Böylesi dönemler sözcüklerin de sınava çekildiği dönemlermiş. Bir kez yenilmeye görsünmüş; insan önce sözcükleri sonra da kendini terk edermiş. Yanlış yenilmenin sonu yokmuş, geri geri gidenleri çoğu kez devlet ezermiş. İnsan dediğin beşer şaşarmış; geriye çekildiği yerin teorisini yapıp kendini kandırmakta üstüne yokmuş. Lakin azıcık siyaset ve hayat bilenler için, geriye gitmenin sonu yokmuş; kişi dilek küreğini aheste ya da hızlı çekerek vardığı yerde de duramazmış. Geri, daha da geri...

Her gün yenisi icat edilen yeni gerekçelerle geçermiş hayat. Düşmez kalkmaz sadece Devlet ve Allah'mış! Böyle zamanlarda "çekildiği her yerin teorisini yapıp rahatlamak insanın tabiatına uygun", diyen teorisyenler türermiş. Devrim Dağı'nın ardına çekilmek de varmış ama nedense evlere çekilip "Ailenin Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni"ne kayıtlanmak için sıraya girmek tercih edilirmiş. Bu hengamede ilk terkedilen sözcüklerden biri "Devrim"miş. Sırasıyla diğer sözcükler. Zaman gelir "sermayenin kediye yüklendiği" dünyada kabahat "devrim"e ve "halka" yüklenir, her iki sözcük yüklenen anlamlarla birlikte terk edilirmiş. Bildiriler, "bu halk var ya bu halk!", diye başlar, "Bu halk iflah olmaz" diye bitermiş. 

Teori ağacında meyve çokmuş; Brecht'in "Bari yöneticiler halkı iptal edip yeni bir halk seçseydi" dizesi daldan koparılır iştahla yenilirmiş. Oracıkta "yanlış halk" iptal edilir yeni bir halk arayışı için yola çıkılır lakin bazen ilk bazen son tahlilde devletin kapısı çalınıp "halk" istenirmiş! Geriye çekilmenin sonu yokmuş, umutbazlar birden umutsuzlar ülkesine iltica edermiş. Devletine çok benzeyen halk ve devletine çok benzeyen devrimciler olduğu doğruymuş ve bizim hikayemizmiş. Lakin ne yapsak da bu karabasanın içinden çıksakmış. 

Devrim için örgütlülük, tüzük ve program şartmış lakin, her devrim, devrimcilere, tüzük ve programa "rağmen" de onları aşan ve taşan bir şeymiş. Devleti kartopuna tuttuğumuz bir gün, bunları sayıklarken çöp konteynerlerinin olduğu bir barikata yolumu düşürmüşüm. Bizim mahalleyle karşı mahalle arasındaki badirede iki pratik arasında soluklandığım bir ânda, zora dayanamayan çöp bidonları devrilince yere düşen sözcüklere tanık olmuşum. Sözcükler bana, ben sözcüklere bakarak kararırken tüm bildiklerim aklımı terk edince bir hikaye gelmiş aklıma...

Ben bu hikayeyi sokakta kendi başına dolaşan bir taş'tan duydum. Ona da, tarihten kopup gelen annesi anlatmış. Taşın annesi mi olurmuş, demeyin. Tarihte ve coğrafyada olurmuş. Günün birinde bir kadın arkadaşın siyaseten dilek tutacağı gelmiş. Çok dert çok dilekmiş, çok kağıdın başına oturup çok saatler çok dilek yazmış. Gecenin su uyur devlet uyumaz vakti, kimseye görünmeden çok dilek kağıtlarını apartmanın önündeki çok gül ağaçlarının dibine gömmüş. Dileğin izini sürmek için sabah merakla uyanmış. Dilek mahalline inince bir de ne görsün? Her taraf pinçik pinçik parçalanmış renkli sözcüklerle, harflerle doluymuş. Şaşırmış. Mahalleli kedileri, ağızlarında ren renk harflerle, sözcüklerle görünce, "Bu işte bir keramet var" diyen kedilerin toprağı eşeleyip dilek kağıtlarının tadına baktığını anlamış. Her taraf can çekişen, ölü ya da yaralı sözcüklerle doluymuş. Sözcükleri kedilerin ağzından kurtarmak istemiş ama fayda etmemiş. Olay mahalline gelen komşulardan bazıları "kedileri siyasete karıştırdığı" için ona kızmış. Kedi sahiplerinden bazıları kedileri baytara götürüp aşı yaptırarak önlem almış. "Dileği kediye yükleme" olayı mahallede leke gibi yayılmış. Olayları uzaktan izleyen yaşlı biri muhabbete dahil olmuş: "Sanırım dileğinizi aşılanmış sözcüklerle yazdınız. Aşılanıp evcilleşmiş sözcüklerle yazılan ve yapılan dilek de devrim de tutmaz ki?"