REWŞAN DENİZ


Yazar Yaşar Aslan, ilk önce “Rengbêj” isimli öykü kitabı ile okuyucularının karşısına çıktı. Ardından da cezaevinde yaşamını yitiren arkadaşı-yoldaşı Aram Akyüz’ün anılarından oluşan “Sergovend-Lênûska Aram” isimli kitabı yayınlandı. Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi iken 1992 yılında gerilla saflarına katıldı. 1993 yılında devlet güçlerine esir düşen Aslan, 25 yılı aşkın süredir cezaevinde. Aslan, kitapları ve projeleri, esaret koşullarında yazmanın zorluklarının yanı sıra, Kürtçe yazmanın önemine ilişkin gazetemiz Yeni Özgür Politika’nın sorularını yanıtladı.  

 

Cezaevinde yazdığınız ve tamamı öykülerden oluşan ‘Rengbêj’ isimli kitabınızla başlayalım. Bu kitabı yazma fikri nasıl oluştu?

‘Rengbêj’ kitabı, öyküleri okuyanların beğenmeleri ve sonrasında zorlaması, iteklemesiyle ortaya çıktı. Dışarıdakilerin emeği, çabası olmasaydı belki de yayınlamazdım. 2004-2014 arası yazdığım bazı öyküleri kaybolmasınlar diye eve yollamıştım. Çünkü aramalarda el konuluyordu, kaybediliyordu. Yayınlama gibi bir düşüncem yoktu. Biçim ve içerik anlamında yetersizliklerimin olduğunu biliyor, görüyordum. Sonrasında yayınlandı, beğenilmesi sevindiriciydi.

 

‘Rengbêj’ kimdir ve kitabınızda kahraman olarak seçtiğiniz ‘Azad’tan biraz bahseder misiniz? 

‘Rengbêj’ özellikle birisini işaret etmiyor. Her gün gördüğümüz, karşılaştığımız, haberlerde ismini duyduğumuz; toprağa düşerken, içeri alınırken bir rakam olarak ifade edilebilen adsız kahramanlardan birisi. Öyle güzel insanlar var ki aşık olunabilecek düzeyde; Ozan’ın “kör olma da gör beni” diye bağıran güzellikte insanlar. ‘Rengbêj’ yeni insanımıza bir güzelleme, methiyedir. Öykünün kahramanı Azad’dır. Şuan düşündüğümde keşke ‘Azade’ adlı bir dişil kahraman olsaydı. Ama inanıyorum ki, Azade’leri kadın aklı ve yüreği daha iyi anlatır.

Biz yaşamını yitirdikten sonra, terk-i diyardan sonra kişinin iyiliğini, güzelliğini anlatırız. Halk geleneğimizde de bu var. İnsanın güzelliğini yüzüne söylemez, hatasını söyleriz. Bu bazen onu nefessiz bırakır. Olumlulukları da biçimince, yol yordamınca adabında anlatabiliriz.

İtiraf etmeliyim ki öyküye başlarken ben de geleneğe uyup Azad’ı öldürecektim. O ve kalem direndi. Azad yaşadı, yaşıyor. Gidenlerin ardından nasıl şarkı söylüyorsak kalanlara da bir şarkı oldu. İyi de oldu. Belki şimdi Kobanê, belki Şengal, belki de Dersim’dedir. Kalanlar da gidenlerin insani kumaşından kalanlara da şarkılar, güzellemeler olmalı.

 

Gelelim ikinci kitabınız Sergovend’e… 

‘Sergovend’i arkadaşım Aram Akyüz’ün anısına yazdım. Doğrusu anı mı, öykü mü, türünün ne olduğunu da bilmiyorum. Çok erken yolculadık. Uzun zamandır yanımda bekleyen küçük bir defter vardı. Yıllardır tanışmamıza rağmen ailesine mektup yazmamıştım. 2014’ün ortasından sonra yazmaya başladım. Amacım; Anası (kız–erkek) kardeşleri, sevenleri onu tanısınlar, bilsinlerdi. Aram çocukluktan beri aileden kopmuştu. “Bir köy var uzakta görmesek de o köy bizim köyümüzdür…” şeklinde uzaktan biliyor, seviyorlardır diye düşündüm. Aram’ı tanıyanlar, sevenler onu daha yakından somut; acı-tatlı, insani haliyle bilsinler istedim.

