“Ölmemek için ölümü göze alarak çıktıkları yolda pes etmişlerdi artık. ‘Öleceksek bari kendi ülkemizde ölelim’ diyerek kalktı çöktüğü yerden. ‘Geri gönderin bizi’ diyerek yakasına yapıştı ofis sorumlusunun…”
“Adadan çıkması yasak yaklaşık 7 bin rehin mülteci başvurdukları Avrupa ülkesinin kendilerini çağırmasını bekliyordu. Kamptaki konuşmalara kulak kabarttı. Biri 8 aydır beklediğini söylüyordu, bir diğeri 1,5 yıl olduğunu.”
Bir iltica öyküsü -II
Jînda ZEKİOĞLU
Komiserin ilk cümlesi tercüme edilir edilmez Narin olduğu yere düşüp bayıldı.
“Iraklılar geri gönderilecek” demişti!
Narin’in bayılmasıyla karışan ortam bir saat sonra toparlandı. Ancak Narin ağlamaya devam ediyordu. Çocuklar da anneleri ağladığı için... Onları gören diğer çocuklar ve korkan anneleri de…
Ali tercümana gidip durumlarını anlattı. Alman yetkilinin kartını gösterdi. Belki bir şeyler yapılabilirdi. Pek ümit vermedi tercüman, ikna olmamıştı, kartın gerçekliğine de inanmamıştı ancak yine de Ali’yi komiserle görüştürmeyi kabul etti. Komiser bu kartın hiçbir önemi olmadığını, prosedür işlediğini anlattı. Kendilerini kaçıran kişinin ismini, eşkalini istedi. Anlattı Ali.
O geceyi karakolda geçirdiler. Ertesi gün öğlen ise kampa götürüldüler. Hep bunu merak ediyorlardı. Mülteci kampının nasıl bir yer olduğunu. Araç kamp içine girerken çevrede kurulu çadırlar dikkatlerini çekti ilk önce, ardından büyük çöp yığınları, toprak yolda yağmurdan ıslanmış çadırlarını temizleyen mülteciler, Afrika’dan gelen göçmenler, Afganlar, Pakistanlılar, Araplar ve kendileri gibi Kürtler… Burada hepsi aynı hayatı yaşıyordu.
Ali: Tutuklanırım Narim: Ölürüm
Demir parmaklıklar ardında küçük konteynırların arasındaki ofislere götürüldüler. Burada iltica başvuruları detaylıca yapıldı. Görevli kibardı ve sıklıkla gülümsüyordu. Bu ana kadar en sıcak ilişkiyi kuran onlar olmuştu. Görüşmenin sonuna doğru, “Irak’a geri gönderilirseniz ne olur?” diye sordu görevli kadın. Ali, “Tutuklanırım” diye cevap verdi. Narin ise “Ölürüm” dedi elleriyle yüzünü kapatarak.
BM’nin güvenli gözaltı bölgesine gönderildiler. Son işlemleri de orada yapıldı. Her gün üç öğün yemek alabilecekleri yer gösterildi. Geçici kağıtları verildi. Aylık 380 Euro da maddi destek maaşı bağlandı. Nerede kalacaklarını sorduklarında görevli kamp alanında herhangi bir yerde çadır kurabileceklerini söyledi. ‘Yok’ dedi Narin ‘Kalamayız biz çadırda.’
Geceyi geçici olarak nerede geçirebileceklerini sordular. Kampta kalmak istemiyorlardı. Bir iki gece misafir edebilecekleri bir konteyner gösterdiler onlara. Ali ve Narin, ‘Yarın ilk iş ev bulacağız’ niyetiyle uyuttular çocuklarını. Konteynırların zemini topraktı. Su yoktu. Tuvalet yoktu. Gece olunca topraktan fareler çıkıyordu. Sadece bir damı vardı, onun da arasındaki deliklerden yağmur giriyordu.
Güneş doğmasına yakın hala uyumamıştı Narin. “Ev bulalım” diye kaldırdı Ali’yi.
