
BİR SOYKIRIM YÖNTEMİ OLARAK GÖÇ - 1
Göç nedir? Göç, genel anlamda varlıkların, doğdukları yerden veya üyesi oldukları toplulukların kalıcı yaşam mekanlarından başka yerlere taşınmasıdır. İklim, coğrafya ve yaşam koşullarındaki değişiklikler göçe neden olur.
Hayvanlar yaşam döngüsü içinde yılın belli aralıklarında belli coğrafik alanlar arasında veya daha önce gitmedikleri alanlara hareket ederler. Hayvanların bu göçleri doğal gelişimin bir sonucudur. Ancak çoğu zaman da insan toplumunun doğa ve iklim üzerinde yol açtığı zararlar nedeniyle bu hayvan göçleri yaşanır. Gerçekte kapitalist modernite döneminde ortaya çıkan bu durum hayvanların doğal göç hareketleri değildir. Her yıl binlerce yunus ve balinanın intihar etmesi, nedenleri görülmek istenmeyen daha birçok hayvan ölümleri, zaman zaman ayı, kurt, tilki gibi hayvanların köylere ve hatta şehirlere inmelerinin nedeni bu doğal süreçler üzerinde yaratılan tahribatların sonuçlarındandır.
Doğal toplum döneminin neolitik devrime kadarki bölümünde, insan grupları ve toplulukları ihtiyaçlarını temin etmek, yaşamlarını ve doğal gelişimlerini sürdürmek için sürekli mekan değiştirirler.
Çıkış yeri Afrika doğusundaki Büyük Rif Vadisi, güzergah ise genelde Kuzey ve özellikle Kuzeydoğudur. Yüzbinlerce yıl süren bu hareketlilik İ.Ö. yaklaşık 20 binlerde yavaşlar. Elverişli iklim-coğrafya koşulları yanında bitki ve hayvan varlıklarının çeşit ve miktar olarak zenginliği nedeniyle Ortadoğu coğrafyası ana yoğunlaşma merkezi haline gelir. İnsan gruplarından topluluklara ve topluma, sürekli göçerlikten de yarı göçerlik ve yerleşikliğe doğru büyük adımlar atılır. Ancak İ.Ö. 15-12 bin arasında yaşandığı hesaplanan Mezolitik dönemde yerleşik yaşam yaygın ve istikrarlı olmamıştır. Bu, ancak neolitik devrimde gerçekleşir. Neolitik devrimin en önemli sonucu olan tarım-hayvancılık kültürü sayesinde insan toplulukları belli coğrafik alanlarda köy ve koçerlik geleneklerini birlikte geliştirirler. Yerleşilen coğrafya-doğa parçasına emek verme, yaratma, güzelleştirme, ondan güç alma temelinde bağlılık gelişir. Coğrafya koşulları, yaşam tarzı ve yürütülen ekonomik faaliyetler, her bir topluluğun kendine has özelliklerinin ortaya çıkmasına da yol açar. Maddi-manevi kültür denen bu varlık biçimlerine bağlı olarak halklaşma ve yurtlaşma gelişir. Doğal toplum dönemi (Neolitik devrim; tarım-hayvancılık toplumu da dahil) boyunca yaşanan göçler ve yer değiştirmeler insan toplumunun doğal gelişme seyri dahilindedir. Yerleşim veya hayvanların otlatıldığı alanlar üzerinde yer yer çatışmalar olsa da planlı, sistematik zora dayalı göçler ve göçertmeler yaşanmaz. Yani bilinçli göçertme değil bilinçli göç vardır.
Devlet ve göç
Devletin ortaya çıkmasıyla göçlerin karakteri ve amacı değişir. Devletçi güçler toplumun yarattığı birikimler ile üzerinde yaşadığı coğrafyanın zenginliklerine daha rahat el koyabilmek için diğer yöntemler yanında göçü de en etkili yöntemlerden biri olarak kullanır. Bu anlamda bilinçli göçertme ve bilinçsiz göçme tarihi devletin kuruluşuyla başlar. Manevi-maddi kültür değerleri, coğrafyanın tarım ve hayvancılık bakımından elverişliliği, su kaynakları, ormanlar, maden yatakları, stratejik yollar, arazi yapısı, dinamik genç nüfusun varlığı, örgütlenme ve bilinç düzeyi gibi faktörler dikkate alınarak bir topluluk hedef seçilir. İlk devlet Sümer, bu konuda da kendinden sonrakilere model teşkil eder. Gılgameş anlatısında Hurriler ülkesine nasıl seferler yapıldığı; genç erkek ve kadınların nasıl esir alındıkları, o diyarlardaki ormanların nasıl talan edildikleri, bu kabilelerin üyesi olan Enkidu’nun nasıl devşirildiği ve diğer gençleri kandırarak şehre çekmekle görevlendirildiği gibi daha birçok ayrıntılar yazılıdır.
