Hakikatin karşısında sözün hükmü her geçen gün azalıyor. İşi gücü sözle meram anlatmak olan benim gibiler için günler daha bir ağırlaştı, tekrar tekrar hep aynı derdi dillendirme, dillendirdikçe de dermansız dertlenme hali hasıl oldu.
Bir yanda viran olmuş canım Cizre’den gelen Fatih Pınar imzalı fotoğraflar, bir yandan Silopi’de nasırlı elleriyle yüzünü örtüp ağlayan amcanın yanında sırıtan bir başbakan… Dresden’deki, Bosna’daki olaylar ve yıkımlarla memleketin durumunu karşılaştırmalı anlatan yazılar, Kürdistan’ı dümdüz edip TOKİ’nin fallik binalarını dikmek için şimdiden el ovuşturanlar… Hafızamı fazla zorlamadan biraz geriye gidince, Soma’da ölen madenci yakınlarına tekme koyan o herifi, market içinde adam yumruklayan cumhurbaşkanını, madenciliğin ne kadar zor bir iş olduğunu biliyorlardı, çalışmasalardı diyen madenci patronu, 23 Nisan töreninde boynundan tutup kaldırılan minicik çocuğu, yıkılmış evinin ortasında dizlerini yeni dövmüş, durmuş öyle kalmış o güzel kadını, benim evim oğlumun yanı, Şişli Mezarlığı diyen, 24 Nisan’da askerde öldürülen Sevag Balıkçı’nın annesinin o perde perde bakışlarını, arkasında kahırdan küçücük kalmış babasının çaresiz halini, bakır tellere ismimizi yazıp boynumuza takıyoruz, yakılırsak kim olduğumuz anlaşılsın diyen Kürt çocuklarını, cesedi kıyıya vuran Aylan Kurdi’nin ölümüne yol açan davada sanıkların, temyiz yolu açık olarak yargılanmalarında sadece ve sadece 4,5 yıl cezayla savuşturulmalarını ve Aylan’ın o kıyıdaki fotoğrafını döne döne görüyorum… Evet hatırlamak değil bu, görmek… Sürekli önüme düşen bu görüntüler, gözümü kapattığımda da gitmiyor, birbiri ardına eklenerek bitmez bir çaresizlik hissi yaratmaya devam ediyor. Günler sündükçe sünüyor, yaptığınız her işte anlam kaybı arttıkça artıyor.
Yaşı daha genç olanların ruh hali nasıldır acaba diye şöyle çevreme bakıyorum. Onlar da belirsiz bir geleceğe doğru mızırdanarak yürüyor. Arkadan inatla ve hırsla iten ebeveynleri ya da yeterli paraları olmayanlar ise ya çalışmaktan sefil olmuş durumda ya da umutsuzluktan. Biraz da eğlenelim diyenler yaşıtlarının şakadan anladıkları ise hepten çığırından çıkmış durumda. Kadıköy-Kartal metrosuna tekbir getirerek dolu çantayı atıp, metronun hareket etmesini, içerdekilerin fenalık geçirip, panikten altına yapmasını bekleyip gülüşmüşler… Korkuyla yaşayan, korkuyla yarını bekleyenlerin memleketinde gençlerden başka nasıl bir eğlence beklenirdi ki zaten. Nerdeyse haftanın üç günü emniyet toplu taşıma araçlarına binmeyin uyarısı yapıyor, bomba ihbarlarıyla yollar kapanıyor. Anneler çocuklarını sokağa helalleşerek salıyor. Alın size “Yeni Türkiye!”
Haftalardır masamın üzerinde bir zarf duruyor. Buca Cezaevi’nden geleli çok oldu. Müebbet hapis bir gerilladan… “Direnmekten, hayatı inşa etmekten, iyi insanlardan başka umudumuz yok” diye bitiyor mektubu. O oradan bana moral vermeye çalışırken, benim bu yazı aracılığıyla iç sıkmak, malumun ilanının altını kalın kalın çizmek, of’layıp, puf’lamak, söylenip sayıklamak ne haddime?
Belki Kürt olsam, ya da Alevi, ya da Ermeni ya da bu ülkede yaşayan herhangi bir azınlık… Belki o zaman benim gibilerin yanına sığınır, onlarla yan yana durarak kendimi daha güçlü, daha az yalnız hissedebilirdim. Demek istediklerimi anlatmak için söze ihtiyacım olmazdı o zaman. Birbirimizi yaralarımızdan tanır, yanaşırdık yavaşça… Ama maalesef Türk’üm, müslümanım, Sünni’yim, kadınım ve bütün bu kimlik bilgilerim beni bu çoğunluğun içinde yapayalnız bırakıyor. Solun mitoz bölünmüş ve etrafa saçılmış, saçıldıkça daha da saçmalaşmış bireyleri arasında da yerim yok, barış için bir şeyler yapmak üzere naïf çözümler önerenlerin yanında da gözüm hep kapıda.
Yan yana durduğum üç-beş kişiyle de siyasi herhangi bir şey konuşmamaya özen göstererek ilişkimi sürdürmeye çalışıyorum. Ait olduğum ne bir çatı altı, ne de başımı yaslayacağım bir omuz var. Sadece durup fotoğraflara bakıyorum, her gün, her gün, her gün çoğalıyor o fotoğraflar. Fotoğraflar çoğaldıkça insanlar ölüyor, eksiliyor, çürüyor, yanıyor, sakat kalıyor, ölümü bekliyor. Biliyorum, görüyorum, duyuyorum ve buna rağmen bakkala iki ekmek bir şişe süt siparişi veriyorum. Dışarı çıkıp yürüyorum, bir sarıldığım ağacım vardı tam şurda, onu kestiler diyorum. Şurası çocuk parkıydı kaldırdılar, şurada tarihi bir eser vardı, camlarını pimapen yapmışlar, yanındakini de yıkmışlar. Haa ta ordaki inşaattan da geçen gün gencecik bir oğlanın kafasına tuğla düşmüştü, öldü mü acaba? Geziciler darbe yaptı, ama onlar da polise mukavemet etti diyen Zaman gazetesinin kapıları kırılıyor, gece yarısı canlı yayında operasyon izliyoruz… Başörtülü bacılarımız, polise bana dokunamazsın diye bağırıyor!! Daha düne kadar birbirlerinin koynundan çıkmayan AKP- Cemaat ilişkisinin hazin sonu da… Yürüyorum, yürüyorum, her yer yalan, her yer bok kokuyor, egzoz kokuyor, çamur kokuyor, kan kokuyor.
Devletin “şefkatli” eli bugün kimin yakasına yapışıp hapse tıkacak, kimi öldürecek, kimi süründürecek diye bekleyen seyirciler olduk. Üstelik bizim seyirciliğimiz de kısa sürebilir, her an o mağdurlardan biri olabiliriz. Yeni Türkiye’nin ben ve benim gibilerin içine düşürdüğü kurtlar uluyup duruyor, ben de bu ruh halinden nasibimi alıyorum. Direnen bütün onurlu ve acılı insanlardan özür dilerim.