Her darbe haydutluktur. 12 Eylül 1980 darbesinin lideri General Kenan Evren, sistemin kurucusu Atatürk’ten sonra, en çok insan astıran adamdı. İnsan astırdıkça, adeta takdir edililiyor ve çok alkışlanıyordu. İşkencehanelerde katledilenlerin feryadını kimse duymuyor, ama Türk halkı onu yakından görmek için meydanları dolduruyor, yol boylarına diziliyor, üniversite yönetimleri insan hakları doktorası ödülünü takdim için birbirleriyle yarışıyordu.

Olmayan Anayasayı denetlemekle görevli Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay üyeleri, General’in karşısında baş ve selam topuğuna geçerek, “hukukun üstünlüğünü” ayağa düşürüyorlardı.

General salonlarda alkışlanırken, Kürdistan baskına uğruyor, yer yüzünde eşi görülmemiş seviyesizlik örneğiyle insanlar çırılçıplak soyularak ortalıkta dolaştırılıyor, toplama kampında (Diyarbakır) ölümle yaşama arasında sıkıştırılan tehdit altındaki insanlara, insan pisliği, ölü fare yediriliyordu.

Namertliğe bakın ki, Hitler rejimi bile bu kadar düşmemişti…

Askeri diktatörlüğün sefaleti sınırları aştıkça, kimilerinin bağlılığı artıyor ve diktatör Evren ülkedeki her yüz kişiden 92’nin oyunu alıp Cumhurbaşkanlığı makamına oturuyor, bu arada zaptiye nizamnamesini andıran Anayasa yürülüğe giriyordu.

Anayasa ile üniversiteler emir altına alınıyor, ülkenin kaderi Generallerin karar sahibi olduğu konseye (Milli Güvenlik Kurulu) teslim ediliyor, “Kürtlerin Türkiyelileşme” niyetleri bile tehlikeli bulunup, seçilme hakkı yüzde 10 barajını aşma şartına bağlanıyordu.

Bu rejimin askeri disipline bağlı kılınmasıydı. Emir ve komuta ile demokrasi…

Hakkını teslim etmek gerekiyorsa eğer, Kenan Evren, kurduğu rejimi daha sonra devir ve teslim alanlardan daha “demokrat” davranacaktı. En azından, şahitli ispatlı öldürüm olan idam kararları, insani değerlere aykırı ama Türk kanunlarına uygundu. Çünkü, devlet eliyle insan öldürmek için (cinayet) mahkemeler karar veriyor, Generaller konseyi onaylıyor, cellatlar da tuttuğunu asıyordu.

Oysa, Evren’den sonra Türk kanunları bile lüks bulunup, ortadan kaldırılıyor, 1990’larda Kürdistan’da kıyıcılığın kanunları yürürlüğe konuyor, çavuşlar, onbaşıların da ötesinde çetebaşları hem yargıç, hem de cellat kesiliyorlardı.

Günümüzde, Türk adaleti iyice pratikleşti.

Roboskî’de toplu kırım yapıldıktan sonra, günün Başbakanı “lan öldürülmüş Kürdün hesabı mı olur?” gibisinden bir üslupla sevenlerine seslenip, “dağlarda kim Ahmet, kim Mehmet nereden bilelim” deyince, dosya kapanıveriyor, Lice’de, Bingöl’de, Yüksekova ve en sonunda Tendürek Dağı eteklerinde de önce katliam yapılıyor, Başbakan’ın hükmü arkadan geliyordu.

Kenan Evren, diktatör olduğu gerekçesiyle sövgüyle anılıyor, bu satırları okuduğunuz sıralarda ölüsü gözlerden kaçılırılıyor, askeri garnizondaki törenden sonra, kenar semt camiinde namazı kılınıyor, rejiminin yaralıları da ardından sövgüler yağdırıyordu.

İyi de, Kenan Evren, diktatörler soyunun son neferi miydi? Bu rejim baştan başa dikta değil miydi?

Anlamayan “ileri zekalılar” homurdanacaklar, ama sivil Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Necmettin Erbakan ile bugünkü AKP’nin Kenan Evren gibilerin rejiminden geri kalan tarafı ne?

Hatta, Kenan Evren rejiminde askeri savcı Nurettin Soyer tutuklanmadı. İstediği kararı vermeyen yargıçlar da…

O halde neymiş?

Kenan Evren, 1983’de istemediği politikacı ve partileri veto etmiş ve seçime sokmamıştı. Evren bununla diktatör ve AKP demokrasisinde, “seçime girme özgürlüğü var” ama HDP binaları yanıyor, HDP’liler kan içinde.

HDP kırlarda düzenlendiği şenlik alanında ordu pusuya yatıyor ve gelen insanlar yerden havadan kurşunlanıyor…

Kenan Evren, 1983’de General Turgut Sunalp’e kurdurduğu parti için, halkın parasını, uçağını, yine halkın ücretini ödediği personeli kullanarak, ortalıkta dört dönüyor, oy istiyordu.

İç sınırlara da sığmayıp Avrupa’ya taşan Erdoğan ne yapıyor?

Ve diktatör diye Kenan Evren’in ölüsü, kenar semt camiine taşınıyor, oradan kaldırılırken ardından sövgüler uzuyor…

Diktatörlüklerde alkışlarla gelenlerin, ne zaman, nasıl gidecekleri bilinmez ki…