Devlet bir yönüyle köy ve kır toplumu ve aşiret yapılanmalarına karşıtlık temeli üzerine kurulur. Devletçi güçler, genel anlamda toplumu, özel olarak da toplulukları köyden kente, kentten metropole, kendi ülkesindeki bir bölgeden başka bir bölgeye, kendi ülkesinden başka ülkelere göçertme politikalarını zaman, mekan ve koşullara göre uyarlayarak günümüze kadar sürdürürler.
Köleci devletlerin, merkezi feodal imparatorlukların, askeri toplulukların ve hatta yerli egemenlerin işgal ve istila ettikleri bölgelerdeki halkları ve toplulukları yerlerinden etmeleri ve mallarına el koymaları. Bununla birlikte toplulukları aşiretler halinde sınır boylarına sürgün etmeleri, köle olarak kendi merkezlerine taşımaları tarih boyunca sık sık yaşandı. Yahudilere uygulanan Babil ve Mısır sürgünleri, 12-15 yüzyıllar arası dönemde Avrupa’daki birçok tarikat ve dini topluluğun Katolik kilisesi ve onun devleti tarafından sürgün edilmeleri, 13.yüzyıldaki Moğol saldırıları sonucunda Zerdeştilerin Hindistan’a kadar uzanan göçleri, Osmanlı-Safevi savaşlarında her iki tarafın da kalabalık Kürt aşiretlerini sınır bölgelerine sürmeleri ve sayamayacağımız kadar çok sürgün ve göçertmeler gerçekleşir.
Modernitenin egemenliği
Göçertme yaklaşımının devletçi uygarlık güçlerinin temel politikalarından biri haline gelmesi ise kapitalist modernite döneminde yaşanır. Kapitalistik öğeler devletle ilk resmi ortaklıkları olan İtalyan kent devletlerinden 16. yüzyıla kadarki aşamada katliam boyutlarında sayısız göçertme uygulamaları gerçekleştirirler. Amerika ve Afrika kıtalarındaki halkları sürgün ederek ve dağıtarak ülkelerini işgal ederler. Böylece hem bu ülkelerdeki zenginlikleri gasp ederek ticaret sermayesi oluştururlar ve hem de bu halklardan büyük grupları köleleştirerek bu sermayenin daha da büyümesinde kullanırlar. Kapitalistik unsurlar 16. yüzyılda Hollanda ve İngiltere de devleti ele geçirip kendilerini modernite olarak egemen kılmaya başladıklarında göçertme yaklaşımı da hem içte ve hem de dışta en etkin politika olarak yaygınlaştırılır.
Kapitalist modernitenin ünlü kapitalistik sermaye-endüstriyalizm ve ulus devlet üçlüsünün sonuç almasında göçertme yaklaşımının belirleyici bir rolü vardır. Göçertme yaklaşımı derin ve incelikli yöntemlerle planlı, sistematik ve sürekli olarak; bununla birlikte diğer politikalarla bütünlük içerisinde uygulamaya konulur. Ulus devlet sınırları çizilerek bu sınırlar içerisinde yaşayanlar homojen ulus yaratma adına geniş çaplı sürgünlere tabii tutulur; köyler boşaltılarak şehirlere yığdırılır. Bu şekilde hammadde kaynaklarına ve arazilere rahatlıkla el konulur, sürgün edilenlerin maddi değerleri ve toprakları gasp edilerek sermaye büyütülür, işsizleşen-yoksullaşan insanlar işçi adındaki ücretli kölelik sistemiyle en ağır ve güvencesiz koşullarda sanayi çarklarını çevirirler, başka ülkelerden getirilen halklar asimilasyonla sisteme entegre edilir. 16-18. yüzyıl arasındaki “Sanayi devrimi” denilen kapitalistik patlama ve bundan türeyen ünlü İngiliz kumaş ve makina tekelciliği bu göçertme politikaları sonucunda ortaya çıkar.
