Zindanlar önder devrimci kadrolarla dolu. Halklarımızın özgürlüğü için yıllarını zindanlarda geçiren bu yoldaşlarımız devrim ve özgürlük mücadelesinden kopmuş değiller. Tersine mücadeleyi orada da en zor şartlarda sürdürüyorlar. Bugünkü köşemi yirmi yıldır zindanda olan bir yoldaşıma bırakıyorum:

“1848-49 devrimlerinin ezilmesinden sonra Avrupa’da bizim atalarımız komünistlere neler çektirmişler. Ölen ölmüş, hapiste olanlar dışında hepsi sağda solda sürgün ve takip altında mülteci… Yirminci yüzyılda sosyalizmin yenilgisiyle dünyanın her tarafında bizim kuşakların durumu aynı. Bu yenilgi koşulları o zaman çok uzun sürmüş. Paris komünü yenilgisi de üstüne binince ta 1917’ye kadar “Devrim”, “barikat”, “silah”, “gizli örgüt” gibi kavramlar ve bunları savunanlar öyle itibar kaybetmiş ki adam yerine konulmaz olmuş. Vahşi olmayan, gayet uygar, zamana göre ultra modern yumuşak solculuk şekilleri peydahlanmış. Ta ki 1917’ye kadar.
1848-49’un ve “Komün”ün yenik kahramanlarının “devrim”, “örgüt”, “silah”, “iktidar” vesaire fikirlerini yeniden ayağa kaldıran Lenin olmuş. Şimdi ise yenilgi koşulları asla o zamanki kadar sürmeyecek. Yenilgi koşulları yirmi küsur senedir sürüyor ama herkesin ayağı suya erdi, dünyada kapitalizmin yıkılması gerektiğine inanmayan kimse kalmadı. Bunun yolunun zor yoluyla bir devrimden ve bir devrimci iktidar döneminden geçtiğinin de herkes gayet iyi farkında. Ne var ki yirminci yüzyıldaki başarısızlıktan dolayı milletin gözü korkmuş, neyin nasıl yapılacağını gayet iyi biliyor ama yapmaya cesareti yok, kendisine güvenini oldukça kaybetmiş.
O yüzden devrim ve iktidar hedefinin etrafında dolanıp duruyor, kaçamak fikirlerle oyalanıp duruyor. O fikirlere inandığı için de değil. Devrime kalkışmadan muhalefetini başka nasıl ifade etsin? Bu böyle bir dönem işte. İnsanlığın yeniden kendine güvenini ve cesaretini kazanması dönemi. Şimdilik biz de bunu bekliyoruz, işin özeti bu.
Memleketi izliyoruz: Bölge ne zaman durulacağı belli olmayan bir döneme girdi. 1. Dünya Savaşı sonunda Osmanlı’nın yenilgisiyle çizilen Ortadoğu haritaları reel sosyalizmin varlığı koşullarında kalıcılaşmıştı. Şimdi tıpkı Doğu Avrupa’daki gibi bu bölgede de haritalar değişecek. Doğal tarihi dinamik yirminci yüzyıl hiç yaşanmamış gibi, onun öncesindeki siyasal birimlere dönüş yönünde. Bu da normal bir olgu. Her devrimci dönem, her olağanüstü altüstlük dönemi bitince, restorasyon ve eskiye dönüş eğilimi olur. Şimdi de bütün dünyada bu var. Bir taraftan 20. yüzyılın birleştirdiği ulus devletler içindeki ulus ve etnik topluluklar ayrışma eğiliminde, bir taraftan da tüm bu “feodal” ayrışmaları eski büyük imparatorluklara benzer, esnek-büyük siyasal birimler içerisinde tutma eğilimi var. Yani hem kapitalist ulus devletçiliğin hem de sosyalizmin başarısızlığı insanlığı eski imparatorluk biçimlerine yöneltiyor. Bunu ABD çok erken fark etti, AB çözülürken şimdi sanki Almanya eski kutsal Roma-Cermen imparatorluğu gibi esnek bir egemenlik merkezi haline geliyor Avrupa’da. Rusya kendi coğrafyasında hakeza. Ortadoğu’da ise 1920’lerden önce siyasal birimler neler ise onlara dönüş eğilimi canlanıyor. O zamanlar bu bölgede baskın iki siyasal birim var:
