Dünyanın muktedirleri kararlarını -rıza veya zor kullanma yöntemleriyle- nihai tekeli olan devlet vasıtasıyla işletirler. Aynı zamanda bizlere, devletin günümüzdeki yaygın şiddetinin bizi bizden korumak için var olduğunu anlatırlar. Kendilerini adaletsizliklere karşı savunmaya almaya çalışan toplulukları ise kriminalize ederler. Modern devletlerin çok sık kullandığı söylem olan 'terörizm'in ana akım tanımlamasına bir bakalım: "Devlet olmayan faillerce siyasi amaç güderek zor kullanma."

Sonuç olarak kadınları, toplumu ve doğayı sadece fiziksel olarak değil, toplumsal, ekonomik ve politik olarak da savunmasız bırakmayı amaçlarlar. 

Özellikle Ortadoğu’da, şiddetin yaşamımızın değişmez bir etkeni haline geldiği bir ortamda şiddeti kınamak kadınlar için yeterli değildir. DAİŞ’in yükselişi erkeklere ve ordularına tam bağımlılığın getirdiği felaketleri gösterdi: Kadın kırımı. 

Bir travma dalgasının daha Ortadoğu’yu işgal etmeye başladığı karanlık bir zamanda Kobanê’de DAİŞ’e karşı geliştirilen direniş, tüm dünyada merak, heyecan ve her şeyin ötesinde umut uyandırdı. Üstelik komünalizm, adalet ve özgürlük mücadelesinin insanların bilincinden bu kadar uzaklaştırıldığı bir dönemde. 

Unutulmuş bir topluluğun kadınları, Ortadoğu’nun renklerinin, kültürlerinin yok edilmesi üzerine kurulu DAİŞ çetelerinin en hiddetli düşmanı haline gelerek, ezberleri  bozdu. Kobanê, insanlığın mücadele tarihine erkekler kadınları koruduğu için ya da bir devlet 'tebaasını' koruduğu için değil, gülümseyen kadınların fikir ve bedenlerini bir ideolojik cepheye dönüştürdükleri ve bu cephede DAİŞ çeteleri ile onların tecavüzcü dünya görüşünü un ufak ettiği  için yazılacak. 

Bu direniş sadece günümüzün en faşist grubuna karşı evrensel bir zafer değildir. Aynı zamanda Rojava’nın doğuşunda teori ve pratiğin bütünleşmesini gören tecavüzcü katillere karşı bir felsefe ile savaşan Kürt kadınların gülümsemelerinde, bu bütünleşmenin en estetik tezahürünü gören yeryüzündeki tüm sistem karşıtı hareketler için de bir uyanış çağrısı oldu. Kürdistan birdenbire dünyadaki sistem karşıtı hareketler ve devrimciler için kutsal bir mekan haline geldi. 

Yeni bir bakış açısı için yüzlerini Mezopotamya’ya doğru çevirenler "Özerklik nedir?" diye sormaya başladılar. Irak’ın ikinci en büyük şehri olan Musul dahi birkaç gün içinde DAİŞ tarafından düşürülürken, neden yaşlı kadınların koalisyon hava saldırıları başlamadan aylar öncesinde kendi özerk "anneler taburu" oluşturdukları ve küçücük bir kasaba olan Kobanê'nin milyonlarca insan için nasıl yükselen bir güneş haline geldiği sorgulandı.

İlk orduların aynı zamanda ataerkilliğin kurumsallaşmasına ve devlet öncülerinin oluşmasına da damga vuran sermaye birikiminin artmasıyla ortaya çıkmış olması tesadüf değildir. 

Bunun daha ideolojik manifestosu olan ulus  devlet, ayrıca binlerce yıllık kültür mozaiği olan topluluklar arasına sınırlar çizip düşmanlık yaratarak, sinsice kendi varlığını dayatmıştı. Dolayısıyla, toplumu savunmak isteyenler, topluma yönelik saldırılarda aynı zamanda ideolojik olarak da başedebilmeliydi. 


Kadın ve savaş

Savaş, geleneksel olarak erkeklerin çatışması ve tavrı ile ilişkilendirilirken, kadınlar genellikle savaşın pasif özneleri, masum kazazedeleri olarak resmedilmişlerdir. Kadınlar geleneksel olarak erkeklerin korumakla yükümlü olduğu 'kırılgan mülkleri' olarak görülür. 

Aynı zamanda bir kadının şiddete, özellikle de cinayete başvurması normallikten ziyade 'radikal bir sapma' olarak görülür. Erkekler içinse genellikle aynı şey 'doğal' olarak kabul edilir. Bir kadının eline silah alması ataerkil toplum için başlı başına bir 'travma'dır. 