İnsan toplumunun göç hareketlerinde iki yaklaşım vardır. Bir birey, aile, aşiret veya kan bağına dayanmayan bir grup eğer gerçekten kendi iradesiyle ve gönüllülük temelinde göç kararı vermişse bu isteğe bağlı göçtür. Doğal toplum dönemi boyunca ve daha sonraki süreçte de sıkça yaşanan bu göç biçimi doğal gelişme seyrine olumsuz etkide bulunmaz.
Göç eden birey veya grup gerçekte kendi iradesi ve isteği dışında; doğrudan veya dolaylı; açık veya örtülü bir dış zorlamayla göç ederse bu zorla göçertme hareketidir. Göç eden-ettirilen birey, grup, topluluk veya halkın varlık olma halini tehlikeye atan, manevi-maddi kültürünü, üzerinde toplumsallığını kurduğu yurdunu gasp etmeyi, göçe tabii tutulanların köleleştirilmesini amaçlayan bu göç-göçertme yaklaşımı devletin kuruluşuyla başlamış ve kapitalist modernite döneminde en üst sınıra dayanmıştır.
Kürdistan’da göç yolları...
19.yüzyıla kadarki dönem: Sümer dönemi: Sümer devletini kuran güçlerin bir kolunun Kürdistan’dan gittikleri kabul edilen bir görüştür. Sümerler kuzeylerinde bulunan ormanlar, dağlar ve madenler ülkesi yani Kürdistan’a sürekli seferler yapmışlar. Bu seferlerde söz konusu zenginlikleri gasp etmekle birlikte güçlü erkekler ve güzel kadınları esir alarak bunları Uruk’a götürmüşlerdir. Gılgameş destanı bu işgal ve göçertme olaylarını ayrıntılı biçimde anlatır.
Kassitler: Yoksul kır emekçileri olup Zagros dağlarından koparak Babil kentlerine yerleşen ve orada kendilerini siyasal olarak örgütleyen Kassitler İ.Ö. 1800 yıllarında Babil Hanedanlığını ele geçirirler.
Arap-İslam işgalleri: Moğol istilaları: 13-14.yüzyıllarda Kürdistan’ı istila eden Moğollar kendilerine boyun eğmeyen Kürt bölgelerini yağmalayarak canlı bırakmayacak şekilde yakıp yıkarlar. Örneğin direnen kentlerden biri olan Musul ele geçirildikten sonra haritadan silinir. Bu durumda Kürtler dağlara çekilerek varlıklarını korurlar.
Osmanlı-Safevi savaşları: 16.yüzyıldaki Safevi-Osmanlı devletleri arasındaki savaşın merkezi Kürdistan’dır. Safeviler Osmanlı Alevi-Kızılbaş Kürt aşiretlerini yanlarına çekerken Osmanlılar da Sünni Kürtlerle ittifak kurarlar. Aynı zamanda Osmanlılar Safevi egemenlik alanlarındaki Sünni Kürtleri, Safeviler de Osmanlı sınırları içindeki Alevi-Kızılbaş Kürtleri örgütlerler. Safevilerin yenilgisiyle sonuçlanan savaş esnasında ve sonrasında kaybeden Kürtler olur. 1639-Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla Kürdistan resmen ikiye bölünür. Osmanlılar kendi sınırları içindeki Alevi-Kızılbaş Kürtlerin birçoğunu Anadolu içlerine ve batı sınırlarına, bir kısmını da Sünni Kürtlerin bölgelerine sürgün ederler. Safeviler de aynı uygulamayı Sünni Kürtlere uygulayarak büyük bir kısmını kuzey sınırlarına sürgün ederler. Her iki taraf da sürgün ettikleri Kürtlerin maddi varlıkları ve topraklarına el koyarak bunların bir kısmını devlet mülkü yaparlar bir kısmını da dönmelere, Türk eşrafa ve kendi yandaşı Kürtlere tımar olarak dağıtırlar.
19. ve 20. Yüzyıllar:
Kürdistan halkına karşı göçertme politikalarının soykırım düzeyinde hayata geçirilmesi esasta 19. yüzyılda başlar. Avrupa merkezli kapitalist modernite güçleri ile Ortadoğu’da egemen olan Osmanlı-İran imparatorlukları arasındaki mücadelede en fazla zarar gören Kürtler ve Kürdistan olur.