Biri Sünni Osmanlı imparatorluğu, diğeri Şii İran şahlığı. Şimdi de Sünnileri birleştiren bir birim ile Şiileri birleştiren bir başka büyük siyasal birim oluşması yönünde doğal, kendiliğinden bir dinamik var bölgede. Bu tarihi dinamiği Öcalan çok iyi gördü ve Misakı Milli’yi, yani son Osmanlı coğrafyasını yeniden diriltme, hatta daha önceki daha geniş haliyle eski imparatorluk alanında bir halklar konfederasyonu önerdi. Bu derin dinamiği yakalayan ikinci kişi Davutoğlu’dur. O ise İhvan’ın halifeliği dirilterek eski Osmanlıyı bir “Osmanlı commonwealth”i şeklinde esnek biçimde diriltmeyi savunuyor. Birincisi, yani “Halkların Konfederasyonu” bölgedeki bu eski büyük birimlere dönüş eğilimini sınıf içeriği bambaşka, devrimci bir çıkışa temel yapmak istiyor. İkincisi, yani şu anda sadece Davutoğlu’nun değil tüm laik kurumlarıyla birlikte Türk devletinin ve ABD’nin savunduğu proje ise bu eski büyük siyasal birimlere dönme eğilimini şimdiki egemen sınıfların yayılmacılığının hizmetine sokuyor.
“Halkların Konfederasyonu” ne kadar gerçekçi ise “Neo-Osmanlı imparatorluğu” da o kadar gerçekçi. Birisi sosyal devrimlerle mümkün, dolayısıyla biraz daha zor. Diğeri ise ABD ve AB ittirmesiyle ve mevcut egemen sınıflar eliyle gerçekleşeceği için daha kolay.
Ama sonuç olarak eğer devrime soyunuyorsak bölgedeki bu geniş-büyük siyasal birim içinde birleşme eğilimini yok sayamayız. Bu büyük ortak paydayı sağlayan şey ise kızsak da üzülsek de dindir, mezheptir. Objektif zemin bu. Avrupa ulusçuluğu zaten bu coğrafyada kendi zeminini tam oluşturamadan zoraki girdiği için, milli duygular, din kardeşliği-mezhep birliği duygusu ile rekabette kaybettiler. Sosyal devrim peşinde koşan bizler açısından milliyetçilik dincilikten daha iyidir diye bir şey yok. Hangi toplumsal zemin verili ise biz o zeminde sınıfsal devrim yapmaya çalışıyoruz. Dine dayalı olan imparatorlukların dağıldığı, ulus temelinde krallıkların ve cumhuriyetlerin oluştuğu çağda Marx Manifesto’da devrimin insanlık çapında “uluslararası özde” olduğunu ama verili durumda “ulusal biçimler” altında gelişeceğini söylerken zemin hakikaten öyleydi. Bu Marx’ın tercihi değil bir nesnellikti. Ben diyorum ki, nesnellik insanları milli-soy kardeşliği temelinde değil din-mezhep kardeşliği temelinde öbeklere ayırmaya başladıysa, bu objektif zemini de aynı biçimde verili durum olarak kabul edip sınıf savaşını bu verili nesnel zeminde yürütmesini bilmeliyiz. Özetle mevcut siyasal birimlerin sınırları ve coğrafyalarıyla birlikte altüst olacağı, daha geniş sınırlar içinde daha fazla halkın bir araya geleceği bu süreç bu bölgede egemen sınıflara bırakılmamalı. Bu süreci ezilen sınıflar yürütürse sonuçta yine büyük-geniş siyasal birimler çıkacak ama bu birimler devrimci birimler olacak…”
Mao Zedung “ya devrim savaşı önler, ya da savaş  devrime yol açar” diyor. Her iki ihtimalin iç içe olduğu tarihsel bir süreçteyiz.