Militan Kürt kadınlar; NATO’nun ikinci büyük ordusuna sahip ve oldukça eril bir askeri yapısı olan, cumhurbaşkanının kadınlara en az üç çocuk yapmayı telkin ettiği ve kadınlarla erkeklerin eşit olmadığına olan inancını alenen söylemekten çekinmediği Türk devletine karşı; kadınları İslam adı altında iradesizleştirip katleden İran rejimine karşı; tecavüzü savaşın sistematik bir aracı olarak kullanan Suriye rejimine karşı ve kadınlara tecavüzü 'helal' ilan eden, barbarca eylemleri için cennette 72 bakire vaadeden ve temel propagandasını kadınlara tecavüz etmek, onları köleleştirmek ve seks köleleri olarak satmak üzerine kuran DAİŞ gibi çetelere karşı mücadele ediyorlar.

Bunlardan da öte, bu kadınlar Kürt toplumunun kendi içindeki ataerkilliğe karşı savaşıyorlar.

Kürt kadınları farklı devlet ve sistemlere karşı yürütülen mücadelelerde onyıllardır yer aldıkları halde dünyanın onları tanıması Kobanê direnişi ile oldu. Ancak kısa bir süre içinde kadınların bu savaşları ana akım medya tarafından fiziksel güzelliklerine vurgu yapılarak ve radikal politikaları görmezden gelinerek apolitize edildi ve mücadelelerine dair apolitik bir imaj çizildi. Bu tür yansımalar da bilinçli ideolojik saldırılar ve kasıtlı bir şekilde radikal bir kadın çıkışını anlamsızlaştırma girişimi olarak tanımlanabilir. 

Fakat ideolojileriyle mücadeleye kattıkları estetik, onları başarılı kılan en büyük silahtır. Dar fiziki öz savunma anlayışını aşan, felsefi bir öz savunma anlayışı içerisinde olan kadınlar, kendi kendilerinin belirleyicisi ve daha güzel ve özgür hayatın öncü militanları olarak direndiler.


Gülümseyen öz savunma

Kürt Özgürlük Hareketi'nin mücadele biçimi "meşru öz savunma" kavramına dayanır ve toplumu dar fiziksel savunmanın ötesinde korumak için sosyal ve siyasal taban örgütlenme mekanizmaları oluşturmayı içerir. Doğada da dikenli güller gibi canlı organizmalar saldırı değil, yaşamı koruma amaçlı olarak kendi öz savunma sistemlerini geliştirirler. Abdullah Öcalan bunu "gül teorisi" olarak adlandırır. Bir toplumun da benzer bir şekilde militarizme kaçmadan mücadele edebilmesi için devlet benzeri zor kavramlarından kaçınması ve bunun yerine gücünü tabandan alarak toplumsal değerleri savunması gerekir. Öcalan "Toplum, özellikle kadınlar, öncelikle kendisi olmalıdır (xwebûn)" der. Kişi ancak kendi varlığının ve anlamının farkındalığına vararak yaşam hakkını talep edebilir ve kendini ve topluluğunu savunabilir. Bunun için politikleşmiş, kendini bilen ve aktif bir toplum gerekir. Bu toplum, kapitalist devletin dayattığı yasalara ve polis aygıtına dayanmak yerine, kadın özgürleşmesi gibi temel değerleri de içeren bir toplumsal ahlakı içselleştirmelidir. 


Savunma birimleri 'polis' unvanını reddediyor

Rojava kantonları bu prensiplerden feyz alarak eşbaşkanlık ve kota uygulamalarını yürürlüğe sokup; kadın savunma birlikleri, kadın komünleri, akademiler, mahkemeler ve kooperatifler kurdu. Kadın hareketi "Yekîtiya Star"; yeni adıyla ‘Kongra Star’, savunmadan ekonomiye, eğitimden sağlığa kadar hayatın tüm alanlarında özerk olarak örgütlendi. Kadınlara yönelik şiddet uygulayan erkeklerin yönetimde yer almaları söz konusu değildir. Kadınlar, kadınları ilgilendiren cinsel şiddet gibi konularda birincil karar alıcılar, hakimler ve politika belirleyicilerdir. Rojava’nın toplumsal sözleşmesi, eşitliği temel bir prensip olarak alır. Cinsiyet ayrımcılığını, zorla evlendirmeyi, ev içi şiddeti, kadın cinayetlerini, çok eşliliği, çocuk yaşta evliliği ve başlık parasını yasaklamak, hükümetin aldığı ilk kararlardan bazıları oldu. Kürtlerin yanısıra Arap ve Süryani kadınlar da silahlı saflara ve Rojava’daki yönetime katıldı. Kadınlar kendi öz örgütlenmelerini kurmaları konusunda teşvik edildiler. 

