Tam 20 yıl önce, yani 1996 yılında, Birleşmiş Milletler yöneticileri, çeşitli halkların temsilcileri, sivil toplum kuruluşu sözcüleri Katalonya’nın başkenti Barselona’da toplanarak Dil Hakları Evrensel Bildirgesi’ni ilan ettiler. Bu toplantıya 5 kıtadan 90‘dan fazla ülke, 200‘den fazla uluslararası tanınmışlığı olan insan katıldı. Bildirge’ye destek veren insanlar arasında, Mandela, Naom Chomsky, Dalai Lama, Desmond Tutu, Seamus Heaney, Ngugi Wa Thiong’o, Yasser Arafat ve Octavio Paz’ın da adları var.
Bildirge’nin dayanak noktası 1948’de ilan edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ikinci maddesiydi. O da şöyle diyordu: "Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ve toplumsal köken, doğuş ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu bildirgede ileri sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir."
Bildirge, daha önce ilan edilmiş olan Uluslararası Vatandaşlık ve Siyasi Haklar Anlaşması, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara ilişkin Uluslararası Sözleşme, Ulusal ya da Etnik, Dini ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Hakkında Bildirge, Yerel ve Azınlık Dilleri Avrupa Sözleşmesi, Avrupa Konseyi Bakanlar Konseyi Sözleşmesi, Ulusal Azınlıklar Bildirgesi, Ulusal Azınlıkların Korunması Hakkında Çerçeve Sözleşmesi, Uluslararası PEN Kulübü Çeviri ve Dil Hakları Komitesi Bildirgesi, Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmesi ve Halkların Kolektif Hakları Evrensel Bildirgesi gibi metinlerde belirtilen dilsel hakları benimseyerek bu alandaki en geniş sözleşme özelliğini taşıyor.
Bildirge’nin amacı işgal, sömürgeleştirme, siyasal, ekonomik ve sosyal tahakküm biçimleri yüzünden zayıflatılan, ayrımcılığa uğrayan dillerin haklarının korunmasını sağlamak, tüm dünya dillerinin barış içinde bir arada yaşamalarını ve doğal süreçlerle ilerlemesini temin etmek, saygınlığını, özel ve kamusal alanlardaki sosyal kullanımlarını garanti altına alacak kapsayıcı ilkeler düzenlemek olarak belirtilmiş.
Toplam 52 maddeden oluşan Bildirge’nin birkaç maddesini buraya sıralayalım:
Madde 10: Bütün halklar eşit dil haklarına sahiptir.
Madde 12: Herkes kamusal alan içindeki tüm faaliyetlerini kendi dilinde yürütme hakkına sahiptir.
Madde 15: Bütün halklar üzerinde yaşadıkları toprak parçası içerisinde kendi dillerini resmi olarak kullanma hakkına sahiptir.
Madde 17: Bütün halkların kendilerini ilgilendiren tüm resmi belgeleri anadillerinde elde etme hakları vardır.
Madde 20: Herkes, bütün davalarda, konuşabildiği ve anlayabildiği bir dile yönelik ücretsiz tercümanlık hizmeti alma hakkına sahiptir.
Madde 24: Bütün halklar kendi dillerinin yaşadıkları bölgedeki eğitimin her seviyesinde: okul öncesi, ilköğretim, lise, teknik ve mesleki okullar, üniversite ve yetişkin eğitiminde ne derecede var olacağını belirleme hakkına sahiptir.
Bildirge’de belirtilen bu ve diğer maddelerin kabul görüp görmemesi, söz konusu dilleri konuşan halkların nasıl bir rejimde yaşadığını da gösterir. Bu hakların tanınması aynı zamanda belli bir medeniyet, hoşgörü ve özgürlük göstergesi de. Tanınmaması ise tam tersine baskı, ayrımcılık, eşitsizlik, zorbalık ve hatta barbarlık uygulamalarını beraberinde getirir.
Nesnel bir yaklaşıma sahip herhangi bir uzman grubu, Türkiye’nin dil politika ve pratiklerine baksa, Dil Bildirgesi’nin bütün maddelerinin Türkçe dışındaki diller söz konusu olduğunda açıkca ihlal edildiğini ve sonuçlarının bu diller için tarih boyunca yıkım, ölüm, kırım getirdiğini görecektir. Nitekim bu tür nesnel incelemeler çokca yapılmış, sonuçlar kamuoyuyla paylaşılmıştır. AKP ve Erdoğan Türkiye’si, cumhuriyetten beri devam eden bu politikaların değişimi konusunda herhangi bir adım atmış mıdır? Haftada 2 saatlik seçmeli dil dersleri ile 10 yıldır kopardıkları yaygarayı bir kenara bırakıp, yukarıda sıralanan ve Dil Bildirgesi’nin diğer maddelerine bakıldığında hiçbir değişiklik yapmadıklarını rahatlıkla görebiliriz. Aksine, tüm çabalarının aynı politikaların başka türlü sürdürülmesi için yürüttükleri algı operasyonları olduğunu anlıyoruz.
Peki böyle bir AKP’nin, Erdoğan’ın ve Türkiye’nin başta Kürtler olmak üzere soykırım, kültürkırım ve dilkırıma maruz bırakılmış halklar için meşruiyeti olabilir mi? Kürtler, sabır taşını bile çatlatan olağanüstü çabalarına rağmen herhangi bir dönüşüm geçirmemesinden dolayı Türk devletinin kendileri için bir meşruiyeti olmadığını görüyor. Üstelik bu meşruiyet sorunu sadece dil alanında değil; toplumsal, siyasal, ekonomik hayatın tüm alanlarında kendini gösteriyor. Ancak kendi nezdinde meşruiyeti olmayan bir güce karşı ne yapılacağına dair verilen tepkilerde farklılıklar var. Kimisi korkuyor. Kimisi üzülüyor. Kimisi kaçıyor. Kimisi de kendisini, mahallesini, kentini, halkını korumak için öz savunma yapıyor, örgütleniyor, direniyor. Hem Kürt tarihi hem de dünya tarihi, direnenlerin eninde sonunda galip geldiğini gösteriyor.