Kayapınar’a doğru, yüksek katlı apartmanlardan müteşekkil siteleri birbirine bağlayan geniş caddelerden yürürken sonunda dayanamayıp evine gittiğimiz arkadaşıma içimde düğüm olan cümleleri sıraladım: “Kendinizi bu sitelere neden kapatıyorsunuz anlamıyorum!”

Yarım saat önce biz iki kadın, olası tüm protesto eylemlerini engellemek için Ofis’i abluka altında tutan polislerden birinin yanından geçtiğimiz sırada - ‘dosta güven, düşmana korku salmak’ için olacak - silahının emniyetini (o sinir bozucu “çakurt çukurt” sesini çıkararak) açıp kapatmasından rahatsız olmamış mıydık? İşte bu sebepten arkadaşıma şunu sormamın önünde bir engel olamazdı: “Kapında silahlı güvenlik görevlisi durmasından rahatsız olmuyor musun?”

Arkadaşım da durur mu tabii, verdi cevabını: “Ben de çok memnun değilim ama çok hırsızlık oluyor, mecbur kalıyoruz.”

“Yani sen evine hırsız girse ensesinden tutuğun gibi polise mi vereceksin?”

“Kahve mi ikram edeyim?”

Konuşma bu aşamada tartışmaya dönüştü; ben “Hırsızdan kaçıp kendini sitene kapatacağına sınıfsal eşitsizliğe kafanı yor” diye çıkıştım, arkadaşım da dayanamadı “Batı’dan gelmiş Türk halinle Kürt’e akıl verme” cevabını ikimizin arasına attı. Tam birbirimize küsecektik ki işte o sırada Sur’a bir bomba daha atıldı.

Peşinden bir tane daha ve bir tane daha… Arkadaşımla ben durduk. Sonuçta olduğumuz yerde çakılıp kalmaktan, öylece durmaktan başka yapacak bir şeyimiz yoktu. Uyuşmuş gibi duruyor, düşünce kabiliyetini kaybetmiş gibi boş boş bakıyor, sonra yüksek bir yerden “Hayat devam ediyor ama…” emrini almış robotlar gibi, yine hiç düşünmeden mekanik hareketlerle yürüyorduk. Yaklaşık iki aydır böyleydi. 2016 yılının Ocak ayıydı ve Sur bombalanıyor, içerideki çatışma sesleri, Sur’a uzak sayılabilecek Kayapınar’dan bile duyuluyordu.


Şehrin kalbi Sur

Diyarbakır’a sadece kuşbakışı baksanız bile şehrin tarihini ve yapısını o bir bakışta anlayabilirsiniz. O bir bakışta anlayacaklarınızdan ilki Diyarbakır’ın kalbinin -şehrin Amed, Amed’in de Dikranagert olduğu zamanlardan beri- Sur olduğudur. Sonra bakışınızı Hevsel Bahçelerine doğru değil, tam karşısındaki alana çevirirseniz köylerin yakıldığı, zorla yerinden etmelerle şehirlere yoğun göçün yaşandığı 1980 ve 1990’larda Ofis ve Bağlar’ın kurulduğunu görebilirsiniz. Bağlar ve Ofis’ten sonrasına bakarsanız işte o zaman da şehrin geri kalanının 1990’ların sonu, 2000’lerin başından beri önce İstanbul ve Ankara’dan başlayıp sonra “cennet vatanın” her bir karış toprağına hızla yayılan sitelerden oluştuğunu görürsünüz.

İşte bu kuşbakışı gördüklerinizin üzerine biraz düşünürseniz, Sur ve Bağlar arasında sınıfsal fark olduğunu, Sur’da oturan çoğu ailenin bu yeni kurulan sitelerde ev tutamadığını da anlayabilirsiniz. Nitekim sokaklarda gezerseniz bunun kanıtlarını bulmanız da çok uzun sürmez.


İkinci göç başlamıştı

Sur’da ablukanın sürdüğü günlerde bile, henüz yasaklı olmayan mahallelere girmek, Sur’u pek çok yerden ayıran o daracık sokaklarında dolaşmak mümkündü. Misal, o günlerde tarihi Çifte Kapı’nın karşısındaki Anzele Çeşmesi’nin olduğu parkta çay içip aynı zamanda ablukaya alınan mahallelerden yükselen çatışma seslerini dinleyebilirdiniz. Aynıyla vaki, ne yalan söyleyeyim.

Ablukaya alınan 5 mahallede çatışmalar sürerken Suriçi’nin diğer mahallelerinde çay içmeye uzun süre gidilemeyeceği, Ocak ortasında anlaşıldı: Valilik yeni bir kararla sokağa çıkma yasağını genişletti. Anzele Çeşmesi civarındaki evlerin 24 saat içinde boşaltılması için Akrep’lerden yapılan anons, “Yoksa bizden günah gider” tehdidiyle bitiyordu. Valiliğin yeni yasak kararıyla Sur’dan ikinci büyük göç başlamıştı. Mahalleli evinden taşıyabileceği kadar eşyayı kamyonlara yüklemiş, Çifte Kapı’dan çıkıyordu. Gidenlerin yanı sıra gitmeyenler -belki doğrusu, ‘gidemeyenler’ olmalı- de vardı.

