“Bir halk / Yoksul ve tutsaktır / Dili çalındığı zaman / Dedelerinden kalan / Kayıptır artık” dizelerini okuyan hangi yaralı yürek kendini bulmaz ki?! İgnazio Buttita’nın şiirini irdelerken dili yasaklığın ıstıraplı yaşanmışlığını bir kez daha hissediyorum iliklerimde. Kaybedilmek istenen dilim var çünkü. Zulamdaki saklı cevherdir, daha mücevher olup işlenecek!
Dil insanlığın ruhudur. Yok, sanması demek gölgesiz birey-toplum yaratılmasına hizmet etmek demektir. Neden, niçin yasaklanıyor? Doğrusu bu irrasyonel mantık silsilesinin arka planında rasyonalize edici bir erek güdüldüğü yadsınamayacak bir gerçekliktir. Karşıtlarını yok etme, asimile etme, öğütme perspektifinden taviz vermeden yaklaşırlar durmadan. Bu zihniyetin üstü kazıldığında görülecek; hoyrat kar hırsının dizginlenemez vahşet uygulamaları olacaktır.
Hani bir halk deyişi var ya, “Gözünü toprak doyursun” diye, işte, sermaye birikimi için iktidar odaklarının kan bürümüş haris gözleri, önüne gelen her şeye tecavüz eder. Bu tecavüz-aç gözlülük uygarlık denen, özgürlüklerin gasp edildiği hiyeratik devlet yapılanmalarıyla başladı. Kan, gözyaşı, kıyım, kıran ve katliamlar defaetle devam etti, tıpkı günümüzde üst mecraya sıçrayarak devam ettiği gibi. Uygarlık tarihini kör bir kuyuya benzetirsek; kuyunun dibini ne kadar aydınlatmaya yeltenirsek, görülecek ki karanlıkta kalan kısımlar bilinmezliğini sürdürecek. Devletçi yapılanmaların ilk çıkışından serpilip palazlanmasına değin kar hırsıyla işgal-istila, köleleştirmeler ve toplumların zenginliklerinin, artı değerlerinin üzerine konma savaşları hiç eksik olmamıştır. Lakin salt dil kırımından ötürü veya dillerin yasaklanma ereğinin güdülmesi pek görülmemiştir. En azından görünen tarih sayfalarına böylesi not düşülmemiştir.

‘Ulus devlet’in ‘tek dil’i

Dile yasak koyma, kapitalist sistemin uygulamalarının öncellerinden olageldi. Kapitalizm ulus-devletleri oluşturdu. Ekonomik sömürü ve ideolojik hegemonya tekellerinin iktidar aygıtlarıyla bütünleşmesi diye de okunacak ulus-devlet olgusuyla iktidar her şeyleştirilirken, toplum da hiçselleştirildi. Ulus-devlet yaratısında “Tek Dil” oluşturmak, homojen ve itaatkar toplum yaratmanın ön kabulü haline getirildi. Kurulan hükümranlığın dili dışındakiler ötelenmeye, unutturulmaya çalışıldı. Mukavemet gösterene zor kullanmaktan çekinilmedi. Vahşet diz boyuydu. Farklı dilleri konuşan topluluklar dil kırımından geçirilirken aynı zamanda dilin yarattığı ortak bilinç de ortadan kaldırılıyordu. Beş yüz yıllık trajedinin başlangıcı uzaklara yelken açan gemilerle geldi.
Denizaşırı sömürgeciliğin başlaması insanlık tarihinde kara leke olarak durur. İşin ilginci de bu kara lekeye ‘Keşifler Çağı’ demeleri yok mu! Mide bulandırıcı bir durumdur. Orada, öylece devasa uzamıyla yerinde duran bir kıtada yaşayan toplulukların yok edilmesi, topraklarının işgali nasıl oluyor da “Keşif” diye izah edilebiliyor? Doğrusu anlamış değilim! Biraz izan diyorum, izan!

