Diktatörlükler renklere düşmandır. Çok renkliliğe, çok sesliliğe düşman bir diktatörlük var Türkiye’de. Biraz farklı bir ses çıkmaya görsün, derhal düşman ilan edilir. Hemen kamuoyu o farklı sese karşı telkin edilir ve düşman görmeyenler ihanetçi addedilerek zoraki bir ortaklık yaratılır. Farklı bir renk oluşmaya görsün, hemen kendi gri-kara renklerine boyamak ve özünden boşaltmak isterler onu. Renklere düşmanlık Türkiye devletinin her döneminde, her aşamasında ortaya çıkmıştır. AKP hükümeti, bu düşmanlığı bir adım daha ilerletti. Renklere düşman bu diktatörlük renkli bültenler çıkarmış, yanına rakamlar ve vaatler yazmış. Türkiye devleti, mülkleştirdiği Türkiye toplumunu ajanlaştırmanın, işbirlikçi, ihanetçi, ihbarcı bir kitle haline getirmenin uygulamalarına devam ederken renkleri de bu kirli işlerinde kullanıyor.
Özgürlük mücadelemiz boyunca Türkiye kamuoyu bize karşı özel savaş propagandalarıyla düşman edilmeye çalışıldı. En büyük yalanların söylendiği zamanlarda dahi bu yalanlara karşı özgürlük mücadelesinin haklılığı kanıtlandı ve kanıksandı. Kirli tüm kurumların, ilişkilerin ve uygulamaların esas alındığı dönemlerde de bu tarz yöntemler uygulandı. Ve her dönem de nihai sonuca ulaşamadan sona erdi. Kalan tek ortak sonuç şudur: Türkiye devleti, Türkiye cumhuriyetinde yaşayan her bireyi ajan, yalancı, komşusunu ihbar eden, toplumsal değerlerinden kopmuş, devletle işbirliği için tüm değerlerini satan, para için insanlığını ve ahlaki değerlerini hemen bırakacak bir ruhsuz yığın haline getirmek istiyor.
Temeli katliamla, kanla, yok etmeyle, tek renklilik oluşturma amacına kilitlenmiş her tür insanlık dışı uygulamayla oluşturulan devlet mekanizmasından renklilik beklenmesi pek yerinde değildir. Ancak insanlığın özgürlük hareketleriyle büyük uyanışlar yaşadığı çağımızda, kapitalist modernitenin kalpsiz ve akılsız yığınlar oluşturmaya çalışmasını, büyük insanlık direnişleriyle karşılayan yeni toplumsal sistemler çağında insanlık değerlerine saldırının resmi gazetelerle ve bültenlerle, el ilanlarıyla yapılması kabul edilemez. Onurunu kaybetmemiş olan Türkiye halkı da devletin toplumu parayla ajanlaştırmasına izin vermemelidir.
Bir zamanlar Kürt çocuklarına komşularının evleri dinletilip şikayet etmeleri karşılığında öğretmenlerin zehirli sevgisi bahşedilirdi. Kültürel soykırım uygulamalarından olan bu yöntem artık çürüdü. Ruhu dahi çürüdü. Çünkü bugün Kürt ve Kürdistan’ın varlığı artık silinmez bir şekilde tarihe mal olmuştur. Bugün bu zehirli sevginin yerine devlet parayı koymuştur. İhanet ve para şartlandırılmıştır. Kürt çocuklarının pek fazla düşmediği bu hataya Kürtlerin ve Türkiye toplumunun düşmemesi, bu konuda duyarlı olması kadar devletin toplumu ajanlaştırmaya çalışması karşısında tavır sahibi olması gerekir. Ahlaki ve politik toplum olmanın gereği, onurunu korumak ve bu konuda irade göstermektir.
Devletin topluma yönelik kirli bakış açısını bir kez gösteren bu durum Türkiye toplumunca doğru ele alınmalıdır. Parayı gösterip toplumu ihanete, işbirlikçiliğine, ispiyonculuğa, jurnalciliğe ve ikiyüzlülüğe koşturmanın aracıdır. Mesele artık bu olaya bulaşmayıp kendini temiz tutmakla sınırlı kalamayacak kadar hassastır. Yoksa korunacak insani değerler yok olma tehlikesi yaşar. Önder Apo karşısında yapılan komplonun benzerlerini düzenlemenin devlet olarak girilen uluslar arası kirli ilişkilere tüm toplumun eklenmesi, devletin düştüğü düzeyi de göstermektedir.
Hiçbir vatandaşın ahlaklı ve özgür yaşaması için adını, kimliğini, adresini ya da yüzünü değiştirmesine de gerek yoktur. Bu vaatler zaten köle yaşamın ispatlarıdır. Bilindiği gibi devlet, koca dayağına maruz kalan kadınlara yüz değiştirme projesi önermişti. Bu da kadınların ancak kendisi olmaktan çıkarak, başkası oldukları sürece yaşayabileceği anlamına gelmektedir. Bu konuda da ihbar yapıp para alanlara güvenlik tedbiri olarak kimlik-isim-adres-yüz değiştirme vaat edilmesi aynı anlamdadır. Her iki durum da devletin toplumu kişiliksizleştirme örnekleridir. Olağan yaşamını sürdüren bir vatandaş neden yüzünü değiştirmek, kendisi olmaktan kaçmak, bir ömrü yaşadığı kimliğinden kaçmak zorunda kalsın ki? Hiçbir onurlu insan kendisi olmaktan çıkarak yaşamayı kabul edemez, etmemelidir.
Ortadoğu toplumlarında toplumsal değerlerin ilk sıralarında yer alan şey vefadır. Birlikte yaşayan Kürt, Türk, Ermeni, Alevi, Sünni birçok halk ve inanç kesimi, tüm katliamlara ve kirli devlet uygulamalarına rağmen birlikte yaşamanın, birbirini korumanın ve kollamanın örneklerini göstermişlerdir. Bundan dolayı devletin toplumsal değerlere saldırısı anlamına gelen bu tarz politikalar karşısında gösterilecek duyarlılık da bu tarz uygulamaları denemenin dahi cesaret edilemeyeceği bir tutum şeklinde gelişmelidir.