Anzele Parkı’nın yakınındaki bir evde orta yaşlarında bir kadın, en büyüğü 15 yaşında olan 5 çocuğu ile balkonda oturmuş, aceleyle eşyalarını kamyonlara yükleyen komşularını izliyordu. Çok geçmeden önce onlar balkondan ben sokaktan konuşmaya, sonra davet edildiğim evlerinde sohbet etmeye başladık. Anlaşıldı ki mahalle göç ederken onlar gitmiyordu.


‘Direnecek misiniz yani?’

15 yaşındaki oğlu tam “Evet, gerekirse savaşarak kardeşlerimi korurum” demişti ki “Yok” dedi annesi. Eşi -yani 5 çocuğa bakan evdeki tek kişi- taksilerde şoförlük yaparmış, sigorta yok, kadrolu iş de yok: “Nereye gidelim, kocamla beni de say evde 7 boğazız. Biz o kiraları veremeyiz ki gidelim.” Sonra sanki evde benden başka yabancılar da varmış, tekinsiz kulaklar bizi dinliyormuş gibi eliyle ağzını kapatarak kulağıma eğilip fısıldadı: “Vicdansızlar göç var diye kiralara zam yapmışlar, duydun mu?”


Ah bize küçük iktidar parçaları ver!

Duymadım ama duysam da şaşırmazdım. Batı’dan gelmiş Türk halimle bana mı anlatacaksınız canım? Mesela ben devletin bizden sadece kendimizi onun güvenli kollarına bırakmamızı istediğini gayet iyi biliyorum. Hepimiz biliyoruz. Bildiğimiz için de vakit kaybetmeden Batı’daki büyük şehirlerde güvenli siteler inşa ettik. Sonra 24 ay vadeli ev taksitiyle borçlanıp sevgili devletimizin her adımda bizi izlemesi için bankalarla, hastalıkta ve sağlıkta ve hatta ölüm bizi ayırana kadar birlikte olmaya söz verdik. Bankalar da ne içiyoruz, ne yiyoruz, nerede içiyor, nerede yiyoruz, ayda kaç para harcıyoruz, nerede harcıyoruz, tatile nereye gidiyoruz gibi basit bilgileri -haklı olarak- öğrenmek için bize kredi kartları verdi.

Bu kadar izlenmek de bize yetmedi (niye yetsin?), siteleri çeviren yüksek duvarlara ve içerideki apartmanların girişine ve asansöre, her katın koridoruna, hâsılı her köşe başına minik minik kameralar yerleştirdik. Evdeki ekranlarımıza bağlanabilen kamera görüntüleri saniyesinde hırsızları enselemenin yanında konu komşuyu da gözetleme imkânına kavuştuk. Üst katta oturan ve zamanla “gireni çıkanları belli değil”, “ahlaksızlar, utanmazlar”, “ay komünist olmasınlar”, nihayetinde “eyvahlar olsun ya teröristlerse” olan üniversite öğrencilerini, onlar olmazsa yalnız yaşayan “bekar kadınları”, çoğunluğun imzalı onayıyla kapı dışarı etmek nasıl güzel bir imkândı.

Ah kendimizi güvende hissetmemiz için bize küçük küçük iktidar parçaları ver sevgili devletim! Ben komşumu neden izlemeyeyim? Hırlı mı hırsız mı ne bileyim? Hazır devlete bu kadar benzemeye başlamışken neden “büyük birader sizi izliyor” sitelerinin girişinde silahlı güvenlik görevlileri nöbet tutmasın? Beni de neden kapıdaki “kapı gibi” güvenlik görevlileri korumasın?

Evet, biliyorum; devlet bana küçük küçük iktidar parçaları verince ona dönüştüğümü, dönüştükçe de artık doğrudan denetlenmek zorunda kalmadığımı, zaten devlet gibi kendi kendimi denetlemeye başladığımı biliyorum. Yoksa kendi isteğimle kapımda silahlı güvenlik görevlisini nöbette tutmam aptallığın âlâsı olmaz mıydı?

Havuza nazır lüks Hevsel Bahçeleri’ne hoş geldiniz!

Şimdi devlet sabık başbakanın sözüyle Sur’u Toledo yapmak istiyor. Muhtemelen Sur, Diyarbakır’ın geri kalanına benzeyecek, belki İstanbul’daki, Ankara’daki gibi kuracakları sitelere çok havalı isimler de bulurlar. Kopyala yapıştır yaparsak “Vadi Konakları” nasıl? Hadi biraz daha yerel olsun, “Hevsel Bahçeleri” olsa beğenir misiniz? Lüks sitenizin havuzuna nazır balkonunuzda hırlıdan hırsızdan uzak bir hayat oh ne rahat!

Başa dönersem, biz o geniş caddede bomba sesiyle olduğumuz yerde kaldığımız günden çok önce, 15 yaşındaki bir çocuk Sur’da çatışırken ölmüştü. Sigortasız, geçici işlerde çalışan bir işçinin çocuğuydu ve Dicle Nehri’ne bakan Fiskaya Mahallesi’nde bir gecekonduda oturuyorlardı. Bir akşam taziyeden dönerken amcası, gecekonduların sıralandığı sokakta durup eliyle Dicle Nehri üzerinde parlayan dolunayı gösterdi, ayın gümüşi ışıkları vadiye yağıyordu: “Bura da kentsel dönüşüme girmiş, diyorlar. Zaten evleri de parası olanlar çoktan aldı, yakında bizi buradan da sürerler.”

Bir sigara yakıp ekledi: “Bu manzara da bize kalmadı anlayacağın.”

Bir şey demedim, bir sigara yaktım.