 

Aram’ı nasıl tarif etmek gerekir o zaman?

Aram da ilk kitabımda bahsettiğim ‘Rengbêj’lerden birisi. Kendini yaratan insanlarımızdan biriydi. Pek çok deneyim ve tecrübesi vardı. Onu tanıyanlar bilir “adsız bir kahramanı az anlattığımı“ söyleyeceklerdir. Aram için yazdığım uzun bir mektup gibi düşündüğüm ve çok doğal haliyle anlattığım defteri, okuyan sevenleri beğenmişlerdi. ‘Basabilir miyiz?’ dediler; yayınlamak için yazmadığımı söyledim. Çünkü çok doğal halleriyle yazmıştım. Pek çok arkadaşın ismi geçiyordu… Israr edilince onu tanıyan birkaç arkadaşa okuttum. Onların da bazı anılarını yazmalarıyla son halini verebildik. Birçok arkadaşın emeği var.

Sadece kahramanı değil aynı zamanda kitabın asıl yazarı Aram Akyüz’dür. O da öyküsünü, romanını kendisi yazan insanlardandır. ‘Dı’ demiyorum, onun için di’li geçmiş zamanı kullanamamam; çünkü o her gün bizimle.

 

Sarsıcı gerçekleri, öyküleri yazmak önemli, ama bunları inkar edilen, yasaklanan ve asimilasyona uğratılmaya çalışılmış bir dil olan Kürtçe ile yazmak bu önemi katlıyor sanırım…

Eskiden, 1980’li-90’lı yıllarda; “yaşlı insanlarımızın sözlü geleneği yazıya geçirilmelidir, yaşayan toplumun hafızalarıdırlar…” derdik. Bu durum günümüz mücadele insanları için de geçerlidir. Daha da geçerlidir ‘şimdi’ de, ‘an’ da bir tarih yaşanıyor. Tanıkları-kahramanları yazmasa bile- yazılmalıdır. Yaşayan tarih örneklerine, belgelerine ihtiyacımız var.

Anadil, anadan emdiğimiz süttür. Komşu kadınlar, analar da süt anne olabiliyor. Bebeği emzirir gibi dil verir, yaşam olurlar. Zengin kelime hazinesi insanın kişiliği, kimliği olur. Dil ananın verdiği yaşamdır. Her oğlun-kızın okulu, evi anasıdır.

Ana sütüne, verdiği yaşama hürmeten anadille yaşamak, düşünmek, konuşmak, yazmak, okumak ve dinlemek kişiliği geliştirir. Özellikle soykırım kıskacında olan biz Kürtler için dile bağlılık direniştir. Yazı yazmak dilimizin kalıcılaşmasının varlığını sürdürmesi anlamına gelir. Değerlerimizin aktarılmasını getirecektir. Bir Horasan Kürdü’nü ya da Sibirya’da yaşayan Kürdü birbirine yaklaştıracak anadildir. 

 

Bu yakınlaşma için standart bir Kürtçe’ye ihtiyaç var diyenlerin sayısı az değil. Siz ne düşünüyorsunuz?

 Öyle çokça belirtildiği gibi ‘Dili standartlaştırmalıyız; Nasıl İspanyollar Kastilya, İngilizler Londra, Türkler İstanbul merkezli dili esas alıp dil gelişimini sağlamışsa biz de Amed veya Hewlêr merkezli lehçeyi öne çıkararak iletişimini sağlayabiliriz’ yaklaşımı yanlıştır. Bu anlayış Ulus devletin soykırımcı politikasının ta kendisidir. Sözcüklerin canlılığını, yeşilliğini öldürür. Her sözcüğün kendisine has tınısı, güzelliği vardır. Kelimeleri ayıklamamalıyız.