Kristof Kolomb’un gemileri 1492 yılında Amerika kıyılarına vardıklarında, altın hırsının İspanyol işgalcilerinde vardığı nokta; topyekun katliamdan geçirilen İnka, Maya, Aztek vb. halkların uçurumlarda yankısız kalan çığlıkları oldu. Arta kalanlar da köleleştirilip teşhir nesnesine dönüştürülerek köklerinden koparıldı. İnsanlar yok edilirken diller ed ortadan kaldırılıyordu. Çok azı koruya geldi dillerini. Sömürgeci güçlerin dilleri, kültürleri, dinleri zorla kabul ettiriliyordu kalanlara. Yerel diller sömürgeci dillerin insafına terk edilmişti. Özellikle Avrupa egemen dillerinin yerel dilleri içine aldığını unutmamak gerekir. Ve bunu övünç kaynağı olarak görürler utanmadan. Örneğin, Winston Churchill’in Britanya’nın dünya sisteminin hükümranlığını, İmparatorluk tarihi olarak değil, Güneş’in batmadığı coğrafi uzamda, İngiliz dilinin tarihi olarak ortaya koyması, Avrupa merkeziyetçiliğinin aktörlerinin yerel dilleri soğurmuş olduğunu kanıtlar. Bu kanıt, İngiltere ve ABD aksanlarının arasında ayrım yapmadan, süreklilik içerisinde ele almayı gerektirir. Ne de olsa Dünya Sistemi’nin aynı dili konuşan halef ve seleflerinden bahsediyoruz. Hegemonik üstünlük İngilizce konuşan milletlerin kapılarını yeni siyasi gruplara ve kültür çevrelerine de açtı. Nitekim bilim, diplomasi, pilot terminolojisi, işadamları vb. alanlarda kullanımının vazgeçilmezliğini “Lingua Franca” diye tecil ettiren İngiliz dilidir. Tüm bunları internet sinema, müzik, spor alanlarındaki kullanımı tamamlar ve baskın dil olduğunun hükmünü ilan eder. Böylesi bir ortamda her yerel dil ve kültür tehdit altındadır. Her şeyin birbirine benzetildiği simulakrlara dönüşen sanal ortamlarda insanlığın binlerce yıllık toplumsal-kültür birikimleri korunaksız kalıp yok edilmektedir. Bu saldırganlıklarla yok edilmeyi, gelişkinliğin meyvesi ve ilerleme maskesiyle sunulmaya çalışılması ne kadar da hazin bir olaydır…


Tek dilli bir dünya mı?..

Sürüklenmek istenen tek boyutlu, tek dilli bir dünya gerçekliği çölleşmekle özdeştir. Tersinden tek dilin konuşulduğu Babil Kulesi’nin inşa dönemlerine gidiş görülüyor ki bunu yaparken gölgesiz-ruhsuz insanlar biçimlendirilmek isteniyor. Bunun insanlığın inkarını onaylamak olacağı kaçınılmazdır. Kolomb’un Amerika’ya ulaşması, Magellan’ın batıdan yola çıkıp, yardımcısı del Cano’nun tamamladığı dünyanın küreselliğinin idrakine varma ve nihayetinde Kopernik’in dünyayı evrenin merkezinden alması ardından yeni bir çağa giriliyordu. Avrupa odaklı sömürgecilikte engel tanımaz olundu. Canlı-cansız ne varsa kendilerine helal kılındığını sandılar. Dünya bir küreydi ve bakir topraklar her şeyiyle Avrupalıları bekliyordu! Hayat bir sermaye birikimi hırsıyla saldırdılar. Gasp ve talan mahsulleri Avrupa’ya akıtılıyordu. Aç gözler, “Yetmez! Daha, daha da…” diye engel tanımaz ihtiraslarıyla dokundukları, gördükleri her şeyi sahipleniyorlardı. Zira dokunan el iktidar üretirdi. İktidar avcıdır, avla beslenir. Bundan dolayı da kan, gözyaşı, mikrop-salgın hasatlık ve ölüm yağdırıyordu kültürel yapılanmalara…
Kötülük ortadan kaldırılmadıkça önüne gelen her şeyi özümseme ve şişme kabiliyeti vardır. Yer, özümser ve pis kokulu posasını dışkılar! Eşitliğin kaynağında sınırlar çekerken kara parçalarına, sınırlar içerisindeki toplumları homojenleştirme-tek tipleştirme çabalarını tam hız yaygınlaştırmaya koyuldu.
Hep Fransız Devrimi’nden bahsedilir ya, devrimden sonra Fransa’nın kırsal alanlarında tek dilin konuşulması için yoğun propaganda ve zor aygıtının işler kılınmasını kaçımız bilmektedir? Evet, kapitalizmin ulus-devlet inşasında tek dilin konuşulmasının hakim hale getirmek için yok etmeye koyuldular farklı dil ve kültürleri. Hoş geldin Modernizm! İnsanlığa reva gördüğün, pandora’nın kutusunun açılıp kötülüğün saçılması oldu. Soykırımların yanı sıra dillerin yasaklanması, asimilasyon politikalarının devreye sokulması ulus-devlet ethosunun adı olmaktadır. Ulus-devlet, dillere kilit vurup yok eder zenginlikleri. Tek dil oluşumunun zihni formatının dayatarak farklılıkları homojenize ederek eritmeyi erek bilir. Bu durum, insanlık suçuyla damgalanan kapitalist modernizmin gerçek suretini ortaya döker. Yaşanan, yaşatılan; dil-kırım, kültür-kırımdır! Oysa her dilin, her kültürün bir düşünüş-şekilleniş biçimi vardır. Var olan özgün düşünüş kalıpları dillerin, toplumsal-kültürel oluşumları bastırmayla ortadan kaldırmayı hedefler…

