Cenap ÖZEK
Sorulması gereken bir soru var: Bu seçimin bir sonucu olacak mı? Bu tuhaflıkta bir soru elbette bir izaha muhtaç. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla sandıkta güvenini yitirmiş iktidarın seçim sonuçlarının muğlaklığı üzerinden kendisini devam ettirme imkanınını bir tür strateji haline getirdiğini görüyoruz. Dolayısıyla seçim ertesinde bir oldu bittiyle tıpkı referandum sonrasında yaptığı gibi gündemi saptıracak girdilerle seçim sonuçlarını değersizleştirerek ülkenin bekasının bir gereği olarak iktidarda kalmayı dayatacağı bir 'darbe' hazırlığı içinde olduğunu görüyoruz. Bu darbeyi gerekçelendirmenin tek yolunun ise gerilimleri olabildiğince diri tutarak toplumda genel bir tehdit algısını derinleştirecek yöntemleri uygulamaya sokmak olduğunu kolaylıkla öngörebiliriz.
Suruç'da yaşanan planlı vahşet aslında bu yönlü bir prova olarak da görülebilir. Bunun seçimlerden sonra muhalefetin tepkilerinin dozuna göre devreye sokulacak bir yöntem olarak benimsendiğine dair pek çok belirti var. HDP'nin baraj altı bırakılması talimatı, oy hırsızlığının parti merkezlerinden yönetilen örgütlü bir faaliyet olarak devreye sokulması gibi manipülasyonlar her ne kadar seçim sonuçlarına önem atfedildiğini gösterse de bunun sonucu değiştirmeye yetmediği bir halde bile kullanılan yöntemlere bakarak iktidarı barışçıl biçimde devretmeye rıza gösterilmeyeceği ve olası bir toplumsal itirazın en şiddetli yöntemlerle susturulmaya çalışılacağı bir kanunsuzluğun hazırlığına başlandığını söyleyebiliriz. Bir yandan büyük projeler eşliğinde kalkınma hamleleri ve zenginleşme vaadleri ile toplumu ikna etme gayretleri sürerken diğer yandan da milliyetçi harareti diri tutma adına özünde bir propaganda balonu olmanın ötesinde kazanımı olmayan sınır ötesi operasyonlar ile AKP iktidarına mecburiyetin gerekçeleri oluşturuluyor. Bu darbeyi meşru kılmanın diğer bir yolu da seçimlerden sonra iktidarın paylaşılmasına yönelik atılması artık zorunluluk haline gelmiş adımlardır. Cilası süratle dökülmekte olan İyi Parti başta olmak üzere CHP'nin ulusalcı kanadından bazı unsurları da kapsayabilecek bir tür 'milli mutabakat koalisyonu' arayışı kaçınılmaz gibi görünüyor. Çünkü ancak bu şekilde uluslararası finans kapitalin dayattığı 'kemer sıkma' politikasının AKP'nin de içinde yer alacağı bir iktidar bloğu tarafından uygulamaya sokulabilme şansı doğabilecek. AKP ancak bu mutabakat içinde kendisine yaşam imkanı bulup batının finans çevrelerinde bir kabul yaratabilecek.
İktidar yorgunu olan Erdoğan ancak bu şekilde yavaş yavaş görünmez kalarak 'devr-i sabık' olmaktan kurtulmayı deneyecek. Tansu Çiller, Mehmet Ağar gibi bir dönemin karanlık yüzlerinin AKP mitinglerinde boy göstermesini bu plandan bağımsız düşünmek pek doğru olmasa gerek. Bu aynı zamanda Tüsiad'ın temsil ettiği tekelci sermaye çevrelerinin AKP'li bir iktidar bloğuna rıza gösterebilmesinin de tek yolu oluyor. Diğer yandan seçimlerin artık Erdoğan için rakiplerini ezdiği bir güç gösterisi olmaktan çıkıp onu iktidardan edecek bir tehdide dönüşmesi dolayısıyla artık istenmeyen bir olgu haline gelmesini, önümüzdeki dönemin faşizan karakteri ile de birleştirdiğimizde 'istikrar' adına uzunluğu şimdiden kestirilemeyecek bir dönem için rafa kaldırılma ihtimalini de gözardı edemeyiz. Bu özet anlatımın ışığında muhalefetin izlemesi gereken yol da netleşmektedir.
Birincisi; seçim sonuçları ile gelecek bir avantajın her türlü tehdit, provokasyon ve devlet şiddetiyle bastırılması çabalarına karşı militanca savunulması, diyeti ne kadar acı olursa olsun tek yoldur. Yalnızca devrimci demokratik güçler değil, uygarca yaşamak isteyen, yılların faşist baskı ve zorlamalarından bunalmış milyonlarca insanın kararlı duruşunun tarihsel bir değer ifade edeceği bir dönemecin eşiğindeyiz. Her kim ki bu haklı toplumsal öfkeyi dindirmeye kalkar, bilsin ki tarihi bir mahkumiyetle damgalanacak ve mutlaka bedelini ödeyecektir. Kararlı duruş, bütün uğursuz iktidar ortaklıklarına dair oyunları bozacak ve AKP'nin etrafına öreceği koruma duvarlarını yıkacaktır.
İkincisi, Erdoğan ve AKP'nin artık belirleyici güç olmaktan çıktığı bir siyasal ortamın yeniden yapılandırılacağı bir süreçte egemen sınıflar dışında kalan geniş toplumsal kesimlerin ekonomik siyasal ve sosyal haklarının temsilinde etki sahibi olunabilecektir. Emekçi kitlelerin taleplerini, halkların barış ve özgürlük beklentilerini kursaklarında bırakacak burjuva programlara karşı devrimci, demokratik bir önermenin hesaba katılması gereken bir gücü olacaklardır. Bu ise fiili olarak oluşmuş bulunan böylesi bir cephenin iç ahengini güçlendirecek dar rekabetçi itiş kakışlar yerine kapsayıcı bir sorumluluk duygusunun egemen kılındığı bir yapısallığa zemin hazırlayacaktır.
Yeterince kalabalığız. Öfkemiz de bilenmiştir. Tek ihtiyacımız olan siyasal uyanıklık ve kararlılıktır. Maharetlerimizin halklarımızın kaderine etki edeceği günlerden geçiyoruz ve yüksek sesle haykırıyoruz: 'Bizde Varız!'