 

Peki bu konuda ölçüt nedir sizin için?

Benim için ölçüt anamdır. İlk kitabımı yazdığımda “Anam beğendi mi anladı mı” diye sordum. Evet cevabını alınca benim için yeterliydi. Mümkün mertebe anamın dilinden uzaklaşmamaya çalışırım.

Iğdırlı Cengiz Eker arkadaşımın ‘Meytê Li Ser Rê’ kitabını okuyunca o güzel Serhed Kurmancisini okuyunca, anlamadığım kelimeleri ona sorup öğrenince, dilimizin zenginliğini görünce daha bir sevindim. Aynı güzelliğe bir başka örnek vereyim Heciyê Cindî’nin Kafkas ötesi Kurmancisini de Kekşar Oramar’ın Rojhilat Kurmancisini de gördüm. Keşke Soraniyi, Kurmanciyi bilsem, okusam tabi diğer lehçeleri de.

 

Zindanda olan birisi için yazmak ne kadar hayati?

“Mahpushane”de yazısız bir günüm bile yok. Toplumdan, teknik gelişmelerden koparılmış olmamızdan kendini dışarıya ulaştırabilmek için yazmak gerekiyor. Mektup biricik iletişim aracı gibidir. Dilekçesiz adım bile atılamıyor. Her konuda cezaevi idaresine dilekçe yazıyorum. Bu yazışmalar edebi yazım için pratik yapma gibidir.

Sürekli okumak, ruhun gıdası oluyor. Edebi metinlerle uğraşıyorsun. Dört duvar arasında tutulmanın manevi-duygusal yoğunluğu da yazmayı koşulluyor. Pek çok edebi türde (günlük, öykü, roman, inceleme, araştırma, şiir, senaryo, makale, vb) çalışma yapan arkadaşlar var.

Yazmak özgürlüktür. Kendini dışarı taşımaktır. Ne için mahpussun, kanatların niye kırpılıp kuş misali ehlileştirilmeye, evcilleştirilmeye çalışılıyorsun? Yazma eylemi sözcüklerin kanatlanmasıyla sen içerdeysen bile düşüncenin özgürlüğüdür. Yapıtın, senin yerine dışarıdadır.

 

Cezaevi edebiyatı diye bir sınıflandırma yapılıyor. Sizce cezaevi edebiyatı var mı?

‘Mahpushane Edebiyatı’ denilirken bir olumluluk mu atfediliyor yoksa olumsuzluk mu? Dünya edebiyatı tarihine hele hele bölge ülkelerinin tarihine baktığımızda mahpusluğu yaşamayan yazar yok gibi. Baskı, mahpusluk, yaşamın doğası, işin tuzu biberi gibidir. Türkçe’nin en önemli ismi Nazım Hikmet şiirlerinin bir çoğunu mahpushanede yazmıştır. Kürtçe şiir tarihinin tartışmasız en büyük ismi Cegerxwîn de mahpusluğu yaşamıştır.

Bir mekan ve zaman diliminde eserler yazılır. Yazıldığı mekan üzerinde eser üzerinde çeşitli etkilerde bulunur. Her yerin kendine has zorlulukları vardır. Örneğin 1980 sonrasında bazı yapıtlar değerlendirilirken; işkenceyi yaşayanlar “işkencenin ve direnişin kitabını yazdılar” deniliyordu. İşkenceyi çok yoğun yaşayanların bazıları “değil yazmak hatırlamak bile istemiyorum” derken; bazıları da yazdı ama “yazmak ile yaşamak bir değil, ne yazarsam yazayım tam anlatamamışım gibi bir eksiklik duygusu hep var” dediler.