Osmanlı devletinin 19. yüzyılda başlattığı “Batılılaşma” hamlesi, ordu, maliye ve idari alanlarda reform yaklaşımı diğer uygulamalarla birlikte Kürtlere karşı kapsamlı göçertme politikalarının hayata geçirilmesine yol açar.
1808.’de tahta çıkan II. Mahmut 1831 yılında tımar sistemini sona erdirir. Daha sonra gelen Abdülmecit vakıfların topraklarının çok az kısmı dışında Osmanlı sınırları içindeki tüm toprakları devlet mülküne geçirir. 1858 yılında Abdülmecit tarafından çıkarılan arazi kanunnamesiyle (toprak kanunu)topraklar tapulanır. Ancak köylerin ortak topraklarına tapu verilmez. Kürdistan’daki mirler, şeyhler ve aşiret reisleri devletle yaptıkları işbirliği sonucunda ucuz fiyata büyük toprakları ele geçirerek toprak ağaları haline gelirler. Ayrıca yüksek düzeyli memurlar da çok geniş arazileri kendi üzerlerine tapularlar. Bu şekilde bir yandan yoksul köylüler topraksızlaştırılıp köylerinden terke zorlanırlar. Diğer yandan koçer aşiretler toprağa yerleşmeye çekilerek çözülmek istenir. Bununla birlikte 15-30 yaş arası erkeklerin mecbur edildiği 12 ve daha sonra 15 yıla çıkarılan askerlik nedeniyle Kürtlere ne köyde ne de şehirde yaşam imkanı kalır. Bu nedenle güçlü aşiretler dağlarda yaşam mücadelesi verirken, devlete karşı bir direniş biçimi olan eşkıyalık yaygınlaşır.
19. Yüzyılda Kürtleri göçertme politikaları en yoğun biçimde Abdülhamit zamanında gerçekleştirilmiştir. Kırsal alandaki Kürt aşiret yapısı Hamidiye alayları biçiminde merkezi idare ve disipline bağlanırken şehirlerde ise daha çok Nakşibendilik tarikatı kullanılır. Bu sistemi kabul etmeyen Kürtler Arabistan’dan Balkanlara kadarki geniş coğrafyada Kürdistan’la hiç ilişki kuramayacakları mekanlar ve halklar içine sürgün edilirler. 19.yüzyıl boyunca gerçekleştirilen köylü isyanları ve Mirlerin başını çektiği isyanların yenilgilerle sonuçlanması göçertme ve sürgünlerin süreklileşmesine yol açar.
Birinci emperyalist paylaşım savaşından sonra Ortadoğu’da kapitalist modernitenin kendini ulus devletler biçiminde örgütlemesi, Kürtler başta olmak üzere birçok halkın tasfiyesi üzerinde gerçekleştirilir.
Ortadoğu’da ulus-devlet inşaları
20-21 Yüzyıl ve T.C. ulus devleti: Devlet zoruyla bir Türk ulusu yaratma anlayışına dayalı T.C. sınırları içindeki herkesi bu anlayış gereği Türkleştirmek ister. Türkleştirme amacına ulaşmak için de en fazla göçertme politikalarını esas alır. Devlete egemen çizgi olan İttihat-Terakki oluşumuna dayalı Beyaz Türkçülük daha T.C. kurulmadan önce halkları tasfiye etme planları dahilinde çok kapsamlı göçertme politikalarını hayata geçirir. 1. Emperyalist paylaşım savaşının ağır koşulları, kıtlık ve tehcir politikaları sonucunda Ermeni, Asuri, Rum, Çerkez halkları topraklarından sürülür, maddi değerlerine el konulur ve tasfiye edilirken Kürtler de bu tasfiyeden paylarını alırlar. C. Ali Bedirxan, Mondros Mütarekesinin ardından yaptığı bir inceleme sonucunda 650 bin Kürdün, Anadolu’nun batısına dağıtıldığını; Dîlok-Adana arasındaki mıntıkada bunlardan yollarda ölmüş halde olan büyük gruplara rastladığını belirtir.
