
Bugün devletin Kürdistan’da JÖH’üyle, PÖH’üyle, SAS’ıyla, Bordo Bereliler’le, tankla, topla, biyolojik, kimyasal silahlarla saldırdığı Cizre, Nusaybin, Silopi, Silvan, Gever, Dargeçit, Varto, İdil, Şırnak, Sur, Kürt tarihinin, kültürünün, kimliğinin, dilinin kaleleri... Kürtçe, bu saldırıların direkt hedefi. İnkar etmek kar etmedi; asimileyi denediler, o da olmadı; fiziki kırım deneniyor.
Dil, elbette direnişin mihenk taşlarından biri. Anadili, bahsedilen öz yönetimin temelinde. Bu şehirlerde son yıllarda Kürtçe kreşler, ilkokullar açıldı; Kurdi-Der’ler ile binlerce insan anadilinde okuma-yazma öğrendi, dilini geliştirdi; meslek ve sanat anadilinde icra ediliyor.
Kürtçe edebiyat, müzik ve diğer alanlardaki üretimin büyük çoğunluğu, bu şehirlerde gerçekleşiyor. Aynı şekilde tüketim de... Orana vurulduğunda Kürtçe’nin günlük hayatta en çok kullanıldığı şehirler bunlar.
Hal böyleyken, mevcut şartlar altında Kürtçe yayıncılık yapmanın, üretmenin kendisi bir direniş. Ki bu durum öyle yakıcı ki, “çözüm süreci” devam ederken türeyen Kürtçe yazarlar, şarkıcılar vs., neden sonra ortalarda gözükmüyorlar. “Katı olan her şey buharlaşıyor”. Oysa dil esnek, akıcı. Başı, sonu olmayan bir nehir. Kendini bırakanı Kürdistan’ın dağlarında, ovalarında, şehirlerinde, köylerinde, tüm kutsal mekanlarında, direnişinde yolculuk ettiriyor.
Zîlan deresindeki katliamdan Zap direnişine, Newala Qesaba’dan Munzur’a, içinde gizli olduğumuz tarihte sokak sokak gezdiriyor. Dicle’yle Hevsel bahçelerinin dibinde, Fiskaya’da... 1925’leri bugünün Sur‘unda saklıyor. Murat suyunda, Abdurrahman Paşa köprüsündeki ihaneti hatırlatıyor. Rojava’da bir başka ihanet hikayesini Heşarê köprüsüyle gösteriyor. Mîks’te duruyor, Feqiyê Teyran şiir okurken dinliyor. Sarf edilen hiçbir emek boşa gitmiyor. Erebê Şemo’nun tek kişilik hücresinde unutmamak için kendisine anlattığı hikayeler, en güzel dalgaları oluyor bu nehrin.
Cizre’den geçiyor, boynu bükük. Silopi’de gençler, o nehre atlayıp Rojava’ya geçiyor, görmesek bilmesek film ya da rivayet sanırız. Dağlar ülkesinin yüreğini delerek aşağılara varıyor, Kerkük’e kadar değmedik vadi, varmadık kanyon bırakmıyor.
Fırat’la, Efrîn’le Kobanê’nin arasından sıyrılıp süzülüyor. Doğusu, batısı baş döndürüyor. Tişrîn’de baraj dinlemiyor, sel olup özgür akıyor. Önü bahardır, bulutlar yağmurun türküsünü söylemeye başlayanda coşar.
Her yıl Kürtçe yazan genç romancı, Kürtçe film, Kürtçe albüm niceliği ve niteliği, belki benzer şartlarda olan hiçbir dilde olmadığı kadar artıyor. Kürtçe filmler dünyada gitmedik festival, ulaşmadık memleket, almadık ödül bırakmıyor. Türlü tarzda çıkan Kürtçe albümler direnişin fon müziği oluyor.
En heyecan verici gelişme, belki de dil-direniş diyalektiğinde karşılıklı yaratımın son derece güçlü olması. Dilin direnişi, bir direniş dili oluşturuyor. Yepyeni, gün yüzü görmemiş güzellikte.
Bir Alman devrimci, YPG saflarında şehid düşüyor, adı Kevin Jochim. Müthiş bir Kürtçe’yle, kelimeleri inci gibi dizerek, neyin mücadesini verdiğini anlatıyor. Dinleyenin soluğu kesiliyor. Enternasyonal Tugaylar’ın, dünya halklarına umut veren fikrin, inancın, umudun, kadınların, emekçilerin, yoksulların, yeryüzünün tüm lanetlilerinin direniş dili oluveriyor Kürtçe. Saçtığı ışık etrafında türlü aydınlığı topluyor.
