Sur’da yaşayan bir çocuk olsaydınız veya Cizre’de, Nusaybin’de, Silopi’de, Gever’de, özel harekat polisleri veya jandarmaları sizin okuduğunuz okullara yerleşmiş, buraları üs olarak kullanıp sonra da gelip mahallenizi yıksa, abi ve/veya ablanızı ya da komşularınızı öldürse bir daha o okula hiç gider miydiniz? Peki ya çocuklarınızı bu okullara gönderen bir anne veya baba olsaydınız? Muhtemelen her iki durumda da ya hiç gitmezdiniz ya da ancak devlet baskısı ve tehdidi ile ve kendi rızanız olmadan gitmek zorunda kaldığınız için giderdiniz. Diğer bir deyişle sizin için bu okulların, öğrettiklerinin, temsil ettiklerinin hiçbir meşruiyeti olmazdı.

Temmuz’dan beridir devletin ve hükümetin en vahşi yüzünü gören kentlerimizdeki çoğu çocuğun ve ailenin, tabi sağ kalanlarının, ruh hali böyle. Elbette tek dert edindikleri mesele bu değil, hatta belki en az bunu dert ediniyorlar şimdilik. Zira henüz katledilmiş insanların, işkence edilmiş bedenlerin, yakılıp yıkılmış ocakların yası devam ediyor. Sömürge askeri ve polisinin fiziksel varlığı olduğu gibi duruyor, sokaklarında kasıla kasıla, ellerinde ağır silahlar, ve belki de korku içinde, yürüyorlar.

Peki, devlet ve okulları meşruiyetini sadece yakılıp yıkılan bu kentlerde ve bu kentlerin sakinleri nezdinde mi tamamen yitirdi? Gazetemizdeki bir yazısında Harun Ercan, devletin aslında Kürtlerin tamamlamak üzere oldukları uluslaşma sürecine saldırdığını ve bu süreci baltalamaya çalıştığını yazmıştı. Bu şu demek oluyor: yani aslında ulusal bilinci gelişmiş bir Kürtseniz, nerede yaşıyorsanız yaşayın bizzat sizin mahallenizdeki okulun asker ve polis tarafından üs olarak kullanılmış olması, ya da bizzat sizin mahallenizde devlet vahşeti yaşanmış olması gerekmiyor; bunun yaşandığı yerler ve buna maruz kalmış insanlarınızla aynı duygudaşlığı yaşarsınız. İstanbul’dan tutun Mersin’e, Van’dan tutun Kars’a veya Muş’a, Urfa, Maraş, Ankara, Sivas veya Erzurum’a kadar nerede yaşıyorsa yaşasın ulusal bilince sahip tüm Kürtler 7’den 70’e benzer bir ruh haline sahip. Nereden biliyorsun diye soran varsa, bizzat kendisi de gidip insanlarla konuşabilir, birinci elden tecrübe edebilir. İnsanların tek kızdıkları devlet ve hükümet olmayabilir belki, bu süreçte yeterince yanında görmediği kişi ve kurumlarına da sitem edebilir, hatta sert eleştirebilir de. Ama herkes, esas kızılan ve nefret edilenin devlet olduğunu söyleyecektir.

Ortada bu denli büyük bir meşruiyet sorunu varken insanlar ne yapacak? İş büyük oranda halkın kurumlarına ve bu kurumlarda çalışan insanlara kalıyor. Her alanda insanlara alternatif sunulabilmeli, bu alternatiflerden halkın doğru biçimde haberdar olması ve bizzat katılımı sağlanabilmeli.

İçinde bulunduğumuz siyasi süreç göz önünde bulundurulduğunda, geçen sene adımı atılan Dibistanên Azad projesinin ne kadar doğru bir hamle olduğu çok daha iyi anlaşılıyor. Devlet meşruiyetini ve kontrolünü en ücra köyde bile hissettiren okulların bu kadar anlamsızlaştığı bir dönemde, Kürt halkının özgür okullara yönelmesi kaçınılmazdır. Ancak, dünyanın hiçbir yerinde olmadığı gibi Kürdistan’da da bu yönelme kendiliğinden olmaz, ancak nitelikli bir halkla buluşma hamlesi ile gerçekleşebilir. Halkla buluşma, ailelerin sadece çocuklarını özgür okullara göndermesiyle sınırlı değildir; zira göndermek istese bile okulların kapasitesi buna yetmeyebilir. Tersine, her alanın özgür okullaştırılması düşünülebilir. Bunun ne demek olduğu, nasıl örgütlenebileceği de yine halkın kendisinin bir araya gelmesi ve beraber hareket etmesine bağlıdır. Belki bu türden bir hamle, eğitimi sadece çocuklara yönelik bir çalışma olmaktan da çıkarır ve eğitimin herkes için ve esas olarak toplumsal özgürleşmeyi sağlamak için olduğu daha iyi anlaşılabilir.

Eğitim alanı için bu söylediklerimiz diğer tüm toplumsal alanlar için de geçerli. Halkın her alanda sağlam alternatiflere ihtiyacı var. Bu alternatifler halkla beraber yaratılmazsa, geçmişte de olduğu gibi devlet içine düştüğü meşruiyet krizini öyle veya böyle aşar, sömürüsünü devam ettirir. O halde herkese büyük iş düşüyor.