 

Cezaevinde esaret koşullarında yazmanın zorlukları neler?

İstediğin kitabı alamıyorsun, okuyamıyorsun. Dışarıda teknikle defalarca bir metnin üzerinde oynayabiliyorsun. Yap/boz, kes/yapıştır/kopyala ile çok rahat çoğaltabiliyorsun… İçeride yazdığını 3-4 defa elle gözden geçirerek yeniden yazıyorsun. Çünkü yazdığını dışarıya ulaştırman gerekiyor. Şuradan buradan törpülüyorsun. Bir bakıyorsun o kadar emek verdiğin eser “yasak” denilip el konuluyor. Sanırım en zoru dış etkileri dikkate alan insanın kendine uyguladığı sansürdür.

Özellikle F Tipi koşullarında daha çok yalıtılmışsın. Toplumdan, doğadan, koparılmak; canlı, zengin, hareketli ve de doğal dil kıvraklığını yakalayamamanı, yapay bir anlatıma, kaymayı getiriyor. Birçok yapıtta hüzün, duygusal yoğunluk, acı, hasret gibi öğeler daha baskın. Yaşanılan mekanın etkileridir.

Düşüncenin özgürlüğü, iradeye yüklenildi mi işte önümüzde “Önderlik” örneği gibi dört duvar tecritliğine rağmen siyasi öngörülerde keskinlik, netlik, sosyal, kültürel, psikolojik, sanatsal, edebi bir anlatımı iç içe örerek yeni bir anlatım tarzı tekniği geliştirilebiliyor. Bu anlatım tarzını, akademik soğukluğu aştığı için önemle incelemeliyiz. Akademia’nın metinlerinden kaçınılırken Önderliğin uslubu sıradan bir çobana bile niye anlaşılır, dinlenilir ve üniversite profesörüne zor geliyor. Elbette profesör derinliğine inceliyor.

Kısacası mahpushanenin zorlulukları varsa da yazmak için engelleyici değildir. Dışarısı çok mu farklı? Memleket kapalı bir hapishane yapılmış. Beton bloklar örülüyor. Yetmiyor mayınlar, tel örgülü bölgeler ile sarılmış. Kaldı ki son tahlilde dünya da koca bir hapishanedir. Kimine göre öte dünyaya gitmek için bir durak, imtihan yeri, kimine göre başka dünyaların (gezegenlerin) cehennemi; yada bir küre olarak uzay boşluğuna asılı koca bir hapishanedir. Cenneti de cehennemi de içinde barındıran koca bir hapishane…Ve pek çok insan bundan habersiz yaşıyor.

Mahpushanede daha da sıralayabileceğimiz dezavantajlara rağmen anadilde yazan pek çok arkadaş var. Okuyabildiklerimden Mizgin Ronak, Menaf Osman, Cengiz Eker ve Heci Nehsan’in eserlerini beğendiğimi söylemeliyim. Kırmancki eser veren arkadaşlar da var.

 

Peki cezaevinde yazılan Türkçe eserler konusunda ne düşünüyorsunuz?

Türkçe yazılanları değerlendirmek istemiyorum. Anadili Türkçe olan arkadaşların Türkçe yazmaları gayet doğal. Ama bize zorla öğretilen bir dilde edebiyat yapmayı doğru bulmadığımdan Kürtçe yazıyorum. Tabii kendi anadili dışında Türkçe eser veren arkadaşların “Edebiyatın, düşüncenin, duygunun dili olmaz” şeklindeki gerekçelerini, teorileştirmelerini de okuyorum. Şaşırmamak elde değil. Edebiyat tarihini incelersek İngilizce bilmelerine rağmen Yidişçe, Fransızca yerine Bretonca, İspanyol baskısında Katalonca vb’de ısrarla yazanları görürüz. Bazı yazarların çabaları Nobel ile ödüllendirilmiştir.