Dünyanın herhangi bir yerinde, direnişin dokunduğu, özgürlüğün değdiği, hakikatin sırrına eren herkes, Azadî, Berxwedan, Jiyan, Rojava, Şoreş ne demek, adı gibi biliyor.
CİHAD İLBAŞ
Anadili hakkında 6 soru, 6 cevap
Kürtçe'nin anayasal güvenceye kavuşturulması elbette çok önemli, ancak dünya deneyimlerinden öğrendiğimiz bir ders, anayasal değişiklikler olmadan önce mücadele ederek atılan adımların çok belirleyici olduğu gerçeğidir. Bu nedenle şimdiye kadar devam eden Kürtçe kurslarıyla edinilen birikimin yeni bir safhaya geçirilmesi gerekiyor.
1. Anadili neden bir meseledir?
Dilin her zaman siyasi boyutu vardır ve bu, toplumsal mühendisliğin önemli bir parçası olmuştur. Ancak günümüzdeki gibi savaşların, zulmün ve zorbalığın merkezine oturmasının modern ulus-devletlerin kurulması sonucu olduğu herkesin malumu. Elbette tüm ulus-devletler, aynı tarihsel gelişim süreçlerini izlemedi ve hepsinde benzer sonuçlar ortaya çıkmadı. Ancak dilsel ve etnik homojenleştirmenin birinci hedef olarak gösterildiği ülkelerde, gündelik ve kültürel gerçeklikle örtüşmeyen homojen bir kimlik kurgulandı; farklı inançlardan, dillerden, kültürlerden toplumlar, aynı potada eritilmek istendi. Bunu başarmak için kurgulanan kimliğe tehdit olarak gördükleri aynı coğrafyadaki topluluklara yönelik iki yöntem kullanıldı. Birincisi genosit, yani fiziksel olarak ortadan kaldırmak, katletmek, soykırım uygulamak; ikincisi de etnosit, yani fiziksel olarak yaşamasına izin vermek ancak kültürel olarak ortadan kaldırmak, asimile etmek.
Türkiye’de, modern anlamda devletleşmenin başladığı 1880’lerin sonlarından 1990’ların sonlarına kadar Kürt, Ermeni, Laz, Arap, Çerkes ve diğer tüm halkların kültürlerinde, gündelik hayatlarında bir karşılığı olan, belleklerinde yer edinmiş tüm dağların, taşların, ovaların, nehirlerin, köylerin isimleri değiştirilmiş, insanlar anadillerinde “ıslık çaldığı” için bile para cezasına çarptırılmış, kendi dillerinde yazdığı için yazarlar, aydınlar ağır cezalara çarptırılmış, anadili Türkçe olmayan çocuklar okullarda ötekileştirilmiş, dilleri, aksanları ve bir bütün olarak kimlikleri yüzünden aşağılanmıştır. Eski dönemin kapanıp yeni bir sayfanın açıldığı iddia edilen son 10 yılda bile cezaevlerinde rehin tutulan tutsakların aileleriyle kendi dillerinde konuşmalarına izin verilmemiş, inşaatlarda çalışan yoksul Kürt işçiler kendi aralarında Kürtçe konuştukları için linç edilmiş, diller yasaklanırken bile adları anılmamıştır. Anadili Türkçe olmayan insanların iş imkanları yapısal olarak kısıtlanmış, Türk gibi Türkçe konuşmadıkları sürece insalara ekmek kazanmak bile haram edilmiş, devletin en yetkili ağızlarından Kürtçe’nin “medeniyet dili olmadığı ve bu dilde eğitim yapılamayacağı” söylenmiştir.
Tek dillilik politikalarının somut sonuçlarını bu şekilde sıralamaya başladığımızda tüm dünyayı saracak kadar uzun bir liste ile karşılaşıyoruz. İşte anadili, böyle bir siyasi ve tarihsel bağlam içinde bir mesele haline gelmiştir.