Condillac, “Dillerin, onları konuşan insanların bilincindeki incelikler kadar incelikleri vardır” derken, yakıcı bir geçekliği göstermekte bize. Ortadan kaldırılan her dil-kültür sonrası, dünyanın özgün pencerelerden algılanması olan farklı bilinçlerin inceliklerinin de yeryüzünden silinmesidir. Dolayısıyla yaşamın çeşitlenmesi ve karmaşıklaşmasına da ket vurulmuş olunur. Doğa ve toplumsal doğaların naturalarındaki ahenkli adaptasyonu ve zenginliğin göstergesi olan dillerin yok edilmesine karşı gelinmeli! Dillerin önündeki engeller yapaydır. Bu yapaylığın müsebbibi, gözleri “engerek Kamaşması”ndaki “kar-sömürü” hırsıyla dolu bir avuç kötülük yayıcılarının eseridir…


Dil birey hakkı mı toplum hakkı mı?

Günümüzde dil ve kültür üzerinde asimilasyon politikaları göz ardı edilerek uluslar arası konjonktörde “birey ve birey hakları” diye özele indirgenen bir sorun algılaması mevcuttur ki, içerik olarak sömürgeci zihniyetin post modern demlerinin versiyonunun sirayet ettirilmesinden başka bir anlamı yoktur. Bunun en yakıcı ve yaralayıcısını da anadilim, kadim Kürt dili ve kültürü üzerinde yüzyıllık yoksanma- imha- asimilasyonist, ideolojik-politik, psikolojik ve militarist yönelimlerde gözlemleriz yaşayarak. Daha dün, onca yılların özgürlük ve direniş haykırışlarıyla ayağa kalkmış Kürt halkının dil ve kültürü önündeki engeller kaldırılmış gibi, “benim için Kürt sorunu bitmiştir” diye höykürerek fetva veriyor bioiktidarın yürütücüsü. Satı muhterem sanki lütuf eyliyor topluma! Kerameti kendinden menkul söylemlere tokuz kaç zamandır, anlayın artık!
Dilim ah, coğrafyam gibi parçalanmış ruhumdur benim. Engelleyemediler, yitmelerde bitiremediler onu. Elbette kaybedilme, hor görme, görmezden gelme, yasaklanma serüveni, kıyım-kıran ve katliamlar son nokta olarak devreden çıkarılmayan karanlık emelleri olagelmiştir ve bitmemiştir. Yeni konseptlerle yönelmekteler durmadan. Değerli düşünür-yazar Afşar Timuçin “Bilim ve Gelecek” dergisindeki (Nisan 2011) “Dilde ve Sanatın Dilinde Anlamın Açınlanması” makalesinde şöyle der:
“Her kişi evrensel bir düzeyde kendi halkının ya da toplumunun diliyle konuşurken kendi özel dil koşullarını da oluşturur. Belli bir dili anadil olarak konuşan kişiler ona kendilerinden bir takım özellikler ya da renkler katarak. Dilin bu renkleri gerçekte bilincin öznel özelliklerinin renkleridir. Anadilin koşullarından yola çıkarak her kişi neredeyse kendi özel dilini kurar.” İşte topluma dayatılan da, kendi halkının dilinin unutturulması ve yerine bir yabancı dilin ikame edilmesidir. Köksüzleştirmek istiyorlar! Zira köksüzleştirip devşirmek, sömürmenin daha bir yetkinleştirilmesidir. Bunun için de her yol ve yöntemim tatbik etmek mubah sayılır melanet yayıcılarca…
Nasıl olur da yasaklanır diller? Toplumsal olay ve olgulara dışarıdan bakanlar için absürd bir tiyatro oyunu gibi gelebilir. Lakin iliklerinde yaşayanlar için derdest edilmek ve acılar içerisinde kıvranmakla eşdeğerdeki haleti ruhiyedir. Bir yanı eksiktir hep! Doğumdan sonra anaların bal damlayan dillerinden yayılan ninnilerin-ezgilerin yasaklanmasının acısını yaşamayan tahayyül edemez. Ettiğini sansa bile hissedemez. Bedeni-ruhu yaralananın haykırışı dünyanın söze dökülmüş vicdanıdır oysa.
Kimse inkar edemez. Dile yasak koyma, egemen zihniyetin en çirkin politikalarının başında gelir. Bu çirkin zihniyetin Kürtçeyi asimilasyonist politikalarla ortadan kaldırmalarının hazin öyküsünü yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden başlamak üzere yaygınlaştırılarak devam etmiştir.

