Ne Çin, Ne Hindistan.
Ne seyyareler, ne de yıldızlar
geceleri ışıldayan
En uzak mesafe iki kafa arasındaki
mesafedir,
Birbirini anlamayan.’
Can YÜCEL
Anlamak ve anlaşılmak iki yüzlü bir madalyon gibi ayrılmaz bir bütünü oluştururlar. Hayatın birçok alanında görülse de en büyük iletişimsizlik bugün siyasette yaşanmaktadır. Yaşadığımız dingin bir sükunet hali de değil, bu hengame içinde gerçek bir dilsizlik haline dönüşüyor dildeki mesafe. O zaman söz anlamını da yitiriyor eczasını da.
Adına ‘modern’ denilen bir çağın sahnesinde ‘sağırlar diyaloğu’ operasını izliyoruz sanki. Dinleyenin ve anlatanın olmadığı garip bir hal bu. Dildeki söylem anlamını ve eczasını yitirmiş. Acılarımızı unutan aciz bir topluluğa dönüşüyor, yeni acılara davetiye çıkarıyoruz sanki.
Askeri yöntemlerle, operasyonlarla olduğu gibi tehditkar, itici ve suçlayıcı bir dille ve söylemle de anlaşma ve barış sağlanamaz. Yol haritasındaki mesafe, dildeki ve söylemdeki mesafeyle doğru orantılıdır bir bakıma.
***
Bir süre önce nette yayınlanan devlet-örgüt görüşmelerinin kısmi ses kayıtlarında tarafların biribirine karşı son derece nezaketli ve uyumlu bir dil kullanmaları; kamuoyu önünde açık politika yapan siyasi parti temsilcilerine-özellikle iktidar kesimine- örnek oluşturmalı.
Konuşmalardaki saygılı, anlamaya yatkın, anlaşma isteği taşıyan uzlaşmacı bu uslup ve dilin, siyasette, medyada ve tartışmalarda da kullanılması savaşı kışkırtan söylemleri de geriletecektir.
***
Niyetiniz iyiyken kötü görünmek, çözümden ve barıştan yanayken uzlaşmaz gibi görünmek, severken nefret ediyor sanılmak ne kadar kötü.
Önce karşılıklı tanımak sonra da anlamak zorundayız biribirimizi. Tanımak, yabancılaşmayı ortadan kaldırmaz belki ama bir değerlendirme yapmayı sağlar. Tanımaya çalışmak aslında bir yönden karşıdaki ile kendi arasında var olan eğilimleri, duygu ve düşünce kalıplarını öğrenmek ve bunları ilişkinin yönünü tespit etmeye yönelme düşüncesinden doğar. Özünde karşı-duruşun nasıl olması gerektiği olgusunu da içinde barındırır. Anlamaya çalışmak ise daha esnek olup, karşıdaki kişiyi önemsemek ile başlar. Böyle bir çabada karşı-duruşu belirleme düşüncesi aslında yoktur. Tam tersine kazanmak, ortak yönelimleri çoğaltarak ortak bir yürüyüş alanı belirlemeye ve anlaşmaya yönelik bir çabadır.
Uzmanlar birçok değişik iletişim tanımı olduğunu söylüyorlar. Örneğin: İletişim, „düşünce ve görüşlerin sözlü olarak karşılıklı alışverişi“, Başka bir tanıma göre de; „bizim başkalarını başkalarının da bizi anlaması süreci“ olarak tanımlanıyor.
İletişimin tarihi, insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanın varolması ile ortaya çıkan iletişim olgusunun temelinde, paylaşma ihtiyacının giderilmesi gerçeği yatmaktadır.
İnsanlar ancak bu sayede karşılarındaki insanların duygusal durumlarını ve aynı zamanda içerisinde bulundukları durumu daha iyi anlayabiliyorlar.
Sağlıklı iletişim kurmak, sadece belirli yerlerde bize gerekli olan bir durum değil yaşamımızın her alanında bize gerekli olan bir olgu.
Yüreği yaralı iki annenin kucaklaşması gibi ortak bir akıl, ortak bir yürek, ortak bir dil gerek bize...
***
Gerçekte yapacağımız iş çok zor değil… İnsanlarla ilişkilerimizi yapıcı, olumlu bir temele dayandırmak. Bunun için çaba göstermek. Üstelik bu yapıcı, olumlu temeli oluşturmak için hiçbir kaynak ve zaman ayırmaya da ihtiyacımız yok.
Herkes önce kendini, sonra başkalarını anlama ve kendi derinliklerini uzlaşmacı bir uslupla karşısındakine yansıtabilmelidir. Geleceğe odaklanmak durumundayız. Günü kurtarmanın peşinde olanlar geleceği kuramazlar. Daha fazla ertelemek gibi bir lükse sahip değiliz.
Şunu artık bilmemiz gerekir ki; ‘Çözümün bir parçası değilsek sorunun bir parçasıyız’ demektir.