2. Anadilinde eğitim neden önemlidir?
Kürt meselesinin çözümü, bu meselenin esas müsebbibi olan Türk devletinin tek dil ve tek etnik kimliğe dayalı yapısının dönüşmesi için anadilinde eğitimin siyasi açıdan büyük önem taşıdığı herkesin malumu zaten. Bu birçok platformda dile getiriliyor. Pedagojik açıdan bakıldığında ise anadilinde eğitimin önemine dair dünyadaki literatür epey doygunluğua ulaşmış durumda. Bu alandaki araştırmalar, anadilinde eğitimin kalitesi, akademik gelişim, çocukların kimlik gelişimi, öğretmenlerin iş memnuniyeti, ebeveynlerin okulla ilişkisi, toplumsal ilişkilerin niteliği, ekonomik imkanlara erişim, cinsiyet eşitliği gibi konularda doğrudan belirleyici olduğunu açıkça göstermektedir.
Anadilinde eğitimin varlığı, eşitliği; yokluğu ise eşitsizliği ve ayrımcılıkları doğurur. Evde ilk öğrendiği dil okul dilinden farklı olan çocuklar, daha en başta zaten verilen eğitimden faydalanamazlar. Çünkü herkes en iyi bildiği dil yoluyla okuma-yazmayı öğrenebilir, temel sözel ve sayısal becerileri geliştirebilir. Öte yandan, çocukların okulun dilini biliyor olması da tek başına yeterli değildir; aynı zamanda kimliklerinin eğitim sistemi tarafından kabul görmesi de çok önemlidir. Kimlik, sadece bir dili konuşmakla şekillenmez, aynı zamanda anne-babasının, büyüklerinin konuştuğu bir dili konuşamamakla da oluşur. Anadillerini konuşabilseler de konuşamasalar da kimlikleri, okul müfredatı, ders içerikleri ve diğer eğitim öğeleri tarafından olumsuzlandığında, öğrenciler dışlandıklarını, ayrımcılık gördüklerini kolaylıkla anlar. Anadilinden bağımsız olarak, herhangi bir sebepten dolayı dışlanan hiçbir öğrenci, okula devam etmek istemez, okulla sağlıklı bir ilişki geliştiremez. Dolayısıyla anadilleri eğitimde kullanılmayan öğrenciler için okul, çoğu zaman anlamsız bir yer haline gelir. Türkiye’de başta Kürt çocukları olmak üzere anadilleri Türkçe olmayan ve Türkçe eğitim verilen okullara devam etmek zorunda olan tüm çocuklar, bu nedenle yapısal bir eşitsizlikle karşı karşıyadır. Bu eşitsizlik, genelde var olan sınıfsal eşitsizliklerle de birleşip sadece eğitim süreci boyunca değil, tüm bir ömür boyu söz konusu öğrencileri takip etmektedir. Sonuç olarak anadilinde eğitim, hem siyasi hem de pedagojik açıdan son derece önemli bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.
3. Anadilinde eğitim yapılmamasının çocuklar üzerindeki etkisi nedir?
Anadilleri eğitimde kullanılmayan, eğitimden dışlanan çocukların karşılaştığı sorunlar, birbirine geçmiş şekilde pedagojik, psikolojik, toplumsal ve siyasidir. Bunlardan hiçbiri tek başına ele alınamaz. Zira okullar sadece pedagojik alanlar değildir; aynı zamanda toplumsal değer yargılarının, hiyerarşik iktidar ve güç ilişkilerinin de yeniden üretildiği alanlardır. Ancak yine de anadilinin eğitimde kullanılmamasının yarattığı sonuçlara baktığımızda söz konusu dili veya dilleri konuşabilen ve konuşamayan çocukları ayrı değerlendirmemiz gerekir.
Bir kere, eğitimde kullanılan dili bilmeyen çocukların ne öğretmenleriyle iletişim kurmaları ne de kendilerine öğretilmek istenenleri anlayabilmeleri beklenebilir. Eğitim dilini bilen çocuklar ise kimlikleri dışlandığı için okul ile anlamlı bir ilişki kuramaz. Fakat buna rağmen kendilerine zorla dayatıldığı için çoğu öğrenci, okul tarafından öğretilmeye çalışılan bilgilere direnç gösterir, öğretmenler ve okul ile geçimsiz bir ilişki kurar. Anadillerinde eğitim alamayan çocuklar arasında okulu veya sınıfı terk etme oranları her zaman en yüksektir. Birçok Kürt çocuğu bu yüzden Türk çocuklarıyla karşılaştırıldığında çok daha az okula devam edebilmektedir. Öte yandan okula devam edebilen ve eğitim sistemine entegre olabilen öğrenciler arasında bir süre sonra kendi kültürlerini ve kimliklerini değersiz görme eğilimi görülebilir. Hatta bazı durumlarda kendi kimliğini reddetme, aileyi reddetme gibi sonuçlarla da karşılaşılabilir. Hem eğitim sisteminin bir parçası olduğu devlet politikaları hem de aile kültürleri ataerkil ilişkilerle şekillendiği için kız çocukları, bu durumdan oğlan çocuklarına göre daha olumsuz etkilenir ve bundan kaçmanın bir yöntemi olarak da egemen dile asimile olup kendi dilini tamamen unutma eğilimi taşıyabilir.