7 bin rehin mülteci
İlk iş ev aradılar. Dil bilmiyorlar. Nereden sorulur, kim ev verir, kiralık ne demek bunu dahi bilmiyorlar. Dilâ’nın İngilizce derslerine olan ilgisi hayatlarını kurtardı. Birkaç kişiye sorarak nihayet bir kiralık ev buldular. Ev demeye bin şahit ister. Kutudan halliceydi. Dert değildi. “Nerelisiniz?” diye sordu Yunan ev sahibi şiveli İngilizcesiyle, “Iraklıyız, Kürdüz” dedi Dilâ. “Normalde mültecilere vermem evimi ama bir deneyeceğim sizi” dedi. Şaşırmışlardı. Kirayı sordular. “700” dedi kadın. “700 ne, 700 euro mu? Aylık mı?” Daha çok Şaşırdı Ali. Ama kuruş indirim yapmadı ev sahibi. “Bir ay kalalım zaten sonra Avrupa’ya gideceğiz” diye düşündü. Tuttular evi. Peşin ödediler bir ayı da. Eşyalıydı zaten. Markete gidip öte beri aldılar. Ancak her şey çok pahalıydı. Hayatlarında ilk kez yağa, tuza, una para ödüyorlardı.
Günler içinde hem Samos’a, hem Yunanistan’a, Yunanca’ya alıştılar hem de Avrupa’ya gidecekleri günlerin hayallerini kurdular. O hayaller kurulurken, Avrupa’nın da onlardan haberi var mıydı acaba?
Neredeyse bir ay bitecekti ancak hala kamptan bir haber gelmiyordu. Adadan çıkması yasak yaklaşık 7 bin rehin mülteci başvurdukları Avrupa ülkesinin kendilerini çağırmasını bekliyordu. Kamptaki konuşmalara kulak kabarttı. Biri 8 aydır beklediğini söylüyordu, bir diğeri 1,5 yıl olduğunu. “Pardon abi, o kadar zamandır burada mı kalıyorsunuz” dedi Ali.
Tabii ya, kim ev verir bize? O kadar paramız mı var?
Ali eve döndüğünde kamptaki konuşmaları Narin’e anlatmaya çekindi. Zaten her gün ne zaman gideceklerini soruyordu. Şimdi “1,5 yıldır bekleyen var” dese, Narin küplere binerdi. Üzmek istemedi. Ama gizliden Irak’ı arayıp para isteyecekti. Bu zamana kadar hep durumlarının iyi olduğunu yakında Avrupa’ya gideceklerini söyledikleri ailesinden yardım isteyecekti. “Durumlar değişti” diyecekti. Yoksa ev kirasını nasıl öderlerdi?
Geride ne bir aile ne bir ev kalmıştı
Büyük abisini birkaç kez aramasına rağmen cevap vermedi. Yoğundur diye düşündü. Ertesi gün yine aradı. Sonra babasını, diğer kardeşlerini aradı. Kimse cevap vermedi. Kötü bir şey oldu diye düşünerek daha da endişelendi. Mahalleden bir arkadaşını aradı. Haberleri vardı Ali ve ailesinden. Abisine ulaşamadığını söyleyince, şaşırdı arkadaşı. Az önce gördüm meydandaki kahvehanede oturuyordu. “Kötü bir durum olsa haberimiz olurdu” dedi. Rahatlamıştı Ali. Tam telefonu kapatacakken arkadaşı, “Bu arada, evi sattırdığını duyduk. İyi yapmışsın. Orada paraya ihtiyacınız olacak” deyince başından aşağı kaynar sular döküldü Ali’nin. Arkadaşını geçiştirip telefonu kapattı.
Yaşadığı ihanetin acısıyla olduğu yere çöktü oturdu. Hiçbir şeyleri yoktu artık. Geri dönmek isteseler bile geride bir aile, bir ev kalmamıştı. Narin’e nasıl söyleyeceğini bilemiyordu ama artık anlatacaktı neden günlerdir endişeli olduğunu.
