Zaten bu nedenle hem Kürtler içinde hem de dışında bu soruna yanılgılı yaklaşan birçok çevre bulunmaktadır. Türkiye’de bizzat Kürtlerin varlığı yok sayılmaktadır. Kürtlerin kimlik olarak var olmasını sağlayacak hiçbir hak kabul edilmemektedir. Zamana yayılmış soykırımda ısrar edilmektedir. Bu açıdan Irak’ın Saddam dönemindeki Kürt sorunundan farklı bir durum vardır. Saddam, Kürtlerin varlığını tanımış, ancak Kürtlerin kendi kendilerini yönetme hakkını kabul etmemiştir. Hatta bir özerklik anlaşması yapılmış, ancak Kerkük konusunda ve Özerkliğin içeriğinde anlaşmazlık çıkmıştır. Bırakalım diğer haklarını, Türk devleti Kürtlerin varlığını tanımaya yanaşmadığı için çatışma ve savaş derinleşmektedir.

Türk devleti çözümsüzlükte ısrar ettiği müddetçe iki yol dışında başka bir yol olmayacaktır. Ya Kürtler teslim olacak, böylece sükunet sağlanacaktır, ya da Türk devleti kendi haklarını talep edecek Kürtlerin üzerine her türlü şiddet araçları ve baskıyla gidecek, özgürlük özlemlerini bastıracaktır. Türk devleti tek millet, tek vatan, tek devlet, tek bayrak zihniyetini bırakmadığı müddetçe başka bir yol ve yöntemin devreye gireceğini sanmak saf dillik ve kendini kandırmak olur. Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi AKP’nin devlet içinde bazı güçlerle yaşadığı çatışma sürecinde bunu denemiş, ama sonuç alınamamıştır. AKP iktidarı bu adımı oyalama, zaman kazanma ve kendi iktidarını pekiştirmek için kullanmıştır. 

30 Ekim 2014 tarihli MGK toplantısında Kürtlerin Türkiye içinde ve dışında güçlendiği görülerek Kürt Özgürlük Hareketini ezme kararı alınmıştır. Bu karar gereği Dolmabahçe Mutabakatı reddedilmiş, Kürt Halk Önderi üzerinde ağır tecrit uygulanmış, 7 Haziran seçim sonuçları yok sayılmış, 24 Temmuz 2015 topyekun saldırısı başlatılmıştır. Kürt şehirlerinin üzerine tank ve topla bu nedenle gidilmiş; çoğu sivil yüzlerce insan katledilmiştir. Bu politika bugün de sürdürülmektedir. 

AKP iktidarının politikası ve uygulamaları buyken, her gün yapılan konuşmalar belliyken, Cerablus işgali ve kuzey Suriye’ye saldırı Kürt karşıtlığı temelinde yapılıyorken AKP iktidarına siyasal çözüm çağrısı yapmak rasyonel davranmasını istemek yürüttüğü savaş ve baskılardan vazgeçmesini beklemek halkı, demokrasi güçlerini, en başta da kendini kandırmak olur. 

Her gün hükümet yetkilileri ve bu hükümetin faşist şefi “ya teslim olacaklar ya da ezilecekler” demiyor mu? O zaman bu hükümetten bir şey beklemek, kendini çaresiz bırakmak ve zavallı duruma düşürmektir. Özcesi mücadele iradesi ortaya koymamaktır. 

Her gün onlarca insan tutuklanmıyor mu? Şu anda binlerce Kürt sadece Kürt halkının haklarını talep ettiği, bu konuda demokratik haklarını kullandığı halde zindanlarda değil midir? Dünyada bu düzeyde siyasi tutuklamanın olduğu başka bir ülke var mıdır? Dünyada en fazla siyasi tutuklunun bulunduğu bir rejime dört dörtlük faşizm denmez de ne denir? Türkiye 1950 yılından bu yana kurumsal faşizmin ve Kürt soykırımının üstünü örtmek için bazı biçimsel demokratik kurumların varlığını kabul etmiştir. Bunlar demokrasi düşmanlığını sürdürmenin yeni yol ve yöntemleri olmaktadır. 

Şimdi benimsediği biçimsel kurumlarla seçilmiş belediye başkanlarını ve milletvekillerini de yok saymakta, etkisizleştirmekte ve ortadan kaldırmaktadır. Bu kadar tutuklunun olduğu ve tüm seçilmişlerin etkisizleştirildiği bir yerde mücadeleyi yükseltmekten başka bir şey düşünmek, bu faşist saldırıların rahat sürdürülmesine geçit vermek olur. Türk devleti ve AKP iktidarı ya bizim demokrasicilik oyununu, kurumsal faşist yönetimimizi ve bu temelde yürüttüğümüz soykırımcı sistemi kabul edeceksiniz; bu soykırımcı sistemin aleti olacaksınız, ya da size belediye başkanlığı ve milletvekilliği yaptırmam diyor. AKP iktidarının dayatmaları bu kadar açıktır. Bu açıdan AKP iktidarından bir şey beklemek, sanki demokratik siyasal süreçler olurmuş, Kürt sorununda adımlar atılırmış gibi yaklaşımlar içinde olmak sadece ve sadece demokrasi mücadelesini zayıflatır; bu da bu faşist iktidarın işine gelir.

Şu anda düşünülmesi ve pratikleştirilmesi gereken şey, demokrasi güçleriyle ortaklaşma geliştirmek ve birleşik mücadele vermektir. Bunun dışındaki her yoğunlaşma ve yaklaşım yanlıştır; demokratik görevleri yerine getirmemektir. Demokrasi mücadelesinden kaçmak, bu sisteme boyun eğmektir. Kuşkusuz baskılar ağırdır, demokrasi güçlerinin üzerine şiddetle gidilmektedir; ancak zorlukları göze alarak direnmekten başka bir çare de yoktur. 

Türk devleti zihniyeti, AKP’nin karakteri ve politikaları dikkate alındığında Kürt sorununu demokrasi güçleriyle birlikte yürütülen mücadeleyle çözümü dışında çözüme kavuşturmak mümkün değildir. Ancak güçlü ve sürekli bir demokrasi mücadelesi bu faşist zihniyet ve iktidarı aşarak demokratik bir yönetim gerçeğini ortaya çıkarabilir. Demokratik bir yönetimin gerçeği ortaya çıkarılırsa bu sorun çözülür. Bunun dışında Kürt sorununun çözüleceğini beklemek ve sanmak, sadece kendini kandırmaktır. 

Türkiye’de devlet zihniyeti nedeniyle Kürt sorununun karakteri çok farklı bir hal almıştır. Bu gerçek anlaşılmadan ne doğru mücadele verilebilir, ne de Kürt sorununun çözümü gerçekleştirilebilir.


Hüseyin Ali