21. yüzyıla girdik ama Kürtçeye zulüm sürüyor...

Yirmi birinci yüzyıla girdik, halen de büyük bir tehdit olarak önümüzde durmaktadır. Her yandan yöneldiler. Irak ve Suriye bölümlerinde Araplaştırma, İran kısmında Farslaştırma ve Türkiye sınırlarına giren coğrafyada da Türkleştirme politikalarıyla dil ve kültürel zenginlikleri yok etmek istediler. “Misak-ı Milli” diye belirlenen coğrafik mekanda, “vatandaş Türkçe konuş!”, “Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun!”, “Ne Mutlu Türküm Diyene!”… vb. şiarlaştırılan egemen söylemlerin etimolojisinde Güneş Dil Teorisi savsatası altında, her şeyin Türklükle bağını kurmanın ideolojik-politik ‘argümanı’ eşliğinde “tek dil, tek din, … kültür, …millet,… Devlet” yaratılmaya koyuldu sömürgeci iktidar erkleri. 1925’lerde çıkarılan “Takrir-i Sükun” ve “Şark Islahat Planı” çerçevesinde tufan yarattılar toplumların üzerinde. ‘Olacaksa bir millet, bir dil, bir devlet, hakime-i milliye olan Türk olacaktır’ anlayışıyla yöneldiler olanca mezalimlikleriyle. Anaların ninni yaktığı dil yok sandı her yerde. Konuşulması halinde para cezaları kesildi konuşanlara. Bunda ısrar edenlerin akıbetleri de tarihin belirsizliğinde kaybedilmek oldu. Kışla, cami ve okullardan, mahremiyet alanları diye kabul edilen evlere değin, girmekte beis görmediler. Konuşanları tespit etmek için “Muhbir Vatandaş” uygulamalarını getirdiler. Toplumsal dokuyu parçalayıp nifak sokmak erekleriydi hep. Önce Fırat’ın Batısında kalan Kürt toplumunda başarı elde ettiler. En azından egemen toplum içerisinde birbirinden kopuk adacıklar haline getirdiler. Sonraki adımları da Fırat’ın Doğusu oldu. Dizginsiz şiddetle yöneldiler. Böylesi planlı vahşet uygulamaları karşısında tutunamamaktan, dil-kültür üzerinde asimilasyon politikalarında nispeten başarılı da oldular. Varsa-ki var- eğer halen Kürtçe denen kadim dili; bilinmeli ki, bu Kürt Analarının inatla nakşettikleri ezgili yüreklerinden aktarılan-öğretilen anadil ısrarındandır. Kürtçenin unutulmaması ve varlığını sürdürebilmesi anaların eseridir! Egemen zihniyetin dayattığı inkarcı-katliamcı politikaları Kürt anaları bertaraf etti. Kötülüklerin başarısız kılınmasının onuru analarımızdır. Nitekim kafatasçı tekçi söylemin akıl hocaları da itiraf ediyor: 90 yıllık TC devletinin en büyük başarısızlığını bunca yıl içerisinde Kürt halkını entegre, öğütme ve asimile edemediklerinin hayıflanmasının dillendirirler. Oysa işledikleri insanlık suçunu da bu söylemin altında açığa vurduklarının ayırdında değildirler. Evet, katliam ve soykırımın ardından dil ve kültür kırımını devreye sokanlar halkların düşmanıdır ve yapılanlar bir insanlık suçudur! Her dil ve kültür önünde oluşturulan engeller kaldırılmalı ve özgürce ifadeye kavuşturulmalıdır. Bunun önünde engel çıkarma, yasaklama ve hakir görme, tarihin endazesine kara leke olarak düşer…

‘Baba beni okula gönder’ de; o okulda Kürtçe niye yok?..