Bütün gece ağladı Narin. Bahtsızlığına, kadersizliğine bağladı yaşadıklarını. Evden çıkmak zorunda olduklarını düşündükçe daha da kötü oluyordu. Ali cebinde kalan 100 Euro’yu gösterdi karısına. “Yarın yatacak olan mülteci maaşını da üstüne koyup güzel bir çadır alırız” dedi. “İçini güzel bir eve dönüştürürüz, geçici nasıl olsa, hem yaz geldi. Sonbahara kalmadan gideriz nasıl olsa?” diye ikna etti Narin’i. Kampta çadır kurabilecekleri bir yer gösterdiler onlara. Derme çatma kurdular yuvalarını.
Yüzü gülmüyordu Narin’in. Nasıl gülsün. Ailelerinin aldatmacasına mı, çocuklarının yaşadığı kötü koşullara mı, bir türlü çıkmayan Avrupa iznine mi, bu adada tıkılıp kalmış olmalarına mı? Hangisine üzüleceğini bilmiyordu.
Ya Ali? Onun yaşadığı ihanetin dermanı var mıydı? Her şeyden o mesuldü. Sorumluluğunu yerine getirememişti. Böyle sözlerle her gün kendini suçluyordu. Psikolojisi iyiden iyiye bozulmuştu. Çocuklar da babalarının, annelerinin birer izdüşümüydü o günlerde. Kim bilir neler kazınmıştı hafızalarına…
Artık sabırları kalmamıştı
Yaz yavaştan bitiyordu ancak hala mülteci servisinden bir haber yoktu. Artık sabırları kalmamıştı. Kışa kalmadan gitmek istiyorlardı. Ancak her konuşmaya gittiğinde uzun kuyruklarda bekleyip, cevapsız geri dönüyordu Ali.
Eylül, Ekim, Kasım derken kış gelmişti. Bu kez şakası yoktu işin. Çadır altında nasıl geçirirlerdi kışı? Çamurun içinde, yağmurda fırtınada ne yaparlardı?
Aralık’ın soğuk yağmurlu günlerinden biriydi. Fırtına başladığında saatlerce dinmek bilmiyordu. Çoğu gün hortum uyarısı yapılıyordu, tıpkı o akşam gibi. Bize gelen bir telefonla haberim oldu Ali ve ailesinden. Kamptan almaya gittiğimizde ortada ne bir çadır kalmıştı ne bir şey. Böbrekleri iflas etmek üzere olan ufacık bir çocuk, soğuktan titreyen abi ve ablaları, onlara sarılmış anneleri ve dizlerine kadar çamura batmış babaları Ali ile tanıştık.
O akşam oturduğumuz sofrada, mercimek çorbasının buharında bir sessizlik hakimdi, şükürdü hepimizin hissettiği belki de. O yüzdendi suskunluğumuz.
Sonraki günlerde barınma, iş, çocukların okulu derken bir bir halletmeye başladık. Narin’in yüzünden hiç gitmeyeceğini sandığım endişe yavaş yavaş dağılıyordu.
Çocuklara Yunanca öğretiyor, boş zamanlarımızda dans ediyor, bahçelerden meyve topluyorduk. Her zaman olduğu gibi çocuklar daha kolay entegre olabiliyorlardı. Neredeyse bir yıl olacaktı artık adada. Hala bir haber çıkmamıştı. Ali, kendisine kartını veren siyasetçiye ulaşmak istediği için bu konuda yardımcı olmaya çalıştık ancak verilen hiçbir söz tutulmadı, hiç kimse geri dönüş yapmadı.
