Bizler Gulan Kılıçoğlu, Emel Gültekin, Dilşah Kocakaya, Gülistan Abdo ve 6 erkek arkadaşımız 12 Eylül 2012 tarihinden bu yana süresiz-dönüşümsüz açlık grevindeyiz. Kimimiz hükümlü, kimimiz ise devletin tabiriyle hala suçsuzluk karnesini koruyan tutuklularız. Türkiye geneli cezaevlerinde süresiz-dönüşümsüz açlık grevinde bulunanların sayısı 800’e yaklaşmış durumda. Kimi cezaevlerindeki arkadaşlarımız açlık grevine başladıkları için tek kişilik hücrelere alındı, kimilerine hayati öneme sahip olan B1 vitamini verilmiyor, kimileri ise musluk suyu dışında hiçbir şey alamamaktadır. Açlık grevleri geçmişten günümüze her türlü haksızlığa karşı sesini yükseltmek-duyurmak isteyenlerin başvurduğu şiddet içermeyen bir eylemselliktir. Bugün de biz Kürtler, Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın üzerindeki tecridin kaldırılması sağlık-güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması ve anadilimizi tüm kamusal alanlarda kullanma talepleriyle açlık grevindeyiz. Elimizde canımızdan başka bir şey yok ve bu taleplerimizin en kısa sürede gündeme alınıp tartışılmasını istiyoruz.
Her gün yeni çatışma, tutuklama haberleri alıyoruz. Cezaevleri doldu taştı çoktan. ‘Yüce’ Türk devleti, 1,5 yıldır İmralı’ya giden kosteri tamir edememiş, süreci tam bir uçuruma sürüklemiştir. 14 yıldır İmralı’dan barış çağrısı dışında başka mesaj vermeyen Sayın Abdullah Öcalan’dan 1,5 yıldır hiçbir haber alınamamaktadır. Milyonlarca insanın siyasi irade olarak kabul ettiği insanı bu şekilde tecrit etmek ne ahlaki, ne vicdani, ne de insanidir.
Yine 7 yaşına kadar evde annesiyle kendi dilinde „Kürtçe“ konuşan çocuklar, okullara başladığında, anadilleri zorla unutturulup „Türkleştirilmeye“ çalışılmaktadır. Bugün mahkemelerde anadilimizde savunma yapmak istediğimizde, hakimlerin bizlere verdiği karşılık „Üniversite okuyorsun, demek ki Türkçe biliyorsun, o yüzden bilinmeyen bir dille konuşma“ şeklinde oluyor. Yani gittiğimiz, okuduğumuz okul bize karşı bu şekliyle kullanılmakta ve bizleri okullardan uzaklaştırmaktadır. İnsani olan anadil talebi bile bir işkence aracı olarak bize dönmektedir.
Biz Kürt halkı olarak yıllar önce her türlü şiddete „Edî Bes’e“ dedik ancak sesimizi duyan olmadı. Tanıdıklarımız, arkadaş ve akrabalarımız her gün gerillada-askerde yaşamını yitirdi; anadilimiz yasaklandı, bu yasak TRT-6, Kürtçe seçmeli ders gibi cılız çabalarla örtülendi; vekillerimiz-seçilmişlerimiz, hepimiz cezaevlerine doldurulduk ve barış için çabalayan tek kişi olan Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit her geçen gün daha da ağırlaştırıldı. AKP Hükümeti savaşın-şiddetin tırmandırılması için elinden geleni yaptı ve bugün Türkiye’yi sürüklediği yer; „Türkün Türk’ten başka dostu yoktur“ noktasıdır.
12 Eylül günü başlattığımız grev Türk kamuoyu ve sorumlular tarafından ses bulamadığı için Kevser Akçelik, Gülsüm Koç ve 6 erkek arkadaşımız daha 15 Ekim’de, başlatmış olduğumuz açlık grevine dahil oldular. Sayımız artıyor ve her geçen gün daha da artacaktır. Ben 22, Gulan 22, Gülsüm 20, Kevser 18 yaşında. Kürtleri inkar ve imha politikalarına karşı gelişen son Kürt isyanı olan PKK’nin doğuşu 1973 ve bizlerin doğum tarihleri 1990 ortalamasında. Yani son Kürt isyanı biz daha doğmadan 17-18 yıl önce başladı. Kürtler direndi; devlet hükümetlerle beraber isim ve taktik değiştirdi ama „Kürtlerin“ hedefi hiç değişmedi. Bugün 1990 nesli Kürt mücadelesine dahil olmuş durumda. Çünkü devlet geçmişten günümüze kini ve öfkesinden bir şey kaybetmedi ve bizleri de düşman ilan etti. Ancak bizler düşman olarak değil, çözümsüzlükte ısrar eden hükümete dostça sesleniyoruz. Tıpkı Sayın Abdullah Öcalan’ın 14 yıldır İmralı’dan yaptığı çağrılarda olduğu gibi; bizler de bu sorunun çözülmesini istiyor ve çözüm için adım atıyoruz. Ancak Özgür Gündem, Azadîya Welat gazeteleri ve İMC TV dışında açlık grevleri hiçbir şekilde ağza alınmamakta, taleplerimiz dile getirilmemektedir.
Sağlık durumumuz her geçen gün daha da kötüye gitmekte, ki bunu baştan göze aldık zaten. Ailelerimiz cezaevi kapılarında, kendileri de greve girdi; bizim taleplerimizi dile getirmek ve destek olmak amacıyla. Bizler 39 (bugün 53. gün) gündür açlık grevindeyiz yani bütün mesele bünyemiz ve irademiz; hiçbir şekilde şiddet içermiyor. Taleplerimizi böylesi şiddetsiz ve insani bir eylemle dile getirdiğimiz halde, Türk medyasının ya görmezden gelme tavrı ya da çarpıtma arayışlarını anlayamıyoruz. 1980’lerde, 1990’larda, 2000’lerde cezaevlerinden cenazeler çıktı. Bugün herkes o günler için özür dilemekte, o günkü tavrın yanlışlığını dile getirmektedir. Hükümet, „O günlerde biz yoktuk, sorumlu biz değiliz“ diyerek kendini temize çıkarmaya çalışmaktadır. 21. yüzyılda, 2012’nin sonlarına doğru yaklaştığımız bugünlerde; biz yüzlerce tutsak, „Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın üzerindeki ağırlaştırılmış tecridin kaldırılması, sağlık-güvenlik ve özgürlük koşullarının sağlanması ve anadilimizi tüm kamusal alanlarda kullanma“ talepleriyle süresiz-dönüşümsüz açlık grevlerindeyiz.
Taleplerimiz kabul edilinceye, çözüm için adımlar atılmaya başlayıncaya dek, kesinlikle grevi bırakmayı düşünmüyor, hiçbir tedaviyi, tıbbi müdahaleyi kabul etmiyoruz. 2012’lerde de cezaevlerinden cenazelerin alınması istenmiyorsa; bütün Türk halkını, aydın ve yazarları ailelerimizin-Kürtlerin yanında durmaya ve sorumluları çözüm için masa başına çağırıyoruz.
* Siirt E Tipi Cezaevi’nde tutulan Dilşah Kocakaya, 12 Eylül’den beri süresiz açlık grevinde, mektubu 20 Ekim tarihinde kaleme aldı.
DİLŞAH KOCAKAYA: Siirt E Tipi Cezaevi’nden tüm dünyaya