Kaç zamandır görsel medyaya Kürt bebelerine yönelik, “Baba beni okula gönder” diye ifadelendirilen ‘masumane’ anlayışın altındaki hakikat neye delalet etmekte? İnsanlık masumiyet kisvesiyle kirletilmekte ne yazık ki! Bu yönlü çağrılar haklı olarak asimilasyon politikalarını uygulamada yeni bir hamlenin başlatıldığı algısını doğurur. O okullarda, dersliklerde neden anadille eğitim yapılmadığını kim izah edebilir? Hangi vicdan sahibi bunu kabul eder? Kandırmak, bilinç bulanıklığı yaratmak temel amaçları olagelmiş hep. Nasıl ki Avrupa merkeziyetçi bakış olan oryantalizm, doğu toplumlarını hakir görüp küçümsüyorsa, aynı mantığın bir başka uzantısını, Türk egemen zihniyetini topluma dayatmak isteyen odaklarda da görebiliyoruz. Türk ‘entelijansiyası’ denen güruh da Kürt toplumuna oryantalist şekilsizlikle yaklaşmaktan, akıl vermekten, küçümsemekten, ‘bir şey bilmez cahildir’ algısıyla bakmaktan başka bir şey yapmıyorlar. Aşağılık kompleksi olan aşağılar! Yaptıkları tam da budur. Doksan yıllık TC devletinin merkezi ideolojik-politik argümanlarını ne kadar içselleştirmiş olduklarının da göstergesidir. “Türkiye’de bir Komünist Parti olacaksa, onu da biz kurarız” mantığının tezahürü Kürt toplumuna tatbik edilmektedir. “Eğer bir akıl verilecek, onu da ben verebilirim ancak” demeden başka yaptıkları bir şey yok!

Kürtçe gayri meşru ilan ediliyor


Anlayamıyorlar, anlamak istemiyorlar. Bir kez daha söyleyelim; artık herkesin bunlara karnı tok, tok, tok! Lakin emme basma tulumba misali dönüp dönüp yine uygulamadan vazgeçmiyor muktedirler. Hor görmek, küçümsemek ve kriminalize etmek ilk yaptıkları şey oluyor. Üniversite yerleşim sınavlarında sonuncu gelmenin esamesini kurarken, toplumda bilinç çarpıklığını ikame etmek için hakikati balçıkla sıvamadan geri durmazlar. Yabancı dille eğitim almanın, eşitsiz koşulların ayyuka çıktığı ortamda yapılan ve yapılmak istenen tek kelimeyle aymazlıktır! Zira yoğun imkansızlıklar içerisinde, yedi yaşından sonra bir yabancı dil olan Türkçe öğrenilmeye başlatılır. Bu yapılırken öz dilin yok sanıp, gayrı meşru ilan edilir. Kürtçe konuşman yasaklanır okullarda. Ve böylesi bir eğitim sisteminde öğretilen yeni dil eğreti kaçacaktır. Dil ve kültür savaşında, hakim dil ve kültür olan Türkçenin erdemliliği, güzelliği ve naifliği işlenip duracaktır taze dimağlarda.
Önce kendi anadilinden uzaklaştırılma ve utanma duygusu yaratılmak istenir. “Kürt ne bilir ayranı, hor hor içer ayranı” diye yakışıksız benzetmeler yaparak halkı aşağılamaktadırlar. Sözüm ona üstünlüklerini, emsalsizliklerini perçinleyecekler! On yıllardır yapmak istedikleri bu. Ama başaramadılar. Her türden yönelmeye rağmen bitiremediler kadim dili-kültürü! Yakamozlanan berrak bir nehir gibi çağıldamakta durmadan. Anaların ezgili ninnilerine sahiplenme, yeniden buluşma dört bir yanda yoğunlaşarak devam etmekte. Aha, kuruluş ethoslarındaki kabusları geri döndü. Betonlanan mezarda filizlenen Mazı Ağacı dallanıp budaklanmakta coğrafyamda.

Evet, belki eğitim dili olamadı henüz ama her zamankinden daha gür sesle sahiplenmeye başladı insanlar. Ne mutlu, gelişip, kökleşmeye devam ediyor anadilim. Ozan Ahmet Arif’in dediği gibi “…dövüşenler de var bu havalarda/ El, ayak buz kesmiş, yürek cehennem / Ümit öfkeli ve mahzun / Ümit, sapına kadar namuslu / Dağlara çekilmiş kar altındadır /...” Dövüşe dövüşe harlanan umutlarla parçalanmakta engeller. Dilim dünyamdır benim. “Kavuşmak ilmindeyiz bütün fasıllar…” diyerek serencamının vuslat olacağından kuşku duymuyoruz…


Dr. AYHAN KAVAK / Siirt E Tipi Cezaevi