi istem ve ihtiyaçlarıyla, aile ve çocuklarının istekleri arasında da bir sıkışma yaşıyor. Karşı çıktığı geleneklerle, babasının, kardeşinin namusu arasında ki girdaptan da kurtulamıyor. Birçok yanıyla ifade edilebilecek olan çıkmazlar, Avrupa’da yaşayan kadınlar açısından daha da büyümüştür.
Avrupa’da yaşayan göçmenlerin hemen tümünde kaybolma korkusu yaşanır. Aileler dağılma korkusu yaşar. Erkekler kadınların gözlerinin açılacağı korkusunu yaşar. Anneler ve babalar çocuklarının geleneklerinden uzaklaşacağı korkusunu yaşar. Kısacası göçmenlik hep korkudur aslında. Korkunun ecele faydası yok. Yaşam kendi yatağında akarken değişim herkesin kapısına dayanıyor. Yasalarla gelişen değişimler değildir bunlar. Evet yasal düzenlemeler de önemlidir. Ama esas önemli olan yaşam döngüsü içerisinde demokratik kültürün oluşmasıdır. Demokrasi sadece siyasal olgular için istenemez. Yaşamın her alanı için gereklidir. En çokta aile denilen, aslında hiç bir kutsallığı olmayan ilişkiler için geçerlidir. Çünkü bu ilişkiler toplumu şekillendiriyor. Siyaset bunun üzerine kuruluyor. O halde kadınlara reva görülen yaşamın değişmesi kadınlar kadar bütün toplumun sorunu olmalıdır.
Kadınlar ve toplumun ötekileri için ev ve sokak özgür olursa, inaçlar da özgürleşir. Çünkü yaşam özgürleşir. Demokratik kültür gelişirse toplumun canileri azalır. Rantçıları, egemenleri, ırkçıları azalır. Sevgi ve saygı çoğalır. Kültürler daha özgür yaşar.