Bir dilin eğitimde kullanılmasının yasaklanması, beraberinde çeşitli damgalanmaları da getirir. Dolayısıyla anadillerinde eğitim alamayan çocuklar, tıpkı dilleri gibi damgalanır ve ötekileştirilir. Bununla beraber, dilleri yasaklı olan çocukların gittiği okullarda gerek fiziksel gerekse de sembolik şiddetin oldukça fazla olması da başka faktörlerle beraber dil ile de kesişir. Dillerin yasaklanmasının, çocukların eğitimlerinde kullanılmamasının doğurduğu çok katmanlı sorunlar, bu şekilde daha da uzayan bir liste halini halır. Tüm bu sorunlar çeşitli şekillerde kesişerek eğitimin söz konusu çocuklar için geliştirici değil zayıflatıcı, güçsüzleştirici bir şekilde işlermesine neden olur.
4. Şimdiye kadar asimilasyona maruz kalmış çocuklar için neler yapılabilir?
Maalesef asimilasyonun boyutu sadece anadilini unutmakla sınırlı değil. Çok uzun zaman devamlı bir asimilasyon olduğu için buna karşı yapılması gerekenler de ancak uzun zaman içinde köklü dönüşümlere yol açabilir. Galler gibi ekonomik imkanların ve hem siyasi hem de toplumsal desteğin epey fazla olduğu bir ülkede bile dilin yeniden canlandırılması, asimilasyonun tersine çevrilmesi çok yavaş ilerlemektedir. Öte yandan neredeyse tüm Afrika ülkeleri, birçok Latin Amerika ve Asya ülkesinde çok büyük anayasal değişiklikler yapılarak bir zamanlar yasaklı olan anadilleri yasal statüye kavuşturulsa da toplumsal, siyasal ve pedagojik karşılığı henüz tam alınabilmiş değil. Kürt halkı ve çocuklar için de bugünden bile başlansa atılacak adımların köklü dönüşümlere yol açması için uzun zaman gerekecek. Öte yandan Kürt hareketinin mücadelesi, hem çocuklarda hem de ailelerde önemli bir özgüven geliştirmiş durumda. Bu durum özellikle kimlik bilincinin ve örgütlülüğün daha yüksek olduğu şehirlerde çok açık hissediliyor.
Kürtçe’nin anayasal güvenceye kavuşturulması elbette çok önemli, ancak dünya deneyimlerinden öğrendiğimiz bir ders, anayasal değişiklikler olmadan önce mücadele ederek atılan adımların çok belirleyici olduğu gerçeğidir. Bu nedenle şimdiye kadar devam eden Kürtçe kurslarıyla edinilen birikimin yeni bir safhaya geçirilmesi gerekiyor. Bu yeni safhanın nasıl tanımlanacağı, ne tür adımların atılabileceği, ne gibi stratejilerin geliştirilmesi gerektiği, birkaç kişi tarafından bir iki günlük bir çalışma ile değil planlı, programlı, detaylı ve olabildiğince sembolik adımlardan kaçınarak yapılmalıdır. Fakat her halükarda Kürt öğrencilerin özellikleri, farklı ihtiyaçları, heterojen durumları göz önünde bulundurularak programlar yapılmalıdır. Bu da tüm Kürt çocuklar için geçerli tek bir doğru yöntem yerine birden çok yöntem ve model geliştirilmesi demektir.