Birkaç yıl önce çok kültürlülük üzerine yazılan bir kitapta Engels’in “Danimarka-Prusya ittifakı” adlı makalesinden aktarılanları okumuştum. Bretonlar için Fransızca, Bohemya’daki Çekler için Almanca kullanımı salık veriliyor. Küçük milliyetlerin (Bask, Katalan, Breton..) durağın ve geri olarak nitelenmesini duymak beni şok etmişti. Marks’ın İngiliz emperyalizminin Hindistan’daki sömürgeciliğine çağ-sınıf atlamasına yol açtığı için olumluluk atfettiğini biliyordum da bunu bilmiyordum.

Türk yazarların eserlerinin Kürtçe çevirilmesine onay verdiklerini birkaç yıl önce duymuştuk. Mümkünse kendileri Kürtçe, Rumca, Ermenice, Lazca, Çerkezce vb. de yazabilirler. Yani güçsüzün güçlendirilmesi için bu gereklidir. Ama anadilini önemsemeyip Türkçe yazmak olmamalı. Doğrusu Arapça, İngilizce, Farsça, Rusça ve diğer dillerde yazan Kürtlerin ne tür bahaneler ürettiklerini de merak ediyorum.

 

Esaret koşulları, baskılar ve tecride rağmen cezaevinde üretim var. Üretilen bu eserlerin yayımlanma aşamasında zorluklar yalanıyor mu?  

Binbir zorlukla yazılan eserleri dışarıda yayımlatmak ayrı bir dert, ciddi bir sorun. İçeride değerlendirmede ağırlaştıran, hantal bir tarz var. Yayınevine ulaştı mı yayınevinin insafına kalıyor. Bildiğim kadarıyla yüzlerce arkadaşın eserleri basılmayı bekliyor. Ciddi bir arşiv ve kayıt olmadığından, kurumlaşmanın sağlıksızlığından birçok eser kayboluyor. Çaba sarf ediliyor, emek veriliyor, basacak kişi ve kurumlar aranıyor. Yıllarını verdiğin eserin, yıllarca basımını beklemek zorunda kalıyorsun. Örneğin‚ Sergovend’te anlattığımız Aram Akyüz’ün eseri iki yıldan fazladır yayınevinde basılmayı bekliyor. Sincan’dan eserlerini beğendiğim Cengiz Eker, A. Hekim Kozluk, Necmedin Tural ve Heci Nehsan arkadaşların eserleri de basılmayı bekliyor.

Şöyle bir gerçeklik var; dışarıdakiler içeridekilerin eser vermesi beklentisinde; içerdekiler yazdıklarının yayınevlerince basılması talebinde. Yayınevleri bastıklarının okunması, alınması uğraşında; okuyucu kullanılan dilin anlaşılmaması, kitabın pahalılığı v.s yakınmasında. Karşılıklı yakınmalar var.

Evet hakkını vererek bu güzelliklerimizi, kazanımlarımızı, değerlerimizi edebilikle ebedileştirdiğimiz söylenemez. Yazmada tarz sorunumuz var. Ama çok sınırlı da olsa yazılanların yayımlanmaması şevk kırıcıdır. Ciddi yayıncılık sorunumuz olduğunu gösterir.

 

Bahsettiğiniz bu sorunlar silsilesinin çözümü nasıl olacak peki?

Kurumlaşan bir yayıncılık sürekli çalışanları gerektirir. İşin ehli olanların aralıksız çalışmalarıyla deneyim kazanımları gerçekleşir. Sağladıkları hakimiyet ile alanlarında eksiklikleri ortadan kaldırırlar.

