Dünyanın farklı yerlerinde, nerede bir umut varsa orada yükseliyor bayrağımız. Her dilden, her coğrafyadan tüm ezilenler öylece birleşiyoruz işte aniden. Umut. Bu küçücük ama biricik sözcük içimize birden sıcacık doluyor sebepsiz. Gücünü elbette ki ilmek ilmek örülen ve tarihin her gün inadına haklılığını kanıtladığı berrak ve nadide mücadelesinden alıyor. Ortak yaşam ve demokratik çözüm arayışının 'içerde ve dışarda teslim olmamaya' evrildiği şu günlerde tutunduğumuz en güçlü dal oluyor yeniden. Umut!

Ekim Devrimi'nin yıldönümünü geçirdiğimiz şu günlerde Kürdistan sokaklarında dolaşıyor 'o hayalet'. Ortadoğu'da ete kemiğe bürünüyor. Devrimin nitel farklılıkları elbette tartışmalı ancak bu yazının konusu değil şimdilik. Söz konusu olan yegane şey, bayraklarımızın dalga dalga yükseldiği ve egemenlerin kalelerini bir bir zapt ettiği; halkların kazanma umudunu güçlenerek haykırdığı 'şimdimizin umudu'. Yürekleri aynı ritmle atan ve cüretlerinde hep aynı ışığı gördüğümüz gencecik savaşçılar, bu kez Kürt halkının geleceğinde bir ışık oluyorlar. Yüzyıllardır yok edilmeye çalışılan Kürt kimliğinin inşası, bu kez çok daha güçlü ve dilleri, kökenleri bambaşka savaşçıların emeğiyle adım adım yükseliyor. Bana hep Paris barikatlarından Serêkaniyê siperlerine uzanan bir köprüyü andırıyor mesela enternasyonalist tabur. Öyle ya, "dünyayı yaratan ellerinden tanıyorlar birbirlerini." Bugün umudun en somut karşılığı, sadece Kürtler için değil tüm ezilenler için Rojava'da yaşam buluyor. 

Haritaların günlük olarak değiştiği Rojava üzerine bir şeyler yazıp çizmek, günü değerlendirmek dışında hep biraz eksik kalıyor. Ortadoğu coğrafyasında ve Rojava'da yaşayan Araplardan Kürtlere, Ermenilerden Süryanilere, Êzîdîlerden Alevilere etnik, dinsel ve dilsel olarak çok çeşitli halklarıyla ele almak, ayrıca bilimsel ve tarihsel bir çalışmanın konusu zaten. Ancak dört bir yandan gelen saldırılara rağmen günden güne aşılan sınırlara bakacak olursak Rojava'nın bir bütün özgürleşip kantonların kavuşacağı günlerin uzak olmadığını söylemek bariz bir gerçek şimdi. Öyle çok derin de değil; daha birkaç haftadır süren Türk ordusunun Efrîn'deki saldırılarının nasıl püskürtüldüğüne, üstüne üstlük hemen arkasından Rakka hamlesinin başlamasına bakarsak, ilerleyişi anlamak mümkün. Ta en başından bugüne dek nerede yenildi deseler, hep daha da güçlü ilerlemedi mi zaten?

Faşizm, tarihe tanıklık etmemize vesile olduğu bu süreçte saldırılarının boyutunu ve niteliğini arttırarak devam ettirken elbette tarihi esasta direnenler yazıyor. Gazetelerimizi, kanallarımızı kapatanlar, aslında en iyi onlar biliyor! İçimizde asla susmak bilmeyen, cıvıl cıvıl bir umut, sesimizi her zaman daha yükseğe taşıyor. Sömürge hukukunun geldiği noktada, rehin tutulan eş başkanlarımız, vekillerimiz, yoldaşlarımız ne pahasına olursa olsun güvendiğimiz irademizi teslim etmediler. Ve hep bir ağızdan, farklı sürgün yerlerinde, en zor koşullarda tekrar ettiler: "Bizi siz değil, yalnızca halkımız sorgular." İşte tam da böyle en kötü günlerde, nerede olursa olsun en savunmasız anlarda dahi yalnız olmadığımızı tüm baş eğmezlikleriyle kanıtladılar bir kez daha.

Her bir yandan kuşatılmışlık içindeyken, her bir haberde birden nasıl oluyorsa, "Rüzgar bize dönecek" diyorum: Biz kazanacağız. Masum bir inancın ya da umut etmenin ötesi bu; evet, çok eminim. Öyle ya, 'düşman saldırıyorsa bu iyi bir şey'di, belki de bundan. 'Üzgün değil öfkeli olmayı' tekrar tekrar geçirirken aklımdan, biraz burulmamak elde değil elbet. Evet, biraz üzgünüz ama 'göz yaşımızda hınç' var. İçimizde her geçen gün bir alev topu gibi büyüyen öfke, omuzlarımızı düşürüyor şimdilik ama elbet bizi yeniden ayağa kaldıracak olan bu öfkeden başkası değil. Çünkü biliyoruz, adımızı bilir gibi biliyoruz ve en çok da bundan eminiz: Mutlaka ama mutlaka kazanacağız.