Diktatör Erdoğan soykırımcı ve tasfiyeci saldırısında zafer elde edemedikten sonra bir de askeri darbe girişimine uğrayınca devrilmenin kenarından döndü. 

Diktatörün yardımına ‘Allah’ın Lütfu’ değil, Milliyetçi Cephe (MC) yetişti. Saray’a biat için önce Bahçeli ardından Kılıçdaroğlu koştu. Yenikapı mitingi Milliyetçi Cephe’nin diktatöre bahşettiği ve kitlelerden devşirdiği en büyük destek oldu.

CHP’nin tabanının, Alevisi ve laik kitlesiyle, Kılıçdaroğlu’nun diktatöre biat etmesine anlam veremediğini, hayalkırıklığı ve öfke yaşadığını tahmin etmek zor değil. 

 Kılıçdaroğlu’nun yalpaladıktan sonra diktatörle uzlaşmaktan biata batmasına yol açan neden, çatlayan devleti, Kürtlere karşı onarmak. 

Demek ki, haklı bir halkın davasına ve mücadelesine düşmanlık kaçınılmaz olarak Erdoğan gibi bir faşist diktatörün kölesi olmaya götürüyor. 

Ulusalcılar CHP’den daha azılı Kürt düşmanlığı ve hapisten salıverilme diyeti nedenleriyle Erdoğan’a daha önce biat etmişlerdi. 15 Temmuz karşıdarbe girişiminden sonra, Ergenekoncu subaylar yeniden göreve çağrılınca sınırsız biatı satmaya ve kutsamaya çalışıyorlar.

Generallerin memuru Perinçek bunu “Erdoğan bize teslim oldu” laflarıyla gizlemeye çalışsa da gerçekte ulusalcıların tabanında biat etmeyi bu sözlerle hoşgöstermeye, kabul edilebilir kılmaya çalışıyor. Bir başka ulusalcı TBB başkanı Feyzioğlu, Baro başkanlarını toplayarak Saray’a diktatöre biata gitti. Diktatöre biatı haklı kılmanın sözleri, şehir efsanesinin kaba uydurmasıydı:

“Zatı aliniz ülkemizin işgal girişiminin püskürtülmesinde liderlik görevi yaptınız...” sözlerinde vıcık vıcık yağ kokuyordu. 

Diktatöre biat kuyruğuna girenler, gerçekte darbe girişimiyle içerden çatlayan devleti Kürt halkımıza ve halklarımızın demokratik devrimci güçlerine karşı faşist MC yoluyla hızla onarmak ve saldırıya geçirmek için bu desteği veriyorlar. 

Diktatör Erdoğan, devrilmenin kenarından döndükten sonra, MC aracılığıyla güç kazanarak yeniden saldırıyı başlattı. OHAL ve KHK’lerle, emireri haline getirdiği savcı-hakimleriyle, önceden Kürdistan’da fiilen uyguladığı her türlü zulmü Türkiye’de de uygulamaya girişiyor. “Diz çökmeyen halkın diz çökmeyen gazetesi” Özgür Gündem’i kapattı. İşkenceyi ve tecavüz tehditini yeniden başlattı, “Gülenciler’e cadı avı”yla, barış akademisyenlerini, eğitim sendikacılarını gözaltına alıyor, yargılama silahını kullanıyor. Toplantı ve gösterileri yasaklatıyor. HDP Eşbaşkanı Yüksekdağ’ı ve vekilleri hapse atmak için yargılama başlatıyor. Kürdistan kentlerini yoketmekle ve belediye başkanlarını hapse atmakla yetinmiyor. Kayyum yasasıyla kendi kullarını atayacak böylece Kürt halkımızın seçimle gelmiş temsilcilerini tümüyle tasfiye etmeyi deneyecek. 

Öte yandan Suriye ve Rojava’da politik İslamcı çeteleri eğittiği SADAT kontgerilla merkezinin şefi emekli general Tanrıverdi’yi başkanın resmi danışmanlığına atayarak paramiliter çeteler örgütleyeceğini gösteriyor. Fillen diktatörün başkanlığını uyguluyor. 

Efendisi emperyalistlerle gerici çıkar çatışmasını “millilik ve yerlilik” diye yutturarak halkı faşizme suç ortaklığına, pantürkizm ve panislamizm karanlığına batırıyor, yarattığı kangölünü ve işgücü/zenginlik talanını gizleyen örtü olarak kullanıyor. 

Diktatör Erdoğan, uzlaşmayla, yatıştırmayla yola gelmez. Kürt halkımıza ve Kürt özgürlük Mücadelesine düşmanlık diktatörün eli kanlı ve karanlık faşist suçuna ortaklığa batırıyor, Reis’e biat sahnesiyle sonuçlanıyor. “Milli bütünlük ve beraberlik” faşist diktatöre biatın sloganı işlevini görüyor. 

Son onyıllarda eski burjuva demokrasisi mevzisinden ulusalcı faşizme kayanlar arasında bile bu Kürt ve devrimci düşmanlığından, milli ve yerli kent efsanesi sarhoşluğundan ayıkmanın başlaması, diktatörün yalan ve zulmünün keskinliğinin yolaçtığı bir sonuç olarak görmek gerekir:

“Milli birlik faşizm getirmesin!”(Sözcü, 17/08/16) diye Necati Doğru kendi kendisini uyarıyor ve 1945 Tan matbaasına faşist güruhun saldırısını da “milli birlik” sloganının yarattığını vurguluyor. 

Cizre-Nusaybin’de bodrum vahşetlerini, “kurdun dişine kan değdi”, “Türk’ün gücünü göreceksiniz” kanlı şiarlarını kutsayan Sözcü’nün, geçmişi demokrat bugünü faşist yazarı, “milli birlik faşizm getirmesin!” diye uyarmak zorunda kalıyor. 

Evet tam da öyle. Emperyalistlerin çıkarlarını “milli ve yerli” burjuvalar, onların iktidarı/devleti eliyle koruduğu ve sürdürdüğü yeni sömürge ülkelerde, eski söylemle vurgulayalım baş düşman bu iktidarları/faşizmi tasfiye etmek ve mücadelenin merkezi görevi halk demokrasisi kurmaktır. Emperyalizme karşı mücadele faşizme karşı mücadeleye tabidir. Yoksa “milli birlik” yoluyla eli kanlı faşist diktatörün suç ortağı, yalakası ve biatçısı oluyor insan. 

Diktatör Erdoğan en zayıf olduğu anda bu yolla bugünümüzü ve geleceğimizi kan gölüne ve karanlığa gömme yolunda yeniden güçleniyor. Oysa zayıflamışken, faşist diktatörü boynuzlarından tutup yere yatırmak faşizmi yenme olanağı vardı, hala vardır. 

Diktatörün kendi çiftliğini yaratmasına geçit vermemek için, faşizme karşı mücadeleyi en öne alalım, Kürt Özgürlük Hareketi, komünist ve devrimci, demokratik partiler, demokratik sendikalar, odalar, kitle örgütleri, kadın ve gençlik hareketi, Alevi hareketi olarak halklarımızın özgür ve demokratik cephesinde birleşelim. Geleceğimiz Erdoğan’ın çiftliğinde değil halklarımızın demokratik özgürlüğündedir.