Güney Kürdistan’da dün referandum vardı ve sanırım gazetenin büyük bir kısmı bu konuya odaklanacaktır. Bu nedenle biraz farklı bir yerden ama sonuçta bağlantılı bir yazı yazmak istedim.
25 Eylül Neşet Ertaş, büyük Alevi ozanının 5. ölüm yıl dönümü. Büyük kavramını çok insan için kullanmam ama Neşet Ertaş bunu fazlasıyla hakkeden bir ozan. Boyun bükmedi, inancının dili olmayı kendisine bir amaç edindi. Bozkırdaki Alevilerin ağzı, dili oldu. Haykırdı, itiraz etti, ölüme isyan etti, sevgi ve aşkı savundu. Yani tam inancının talep ettiği gibi davrandı. Oysa cenazesinin Alevi gibi gömülmesi sağlanamadı. Kendisini savunamayacak durumdaydı ve inancına aykırı olarak gömülmesine müdahale edemedi. Bu Neşet Ertaş’a ve inancına yapılan büyük bir hakaret, Aleviler içinse büyük bir utançtır.
Türkiye’de toplumda prestiji ya da karşılığı yüksek olan Alevilerin camilerde gömülmesi bir tür stratejidir. Çünkü Alevilerin toplum nezdinde prestijini yükseltecek bu kişileri hem layık görmezler hem de izin vermezler. Bu tür durumlarda en yüksek yerden Cumhurbaşkanı veya Başbakanlıktan doğru yapılan ve aileler üzerinde kurulan baskılarla, cenazeleri adeta gasp edilerek camilere taşınıyor. Bundan sonra da devlet erkanı olarak orada boy göstererek hem kendilerine hem de Türk ve Sünni İslam’a sermaye yapacak bir metaya dönüştürüp, tüketiyorlar.
Benzer bir diğer cenaze gaspı ise hatırlanırsa Özgecan Aslan için de yapıldı. Ülkücü, dinci mafyatik bir minibüs şoförü tarafından cinsel saldırıya uğrayan Dersimli Alevi bir ailenin çocuğu, arkasında oluşan isyan, basit bir el çabukluğu ile derhal tersine çevrildi. Yani mağdur ve masum bir Kürt-Alevi beden, tecavüzcü konumundaki Türkçü-milliyetçi, dinci bir karşılaşmanın toplumda görünür hale gelmesine müdahale edildi. Çünkü Cemevinde inançsal ritüellerin yapılması masumiyetin ve mağduriyetin Cemevi ile birlikte görünür olması, saldırganın Türkçü-milliyetçi ve Sünni kimliği ile görünür olacaktı. Toplumun tüm dikkatlerinin yoğunlaştığı cenazenin bu şekilde görünürlüğü, psikolojik olarak zayıf bir dönemde olan ailenin, bizzat Cumhurbaşkanı ve Başbakanlıktan duygusal baskılarla camiye yönlendirilerek önlenmiş oldu.
Devletin Alevi cenazelerine müdahalesinin bana göre en son halkası ise Xatun (Hatun) Tuğluk’un cenazesidir. Bu cenazeye yapılanlar, Türk devletinin Alevilere yönelik en gerçekçi tutumudur aslına bakarsanız. Öncekilerde pozitif olan imaj, Türkçü-Sünni İslam’a mal ederek, kendisini de onun içinde tanımlayarak rant elde edilirken, Xatun Tuğluk’un cenazesinde tam tersini yapılarak bu rant sağlandı. Bununla hem Türk ve İslam sentezi aralığında kaybolmayı seçmeyenlere yönelik devletin tutumu hatırlatıldı, hem de Alevileri tehdit ve kategorize ettiler.
Dolayısıyla kriminalize edemedikleri Neşet Ertaş ve Özgecan Aslan’ı camiye taşıyıp son anda Sünnilerin hanesine kaydederken, kendilerince “kötü” olarak tanımladıkları Xatun Tuğluk’un cenazesini “istenmeyen cenaze” olarak ırkçı ideolojiye bir nefret nesnesi olarak teslim ettiler. Elbette esas konu, onlara teslim ve asimile olmayan Aysel Tuğluk’un dahil olduğu politik duruştur. Dolayısıyla da sahnelenen tezgâh, kimlik talebinde bulunanları, bu topraklardan çıkarma ile tehdit etmenin kaba bir biçimi aslında. Aysel Tuğluk’un şahsında asimile ve teslim olmayan Kürt ve Alevilerin bu politik duruşa yaklaşmaması için yapılan bir tehdit biçimi diğer yönüyle.
Tüm bunlara rağmen Xatun Tuğluk’un cenazesinin topraktan çıkarılması, Kürtler, Aleviler, Ermeniler ve diğer halklar için de bir milattır artık. Bu cenazeden öncesi ve sonrası vardır. O, Kürdistan halklarının topraklarına daha sıkı sahip çıkmasının önemini anlatan en çarpıcı sembolüdür artık. Dolayısıyla artık kıytırık iyileştirmelerin peşinde olmaktan öte, Kürdistan’ın dört bir yanında, diğer halklarla bir arada yaşatacak gerçek bir demokrasi projesinin mimarisidir aslolan. Suriye Kürdistanı’nın başarısı, Güney Kürdistan halkının referandum cevabı ve bu iki cepheyi besleyen ana damar Kuzey Kürdistan. Kürdistan Ortadoğu’nun kalbidir ve ayağa kalkacaktır. Kürtler vardır…