Türkiye’de resmi ideoloji, başından itibaren her dönem geçerli olmak üzere ideal vatandaş olmanın sınırlarını belirlemiştir: Türk, Sünni Müslüman, Kemalist ve ulusal ülküye sahip olanlar ideal vatandaşlar olarak kabul edilmiştir. Bunun dışındaki kimlikleri benimseyip kendisini ait hissettiği farklı kimlikler üzerinden ifade edenler ise ötekileştirilmektedir.
Muktedir siyaset dili de hep bu bakış açısı üzerinden şekillenmekte ve zehirli bir dile dönüşmektedir. Bugün devletin en tepesindekiler zehirli, düşman bir dili dolaşıma sokmuş ve bunun dozajını giderek arttırmaktadır.
***
Askeri yöntemlerle, operasyonlarla olduğu gibi tehditkar, itici ve suçlayıcı bir dil ve söylemle de bir yere varılamaz. Yürüyeceğimiz mesafe, dildeki ve söylemdeki mesafeyle doğru orantılıdır bir bakıma.
Hırs, kin ve öfkeye bürünmüş Cumhurun başı (cumhur-başkan diye de okunabilir) başta olmak üzere iktidar ve bilcümle avanesi, zehirli bir dille saldırmaya devam ediyor. Cumhurbaşkanı olarak konumu gereği birleştirici ve çözümleyici bir dil kullanması gerekirken ayrıştırıcı ve düşmanlaştırıcı bir dil kullanıyor. Bunu yaparken bir yandan tabanını ‘tehdit altındayız’ diyerek manipüle ediyor, diğer yandan saldırgan bir uslupla ‘sarsılmaz muktedir’ pozları takınıyor. Tüm AKP sözcüleri ve kalemşorları da bu algı operasyonuna katılmaktan geri durmuyor
Kendini vatanperver ya da münevver gören kimi zevat da bu koroda yer alırlar hep.
Gramsci’nin yıllar öncesinde yaptığı tespit gibi: “Bu aydınlar, hükmeden (egemen) grubun memurları gibidir ve toplumsal hegemonyanın ve siyasal iktidarın onlara verilen görevlerini yerine getirirler.”
Gündelik hayatta, bu egemen vatandaş tanımlamasının dışında kalanlar, ayrımcı eylem ve söylemlere maruz kalmaktadır. Bu ayrımcı eylem ve söylemler kimi zaman örtük ve dolaylı kimi zaman da doğrudan bir nefret olarak ortaya çıkmaktadır.
Suçlayıcı, kamplaştırıcı ve ayrıştırıcı bu dil, toplumu da olabildiğince sarmış durumda. Medya da buna çanak tutuyor, aynı zehirli dili kullanıyor. Ve ne yazık ki bu dil toplum nezdinde de giderek normalmiş gibi algılanıyor ve meşrulaştırılıyor.
Kişinin kendisini konumlandırdığı ve kendisini ait hissedip tanımladığı yere göre kendisinden farklı olanı ‘onlar-ötekiler’ olarak görmekte ve önyargılar, kalıp yargılarla nefret suçuna dönüşmektedir. Yöneticiler bu tür davranışları engelleme yerine kışkırtmakta ve bunun kaynağını teşkil etmektedir.
***
Siyaset, uzağa bakıp yakını gören, yakında boğulmadan uzağı düşünen ve sosyal huzura giden yolları seçebilen ve bunu gerçekleştirmeye çalışan insanların işidir. Sosyal barışı kurabildiği oranda değerlidir. İnsan haklarında eşitliği, adaleti ve toplumsal güveni sağladığı oranda başarılıdır. Öfke, şiddet, hiddet, kavga ve küçümsemek olayı, siyasetle bağdaşmayan davranışlardır. Kriz yaratmak usta siyaset adamlarının işi olamaz.
Farklı olanın saklandığı, istenmediği ve ezildiği bir yapı yerine, farklılığın zenginlik sayıldığı ve bu yüzden korunması gerektiği gerçeği zihinlerde yer bulmadıkça yara kanamaya devam edecektir.
Günü kurtarmanın peşinde olanlar geleceği kuramazlar. Daha fazla ertelemek gibi bir lükse sahip değiliz. Şunu artık bilmemiz gerekir ki; “Çözümün bir parçası değilsek sorunun bir parçasıyız” demektir.