İnsanlar nerede; hangi ulusun bireyi, kimin çocuğu, erkek veya kadın olarak mı dünyaya geleceklerini kendileri belirleyemezler; çok şükür ki bu böyledir, aksi halde yaşadığımız dünya çok renksiz ve sıkıcı bir yer olurdu.

Farklılıklardan, yaşadığı dünyayı tek düze gören; kendine benzemeyen her şeyi kendine düşman olarak gören, değişemeyen, dönüşemeyen, sevemeyen yüreksizler korkarlar.

Halbuki hayat muazzam bir çeşitliliğe denk düşer; öyle olduğu içindir ki, insanlık hepsinden bir tutam alarak içinde yaşadığımız medeniyeti yaratmıştır. İşte bundan dolayıdır ki; Êhmedê Hanî de, Şeyh Bedrettin de, Kant da, Thomas Münzer de bütün insanlığın ortak değeridir. 

Doksanlı yılların ortalarında Mıdırgıç Magrosyan'ın “Söyle Mıdırgıç Nerelisin?” adlı kitabını okumuştum; kitap okuyan herkes gibi beni de çok etkilemişti.

Anlattığı Diyarbakır masallar dünyasını çağrıştırıyordu. Çok değil daha bundan 40/50 yıl önce Diyarbakır'da; Kürtler, Türkler, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler hep birlikte barış içinde kardeşçe yaşıyorlarmış, “halbuki bu bize şimdi ne kadar uzak geliyor!” değil mi?

Şöyle anlatıyor Mıdırgıç Magrosyan: “Evde annem babam bizi Ermenice severlerdi; sokakta Kürtçe konuşurlardı, devlet dairesine gittiklerinde Türkçe konuşurlardı, bizden gizli bir şeyi konuşmak istediklerse Zazaca konuşmaya başlarlardı!” 

Nasıl muazzam bir dilsel ve kültürel zenginlik! İnsanlar günlük hayatta neredeyse dört dil kullanıyorlar. Böyle bir zenginlikten herkesin Türk olmak ve Türkçe konuşmak zorunda kaldığı bir fukaralığa zorlandığı bir ülkede yaşıyoruz. 

Dilok'ta; yıllardır Kürtlere karşı sürdürülen kirli savaş ve yoksulluk nedeniyle yollara düşmüş, gelip Antep'in bir kenar mahallesine konmuş yoksul bir Kürt düğününe sadıran IŞİD aynı tekçi zihniyetin din sosuna batırılmış farklı bir versiyonudur.

Biri ulus devlet adına herkesi tek bir kalıba sokmaya çalışırken; aynı şeyi IŞİD, tek bir din ve o dinin tek ve biricik yorumunu herkese kabul ettirmek için yapıyor.

İkisinin de mazisinde göğüs kafesinde bir parça kalp taşıyan herkesi insanlığından utandıran; barbarlıklar, cinayetler var. 

Zilan Deresi, Dersim Katliamı, 33 Kurşun, Diyarbakır Zindanı, Failli meçhuller, Beyaz Toroslar, Sur, Cizre daha nice barbarlıklar modern gericiliğin eseri iken; Suruç, Ankara Katliamı, Antep ise IŞİD gericiliğinin halklarımıza yaşattığı barbarlıklardır.

İki ayrı uçta duruyor gibi gözükmelerine rağmen; “Var mı aralarında bir fark?” birileri her sabah traş olup cinayetlerine başlarken; diğerleri bir avuç sakalla başlıyor kan dökmeye!

Dilok katliamından hemen sonra olayın mağdurlarından biri olayı şöyle tarif ediyordu; "Patlamadan hemen sonra olay yerine koştum, yerde onlarca yaralı ve ölü vardı, henüz ambulans gelmediği için ölü ve yaralıları ikişer üçer sivil arabalarla hastanelere gönderiyorduk; bunu yapanlar benim kuş cıvıltılarımı susturdular.”

"Bu mahallede; Kürtler, Zazalar, Türkler, Arablar birlikte yaşarlar, gün içinde her dilden konuşmalar, bağrışmalar duyardım, bu beni çok mutlu ederdi, ben bunu kuş cıvıltılarına benzetirdim; bu alçaklar bu kuş cıvıltılarını susturdular” 

Kimse bu ülkenin yurtseverlerinin “Türk” ve “Müslüman” olmakla, “Türkçe” ve “İslam Dini” ile bir sorunu olduğu iftirasını atmasın; şimdi Türklük dışında bu ülkeye ait diğer renkler ve inançlar tehdit altında olduğu için gerçek yurtseverler tartışmayı buradan sürdürüyorlar. Eğer bunun tersi olsaydı, yani Türkler ve Türkçe asimilasyon tehdit ile karşı karşıya kalsaydı hepimiz Türk olur inadına Türkçe konuşurduk.

Fakat şimdi herkesin Kürt, Ermeni, Alevi, Rum olma zamanı gelmedi mi, Şimdi değilse ne zaman? Biraz daha beklerseniz, susarsanız, korkarım bir süre sonra bağırsanız da etrafınızda sesinizi duyacak kimseyi bulamayacaksınız?