Son dönemin revaçtaki cümlesi: “Gerekirse Güney Kürdistan’la birleşir, bağımsızlığımızı ilan ederiz” oldu.
Karayılan’ın bu açıklaması sanki Türkiye’de duyulmadı.
Hewlêr’den de bir cevap yok.
Ancak Neçirvan Barzani “Petrolümüz gelişmemizin anahtarıdır” dedi.
Bu da Bağdat’sız bir yola işaret ediyor.
Ayrıca Beşar Esad Türkiye’ye başının belada olduğunu ileterek, “sizi koruyamam” mesajını iletirken, sanki “canınız cehenneme” demiş oldu.
İran, Türkiye’nin Suriye’ye saldırması durumunda, buna seyirci kalmayacaklarını açıkladı.
Bu da, Türkiye’ye karşı silaha sarılacak bir İran’ın olacağının ilanı.
Yukarıdaki satırların toplamından, Türkiye’ye rağmen bağımsız bir Kürdistan olabileceği hipotezini saklı tutarak, Türkiye’nin giderek bir ateş çemberine doğru yürüdüğünün altını çizmek istiyorum.
Son dönemde Kürtlerle ilgili katıksız kolonyal bir prens gibi davranan Erdoğan ise Kürdistan sorununa karşı daimi kozu “İslam”ı bir kez daha kullandı ve Zerdüşt’ü “düşman” ilan etti.
Erdoğan Kürdi değil, ırkçı Türk İslamına dayanıyor.
Bazı aşiretlerin kendilerinden olan birilerine mecliste “koltuk verilmesi”ne karşın, AKP’li olan aile bireyine oy vermeleri politik bir Kürt bilinciyle uyuşmasa da, uzun ömürlü değildir.
Bir yandan Kürdistan’ın bağımsızlığı şiarının “beklenmedik bir dönemde” reaktive edilirken, Türkiye’de Kürt dilinin yazıda kullanımı yasaklanıyor.
Kitaplarda değil, gazetelerde değil.
Resmi makamlara yakın duran sokaklarda, belediyelere bağlı kurumlarda ve kamuoyuna açık alanlarda.
Çünkü, Türkiye’deki egemen kolonyal politika, özde yasaklardan vazgeçmedi, geçmiyor.
Uluslararası alanda bir güç haline gelen Kürt Hareketi’ne;
Türkiye Cumhuriyeti’ne biat etmeyen Kürdistan’daki politik kitlelere rağmen.
Sevilmemesine;
Kendisine yabancı ovalara, dağ eteklerine, ve o diyarlardaki köylerde, kentlerde yaşayan, “düşman” adettiği insanlara  rağmen.
Tümüne rağmen devlet, Kürt alfabesinin üç harfini bir türlü kabul etmedi.
Ve “Mardin Artuklu Üniversitesi” Profesörü Dr. Kadri Yıldırım’ın ‘Kürtçe eğitimde q, x ve w harflerine, sınırlama konmasını” kabul etmeyeceklerini belirtmiş.
Ve bu tartışmalar devam ederken, Berlin’de yaşayan Hınıslı kadın, kızına neden Zazaca (Dimilkî) öğretmediği sorulduğunda: “bendeniz Zazacayı bilmiyorum ki!” diyordu.
Tartışmaya tanık olan 16 yaşındaki kız, ilk defa duymuş olacak ki, soruyor “anne Zazaca ne?”
Türk sosyetesinin gölgesine sığınmayı yüksek fors telaki eden anne: “Türkçe’nin bir şivesi” diyor.
Bu tartışmadan sonra tek merakım kadının çocukluğu oluyor.
Kenan Evren’li yıllarda ilkokulda öğretmenler: “Türkçe dışında dil konuşanlara” ceza vermişler.
Ceza ise okulun oyun sahasının kenarına kurulmuş “kümes” tipi bir barınağa hapsedilmekmiş.
Şimdilerde Berlin’de yaşayan kadın ilkokuldayken, bu “kümes”e kapatıldığını anlatıyor. Yüz hatları geriliyor, elleri titriyor ve o kümese ilk hapsedildiği günden bu yana “Türkçe’nin bir şivesi Zazaca’yı“ tamamen unuttuğunu belirtiyor.
Sadece “Dayê” (Anne)‘yi unutmamış.
Dilinden nefret etmesi için 7 yaşından sonra, Türkçe’nin egemen olduğu bir okulda “hapsedilen” Zaza kadın bırakın Bağımsız Kürdistan’ı, kendisinden de nefret ediyor.
Ve bu kadın hala Kenan Evren ve Erdoğan’ın seçmeni.
Bağımsız Kürdistan ise, yüz yıla yakın işgale rağmen, Ankara’nın tahammül edemediği ve hep Diyarbekir’de göndere çekilen o inatçı ideal.
Şimdilerde, Ankara’yı “politik ve askeri intihara” zorlayan bir realite.