 Kitaplar pahalı; sosyalist yayınevleri neredeyse en pahalı kitap satanlar. Sosyalistler parasız eğitimi savunurlar. Misyonerler, dini yayınevleri ucuz kitap satışları yaparken; parasız dağıtırken bizimkiler niye para ile satın alsın. Yazan arkadaşların para derdi yok. Kitaplarını yayınlamak için para verenleri biliyorum. O zaman yayınevleri niye kazanç peşinde koşuyor? Şimdiden değişen, yeni kişilik diyoruz. Değişimi sonraya bırakmıyoruz. Kurumlarımız da geleceğin yaşam anlayışına göre kurumlaşabilmeli, geleceği şimdiden kendilerinde yaşatabilmelidirler. Parasız eğitim anlayışına uygun parasız kitap olabilmeli. Dilin öğrenilmesi bilginin, düşüncenin yaygınlaşması için bu gereklidir.

 

Klasik ve önemli edebi eserlerin çevirisinin anadil gelişimine nasıl bir katkısı olur?

Önderliğin “klasikler çevrilip anadil geliştirilebilir” belirlemesi vardı. Sonrasında birkaç Avrupalı yazarın klasik eserleri çevrildi. Kurumlarda ikide bir değişim olduğundan belki de böylesi bir karar olduğundan bile habersizdirler. “Klasik eser” sadece Batılı yazarların eserleri değil ki! Doğu klasikleri de vardır. Asıl köken Doğu’dur. “Güneş doğudan yükselir!” misali günümüz vicdanlı Batılıları Doğu’nun kök olma gerçeğini kabul ediyorlar. 

Doğu yazını geleneksel ve günümüz düşünsel anlayışımıza daha uygundur. Bilginin bütünlükle ele alınması, parçalara bölünmemesi Doğu düşüncesi ve edebiyatında var. Batılı düşünce dünyası Aristo ile başlayan sistem kuruculuk, bilgide sınıflandırma ve kategorileştirme; Descartes ile derinleştirilen özne-nesne ayrımı ile erkek egemenlikle doğanın karılaştırılması-tecavüzü ve bölük pörçük edilen bilgi disiplinleriyle bilgiyi tanınmaz, anlaşılmaz kılmıştır. “Bilgi kurumlarına” adım attın mı labirente girercesine sersemleşiyor, var olan aklını da yitiriyorsun. Bu durumu şuana benzetmek mümkün; günümüzde doktora gidiyorsun, dişçi gözcüye, gözcü kulak-boğaz-buruncuya vb yollayıp durur. Bedeni, insanı bütünlükle inceleyen doktor bulmak zor. İnsanın parçalara ayrılarak incelenmesi gibi bilgi-bilgilenme yapıları-disiplinleri parçalanmıştır. Anlaşılmaz kılınmıştır.

Birkaç yıl önce Japon edebiyatı ile ilgili bir kitap okumuştum. Bilindiği gibi edebiyat, Arapça “edep, güzel huy, davranış, söz” olarak çevrilebilir. Japonlar “Bungaku” diyor. Bun=sözcük, gaku=bilimdir. Sözcük ya da cümlenin bilimi deniliyor. Sözcüklerle anlatılan tüm edebi, sanatsal ürünler bu sanatın, bilimin içinde değerlendiriliyor. Japonlar bu yaklaşımı Çin’den almışlardır.

Perulu yazar Morio Vargas LLosa “Bilginin uzmanlaşmasıyla edebiyat tüm bilgileri komple sunuyor” diyor bir makalesinde. Edebi eserlerin sevilmesi, okunmasını da buna bağlıyor.

Avrupa-Batı “herşeyin ilkini ben yaptım” diyor. İlk öykü, ilk roman v.b’yi kendine mal ediyor. Aslında eserlerin sınıflandırılmasını da sorgulamak gerekiyor. “Şu makaledir, bu değildir!” “öykü ancak böyle yazılır!” v.b’yi sorgulamak lazım. Eskiden şiir kafiyeli, ölçülü olmadı mı şiirden sayılmazdı. Ama serbest yazanlar bunu kırdı.