O dönemde savaş bakanı olan Talat Paşa’nın Kara Kaplı Defterinde 1915-1916 yılları arasında 800 bin Kürdün göç ettirildiği ve bunlardan hayatta kalan yaklaşık 250 bininin ise İzmit’ten Halep’e uzanan hattın arasına yerleştirildiği yazılıdır. M. Emin Zeki ise; “1919 yılında, Osmanlıların 2. ordusunda erzak ve yiyecek sıkıntısı da baş gösterince, Diyarbekir ve yöresindeki Kürtlerden asker ve sivil olanlar yurtlarını bırakarak Musul’a gitmeye zorlandılar. Bir bölümü de Adana ve Halep’e sürgün edildi. Birçoğu yollarda açlıktan ve hastalıktan öldü” diyordu.
Lozan anlaşmasına kadar Ermeniler, Rumlar, Çerkezler, Lazlar ve Asuriler tasfiye edilip etkisiz-marjinal azınlıklar haline getirilirler. 1923 yılından sonra da bu halklara yönelik baskı politikaları devem eder. Örneğin; Müslüman olmayanların Türkiye’de serbest dolaşım 1923 yılında yasaklanır. Trakya bölgesinde Yahudiler 48 saatte göçe zorlanırlar. 1924 ve 1928 yıllarında Rumlar ve Yahudiler avukatlık, doktorluk gibi birçok meslekten men edilirler. 1942 yılında Müslüman olmayanlar için Varlık Vergisi getirilir. Bu yasaklarla bağlantılı olarak Müslüman ve hatta Sünni Türk olmayanlara yönelik 6-7 Eylül olayları gibi daha birçok yağmalama ve talan olayları gerçekleştirilmiştir.
1925 yılından itibaren esas hedef Kürtlerdir. Kürt nüfusu ve coğrafyasının tasfiye edilmesi gereken hedef olarak seçilmesinin çok önemli nedenleri vardır. Kürt coğrafyası Türkiye genelindeki en zengin petrol yatakları ve maden kaynaklarına sahiptir. Ortadoğu’nun hayat kaynağı Dicle ve Fırat nehirlerinin kaynakları ve önemli bir bölümü bu coğrafyadadır. Ayrıca üç kıta arasındaki stratejik köprü özelliğine sahiptir.
Kürtler neolitiği yaratan bir toplum olarak çok köklü tarihsel temelleri olan zengin bir manevi kültüre sahiptirler. Tüm baskılara rağmen dillerini, kültürlerini koruyabilmiş olmaları, yurtlarından sökülememeleri bu gerçeği ifade eder. Direnişçi ve dinamik bir halk olan Kürtler aynı zamanda kalabalık ve aynı bölgede yoğunlaşmış bir nüfusa da sahiptirler.
Kürtlerin kendi bölgelerinde Avrupalı işgalci güçlere karşı direnişleri Mustafa Kemal’in bağımsızlıkçı bir çizgiye ve ulusal kurtuluş savaşını örgütlemeye karar kılmasında belirleyici öneme sahiptir. Nitekim ilk kongrelerin Sêwaz ve Erzirom’da yapılması buna delalet eder. Cumhuriyetin kurulmasında bu kadar belirleyici olan Kürtlerin tasfiye edilmemeleri halinde Beyaz Türkçülüğün egemen olamayacağı düşünülmüştür.
Her ne kadar Kürtler ve Kürdistan coğrafyası resmi olarak dört parçaya ayrılmış olsa da en büyük parçayı ve nüfusu teşkil eden Türkiye’deki Kürtler her zaman varlıklarını koruma mücadelesi verebilecek ve diğer parçaları da etkileyebileceklerdir.
1923 yılından itibaren M. Kemal’i ve çevresini de etkisizleştirerek iktidar olan Türk iktidar eliti bu gerekçelere dayanarak Kürtleri tasfiye etmeyi varlıkları ve bu varlıklarının hem gerekçesi ve hem de amacı haline getirmiştir. Bu amaca ulaşmak için de Kürtlere ve Kürt coğrafyasına karşı inkar-imha-asimilasyon-talan ve köleleştirme politikaları, devletin temel yaklaşımı olarak benimsenmiştir. Bu yaklaşımın hayata geçirilmesinde ise göçertme politikası mihenk taşı rolü oynar. Göçertme politikasının bir diğer özelliği de ekonomik soykırımın başarı kazanmasında belirleyici bir strateji olmasıdır.
YARIN:
* ‘Şark Islahat Planı’, ‘Mecburi İskan Kanunu’ ve ‘Tunceli Kanunu’ sonucu yaşanan göçler...
HESEN GERDÛN