‘Hiçbir şey filmlerdeki gibi değil’
İsviçre’den tatil için Samos’a gelen bir arkadaşımın Narin ile diyaloguna şahit oldum o günlerde. Narin, İsviçre’ye gitmek istediğini, abisinin orada olduğunu, maaşların yüksek olduğunu, şartların iyi olduğunu söylüyordu. Arkadaşım ise uzun yıllar önce aynı süreçleri yaşamış biri olarak tebessümle dinliyordu Narin’i. Ardından tane tane anlatmaya başladı. “Evet maaşlar çok ama giderler de çok. Karı koca sabah 6’da uyanıp işe gitmek zorundasınız. Aynı saatte çocuklar ise okulda. Önceleri kibrit kutusu gibi evlere yüksek kiralar ödetecekler size. Herkes iş vermeyecek hemen. Dil öğreneceksiniz. Sistemi öğreneceksiniz. Öyle filmlerdeki gibi bir hayat kuruyorsan maalesef ilk yıllar pek mümkün değil. Ayrımcılık var. Tabii sabrederseniz sonunda özellikle çocuklar için standartları yüksek bir hayat mümkün. Ancak bence, mesela bu adaya yerleşseniz. Küçük bir ev kiralasanız şöyle bahçeli, ekip biçeceğiniz. Yazları çalışırsınız, kışları ufak tefek işler. Hem hayat da o kadar yormaz burada. Çocuklar doğanın içinde, her gün denize girerek büyür. Az kazanırsınız ama huzurlu bir hayat kurarsınız. En azından sistemin kölesi olmazsınız.” Ardından bana dönüp, “Açıkçası ben bile buraya yerleşmeyi düşünüyorum şimdi.”
Narin bu cümleleri iç çekerek dinlerken bir bir batırıyordu gemilerini. “Hiçbir şey filmlerdeki gibi değil” diyerek tekrar ediyordu. Tükenen umuduyla, gün geçtikçe güçsüzleşti.
‘Öleceksek bari kendi ülkemizde ölelim’
O günden sonra hızla değişti her şey. Ali’yi ne zaman görsem stresten sigara üzerine sigara yakıyordu. Nihayetinde korktuğumuz oldu.
Akıbetlerini sormak için kampa gittiğimiz bir gün Narin sinir krizi geçirdi. “Ne istiyorsunuz bizden” diye haykırıyordu. “Dî bes e! Ka em biçin. Em aştiyê dixwazin. Tu çi dixwazî?...”
“Yeter” diyordu Narin. Bırakın, gidelim. Barış istiyoruz biz, huzur istiyoruz. Siz bizden ne istiyorsunuz?” diye haykırıyordu eteğine kapanmış çocuklarıyla birlikte Birleşmiş Milletler Mülteci ofisinin önünde. Kimseden bir ses çıkmıyordu. Diyecek, söyleyecek bir şey yoktu.
Ölmemek için ölümü göze alarak çıktıkları yolda pes etmişlerdi artık.
“Öleceksek bari kendi ülkemizde ölelim” diyerek kalktı çöktüğü yerden. “Geri gönderin bizi” diyerek yakasına yapıştı ofis sorumlusunun…
İkna edemedim. Edemedik. Her ne söylediysek de güveni zedelenmişti artık.
İmza verdiler. Karantina için aşıları yapıldı. Öyle hızlı oldu ki her şey bunu bekliyorlarmış meğerse.
Gemiye binmeden önce sıkı sıkı sarıldım Narin’e. “Ben çok mutluyum, sen üzülme” dedi. Hep birlikte bindiler ülkelerine dönecekleri gemiye. Önce Atina’ya, oradan İstanbul ve ardından da Duhok’a…
Kendilerine ihanet edenleri utandırarak, ellerinde avuçlarında hiçbir şey olmadan, sıfırdan başladılar hayata. Ölümün tadını iyi bilen, kıyısında yürüme cesaretiyle erken yaşta tanışmış bir yaşam arzusuydu onlardaki. Tıpkı Zahrad’ın dizelerindeki o masumlar gibi;
Dört koyundular / İlkini kestiler önce / İkincisini haklarlarken tam / Kaçmayı denedi üçüncüsü / On metre gitti gitmedi / Enselediler / Ben o üçüncüsünün etinden yedim / Yaşam tadı vardı…
*Kişilerin güvenliği için isimleri değiştirilmiştir.
Yarın
Yunan adalarında rehin hayaller