Yine Demokratik Uluslaşma için komşu halkların eserlerinin karşılıklı çevirisi birbirini tanımayı getirir, getirecektir. Ermeni, Süryani, Arap, Fars, Türk, Laz, Çerkez ve diğer kardeş halkların eserlerinin karşılıklı çevirisi birbirlerinin düşünce ruh yapılarının öğrenilmesini sağlayacaktır. Tabi biz Kürtler, dinleri ve mezhepleriyle farklı coğrafyalarda yaşayan halkımızdan bile haberdar değiliz. Doğduğum şehrin milletvekili Süryanidir, oğlunun isminin Sargon olduğunu gazeteden okumuştum. Tarih kitaplarımızı açarsak Kürt tarihi anlatılırken “zalim Sargon” denir. Bu tanımlamanın Süryanileri ne kadar rencide ettiğinin sorgulamasını yapmıyoruz.

Demokratik modernite için büyük bir çeviri hareketi neredeyse önceliklidir. Tarihe bakıyoruz Abbasi dönemindeki “İslam Aydınlanması” olarak tanımlanan süreç Yunan klasiklerinin çevirisi ile başlatılmıştır. Sadece Yunan değil Çin-Doğu Klasikleri de çevirilmiştir. Aynı şekilde Reform, Rönesans, Aydınlanma da “İslam Aydınlanması”ndan yararlanmıştır. Greko-Romen eserlerin yanında Doğu-İslam Klasikleri de Batılı dillere çevrilerek başlatılmıştır.

 

Kendinizi nasıl tanıtırsınız?

Aslında yazardan çok kendimi bir okur olarak tanımlayabilirim. Yazım alanında emekleme dönemindeyim. “Kırk fırın ekmek yemen gerekiyor” derler ya benim için çok geçerli. Okuduğum yazarları, arkadaşlarımın başarılı stillerini inceliyorum. Tarzımı yetkinleştirme, nitelikleştirme arayışındayım. Yazdıklarımın insanca olmasının, yüreğe dokunmasına, düşündürmesine ve bir de güldürmesine dikkat ederim. Gülmek çok önemli. Ağlayarak doğduğumuz ve ağlayarak öldüğümüz bu dünyada gülmek esas olmalı!

 

Önünüze koyduğunuz veya çalışmasını yürüttüğünüz projeler var mı?

Bazı öykü taslaklarım var. Ama olgunlaştırabilmiş, son halini vermiş değilim. Genelde öykü üzerine çalışırım. Ne konuda çalıştığımı söylemeyeyim. Geçmişte yazacaklarımı çok konuşurdum. Yakio Mişima’nın “Bereket Denizi” dörtlemesinde “Şafak Tapınağı” adlı 3. ciltte şimdi ismini hatırlayamadığım bir tipe rastlamıştım; yazacaklarını önüne gelene anlatan, onlarla tartışan, sonradan ilgisini kaybedip yazmayan birisiydi. Okurken kendimde izler buldum. Onun için ne yazdığımı söylemeyeyim.

Mükemmelliyetçilik, yazdıklarını bile zor beğenme, yazma korkusu beni hep okur konumunda tuttu. Hala da öyle. Yazdıklarımın da iteklemeyle olduğunu söylemiştim. Şu üst üste sevkler, elimde olmayan nedenler olmasaydı 2016’nın sonunda bir öykü kitabı yazmayı düşünüyordum. Ayrıca 2004 yılından beri okuduklarımı değerlendirdiğim, düzenli not tuttuğum defterlerim var. Bu tarz defter tutma bilgilerimi düzenli kılıyor. Bir ara günlük tutmayı denedim. O titizlik ve sabırda olmadığımı gördüm. Günlük, ciddi bir disiplin ve duyarlılık getiriyor. Yoğunluklu-derinlikli ve çok yönlü düşünüp, sorgulamayı da gerektiriyor. Olay dökümünün, kronolojik sıralamanın günlük tutmak için yeterli olmadığımı da gördüm.

Şuna inanıyorum bu ülke bu güzel insanları yazmak gerekiyor. O çabada olacağım.