Rojava’daki savunma güçleri öz savunmanın hiyerarşi, kontrol ve tahakküm olmadan nasıl işleyebileceğini gösterdi. YPG ve YPJ, aynı zamanda iç güvenlik birimleri olan asayiş, savaşın ortasında ideolojik eğitime odaklandı. Bu eğitimin yarısı cinsiyet eşitliği ve kadın özgürlüğü eksenli oldu. Akademiler savaşçılara, intikam birlikleri olmadıklarını ve içinde bulundukları militarizasyonun savaştan kaynaklı bir zorunluluk olduğunu anlatan eğitimler sundu. Savunma birimleri 'polis' unvanını reddediyor, çünkü devlete hizmet etmek yerine halka hizmet ediyor ve kendilerini "halk" olarak tanımlıyorlar. 

Örneğin Rimelan’daki Asayiş Akademisi önceden Suriye rejiminin bir istihbarat merkezi idi. Burada kadının kurtuluşu üzerine eğitim alan ve derslerini, bahçe ve mutfak işlerini kolektif olarak organize eden bazı öğrenciler, zamanında aynı binada Esad rejimi tarafından siyasi tutsaklar olarak işkence görmüşlerdi. 

Asayiş akademileri, orduları olmayan bir toplumu kurmaya yönelik çalışmaktadır; bunun için de öncelikle mahallelerde yaşanan tartışmalara sözlü olarak aracılık edip nihai amaç olarak asayişi bir gün ortadan kaldırmayı hedefleyen, bunun için ise toplumun en önemli birimi olması öngörülen komünler düzeyinde kendi sorunlarını çözebilen ahlaki ve politik bir toplumun kurulmasını arzu ediyorlar.


Öz savunmadan başka seçenek yok

DAİŞ’e karşı mücadele verilirken, Kürtlerin, Arapların, Süryanilerin, Ermenilerin, Türkmenlerin ve Çeçenlerin birlikte yeni bir alternatif sistem kurmaya çalıştıkları Rojava Devrimi "demokratik ulus" çerçevesinde örülüyor. Böylesi bir öz savunma radikal bir sosyal değişimi ortaya çıkarma potansiyeline sahiptir.

Kadınlar genellikle ulusal kurtuluş ya da devrim mücadelelerinde aktif olarak yer alırlar, ancak ‘özgürlük’ kazanılmış olarak görüldüğü anda, çoğunlukla bu yeni kazanılmış statülerinde gerileme yaşarlar. Çünkü pek çok hareket ‘kadın meselesi’ni görünürde daha büyük olan davanın nispeten önemsiz bir ayağı olarak görür. Daha kötüsü, mücadele sonrası toplumlar çoğunlukla muhafazakarlığı yeniden kurarlar ki bu da kendini geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin yeni topluma eklemlenmesi olarak ortaya koyar. Dolayısıyla kalıcı bir özgürlük perspektifinin kurulabilmesi için sağlam bir felsefi anlayışa ihtiyaç vardır. Öz savunma, bir toplumu salt düşmana karşı fiziki savunmayı değil, toplumun ezilenler tarafından yeniden inşa edilmesi süreçlerini de kapsadığı takdirde gerçek bir toplumsal dönüşüm sağlayacaktır. 

Kadınların hayatlarının her zerresinin işgal edildiği ve tecavüzcü DAİŞ çeteleri tarafından kurulan modern seks köleliğine tanıklık ettiğimiz Ortadoğu’da öz savunmadan başka seçenek yok. 

Ortadoğu'da bugün bu iki taraf arasındaki savaş, bir romana benziyor. Bir tarafta gülümseyen ve umut dolu kadınlar, diğer tarafta ise karanlık güçlerini yıkıcı ve faşist barbarlıklarından alan katil ve tecavüzcüler.  

Bu iki çizginin bugün Rojava’da savaşıyor olması hiçbir şekilde bir tesadüf değil. Tarihleri hiçbir zaman yazılmamış olanların, tarihi tamamen silmek isteyenlere karşı savaşacak yüreği olması da tesadüf değil. Mevcut düzen binlerce yıllık hiyerarşik sistemin bir mirası olabilir. Ancak devrimci, başkaldıran, direnen mücadele de hep vardı ve var olacaktır.

Biz kölelik ve özgürlük arasındaki bu tercihte, demokratik ve egemen uygarlıklar çatışmasına şahit oluyoruz: Ya boyun eğdirme ve tahakküm ya da direniş ve aşk. Bu binlerce yıllık bir mücadeledir. Dünyanın ilk düzenli ordularına sahip olan Sümer Zigguratları'nda başlayıp, kadının düşüşünü ve insanlık harmonisinde sonun başlangıcını temsil eden kadim tanrıçaların  düşürüldüğü komplolarla devam eden ve son ifadesini Ortadoğu’da kendi kendini 'devlet' ilan etmişlerin kadın katliamlarına karşı bulan bir mücadeledir bu. Ve kazanacak.