5. Kürtçe bir bilim dili midir?
Öncelikle bir dilin bilim dili olup olmamasının bilimsel bir ölçütü yok; Matematik ve fen bilimleri kast ediliyorsa, zaten bu alanlarda Kürtçe’nin eskiden beri kullanıldığını gösteren somut örnekler bulunmaktadır. Ayrıca hiçbir dil kendi kendine “bilim dili” haline gelmez; belli siyasi, ekonomik ve toplumsal teşvik ve destekler ile güçlenir. Aynı şekilde hiçbir dil de kendi kendine zayıflamaz. Belli siyasi, ekonomik ve toplumsal marjinelleştirme, baskı ve saldırılar sonucu geriler. Bu nedenle günümüzde Kürtçe’nin veya herhangi başka bir dilin eğitimde, bilimde kullanılabilmesi için yeterli altyapıya sahip olmadığı, başka bir deyişle zayıf ve eksik olduğu yönündeki yaklaşım, söz konusu eksik ve zayıflık gerçekte varsa bile bunun toplumsal ve siyasal süreçlerle, iktidar mekanizmalarıyla yaratıldığı, iktidar sahiplerinin geçmişteki politika ve uygulamaları sonucu bu hale gelindiğini görmezden gelir.
Üstelik bu yaklaşım, söz konusu durumu gerekçe göstererek egemen dil dışındaki dilleri kamusal alanın dışına iten Hindistan’da dil politikaları ve eşitsizliklerin eğitim yoluyla yeniden üretilmesi konularında yaptığı çalışmalarla bilinen Prof. Ajit Mohanty’nin deyimiyle, “sürekli yeniden üretilen bir kısırdöngü” yaratmaktadır. Bu türden bir kısırdöngü, egemen dil dışındaki dilleri sadece ev ve çevresindeki grup-içi iletişimlere hapseder, önemli yaşam alanlarının dışına iterek sınırlı işlevleriyle fakirleşip gelişme imkanlarını azaltır. Sonra da bu fakirleşmenin kendisini söz konusu dil veya dillerin eğitim gibi kamusal alanlarda kullanılamayacağı yönünde bir gerekçe olarak kullanır. Diğer bir deyişle, bilimsel alanda kullanıla kullanıla bir dilin bu alandaki yeterliliği gelişir; eve, gündelik dile sınırlanarak, dışlanarak değil. Bu nedenle, bir dili “bilim dili” olmanın dışında tutan şey, onu “eksik, yoksun, gelişmemiş, yetersiz” diye kodlayan söylem ve pratiğin kendisidir.
6. Anadilinde eğitimin özerklik tartışmaları ile ilişkisi nedir?
Özerklik ve anadilinde eğitim veya anadili temelli çiftdilli eğitim, birbiriyle çok yakından ilişkili konular. Özerklik, en basit haliyle, belli bir bölgedeki yönetişim ilişkilerinin o bölgede yaşayan insanlar tarafından belirlenmesidir. Özerk bölgeler, o bölgelerdeki eğitim, sağlık, kültürel etkinlikler gibi konularda kendi kararlarını alıp uygulayan bölgelerdir. Dolayısıyla eğitimin nasıl düzenleneceği, hangi dil veya dillerin nasıl bir konumda olacakları, özerk bölgenin politikalarına bağlıdır. Dünyadaki tüm özerk bölgelerde egemen dilin dışındaki dillerle eğitim yapılmaktadır. Diğer bir deyişle özerk olup da anadilinde eğitim yapmayan yer yok. En bilinen örnekleri Bask ve Katalunya, buna Hindistan’daki birçok özerk bölgeyi ekleyebiliriz (Orissa, Andrea Pradesh); ayrıca Güney Afrika ve daha birçoğu...
Özerklik veya ademi-merkeziyetçi bir idari sistem olmadan anadilinde eğitimin nitelikli ve eşit bir şekilde kullanılmasının çok nadir örneği var. Mesela Finlandiya, özerk bir ülke değil ancak herkes için çift dilli eğitim var ve ülkede yaşayan İsveçliler okulda İsveççe eğitim alıyor. Ancak Finlandiya’da, Türkiye’deki gibi bir azınlık-çoğunluk statüsü ve diller arasında ciddi bir hiyerarşi yok. Zaten söz konusu dil eğitimi, göçmenler için olunca diğer ülkelerdekine benzer hiyerarşiler oluşuyor ve benzer ayrımcılıklar devam ediyor. Çift dillilik ve özerklik bağlamında dillerin toplum içindeki statüsü ve dilleri konuşan grupların sınıfsal pozisyonları önemli. Türkiye’de çoğu Kürt yoksul olduğu için, özerklik olmaması durumunda Kürtçe eğitim de dahil edilse bile okul başarısı ve dilsel açıdan çok başarılı olma şansımız yok.
ŞERİF DERİNCE