Nasıl da izlemiştim baharın ilk cemrelerinin ardından ağaçların dallarını, dallara taşınacak bir gerçeğin ağırlığını bırakan yemyeşil yaprakları ve yapraklara hayatın yürüyüşünü… O zaman yeşile boyanmış bir görüntüyle gelmişti hakikat. Yaşamın bize görünen en canlı kesitini getirmişti. Şimdilerde ise, baharın sonu denilen şu zaman aralığında, o yemyeşil yaprakların nasıl da birer birer sarardığını, aldığı yeşilini doyasıya yaşadıktan sonra nasıl da sararışını tamamlayıp yüzünü toprağa döndüğünü görüyorum.
Yaprakların hepsi birden aynı hızla sararmıyor. Sonra hepsi birden dökülmüyorlar toprağa. Onların da kendi içlerinde bir düzenleri, daha doğrusu kendilerine göre yaşadıkları bir zamanları var. Her birinin ayrı ayrı hem de. Bir ormanlığa baktığımızda bizler için farklı, diğerlerinden ayrı olan şey pek yoktur. Ya da bir ağacın türünden kaynaklı daha koyu ya da açık yeşil oluşu, yanmış ya da kurumuş bir ağacın göğe doğru dimdik yükselen inatçı bir yaşlıyı andıran kuru dalları belki dikkatimizi çeker.
O gördüğümüzü sandığımız aynılık aslında bizim algılarımızda mevcuttur. Bizler o algıyla, o zihinle bakarak aynılığın ormanda olduğunu sanırken aslında gerçek olan, adına ‘doğru’ deyip ezberlemiş olduğumuz aynılıklardır.
Yapraklara daha bir yakından baktım bu defa. Bir ağaçtaki yapraklardan ilk önce sararanlar sanırım baharın ilk ısısıyla kendini daldan ayrıştırarak patlayan ve hızla büyüyerek bizlere mevsim müjdesini veren yapraklardır. İlk açan yaprakların yerleştiği dalların ucuna doğru açılımlar giderek artıyor ve bir süre sonra tamamlanıyor yaprakların açılması işi. Şimdi de ilk açılanlar, güneşe ilk dokunanlar ilk önce sararıyor.
Sararmaya aday yaprağın bedeninde önce sarı bir noktacık oluşuyor. Sonra bu noktacık iyiden iyiye bir noktaya dönüşüyor. Gün geçtikçe bu noktacık kendisine benzer diğer noktacıklarla buluşarak sarı bir bölgeyi oluşturuyor. Bu sarı bölgeler giderek artıyor ve bir zaman bakıyorum yarısı sarı yarısı yeşil bir yaprak uzun olmayan bir zaman içinde toprağa döneceğini, mevsimin döngüsüne kendisinin tanıklık edeceğini söylüyor. Tam karşımda duruyor. Her gün yanından geçtiğim ağacın dalına yerleşmiş olan bu yaprakçık o gelecek mevsime dair olan söylemini her an, her gün tekrarlıyor. Zamanı anlatan bir masalın kalbinde yeşermişçesine dinletiyor kendini.
Bir zaman sonra sarı ile yeşilin dengesi bozuluyor ve yaprak tümüyle sarıya kesiyor. Ağaç dallarında tek tük sarı yapraklar oluşmasına rağmen onları fark etmek pek kolay değil. Çünkü ağacın tamamında yeşil yaprakların sayısı o kadar fazla ki az sayıdaki sarı yaprakları fark etmek kolay değil. Ama öyle bir zaman geliyor ki, daha ortaya yağmurlar dahi yokken, daha sonbaharın kokusunu duyamamışken bir rüzgâr esiyor, işte o sarı yaprak, o ilk sarı yaprak rüzgârın kanatlarına takılıp süzülerek dalından kopuyor, birkaç saniyelik dansını acelesiz sürdürüyor ve yere değiyor.
O sarı yaprak dalından koptuğu anda duyumsuyorum sonbaharın kokusunu. Bir bahar kokusu, yağmur yağmamasına rağmen bir toprak ıslaklığı, toprağın kokusunun yerden yükselerek bize ulaşması…
Baharın kokusu işte bu. Sonbaharın kokusu toprağın kokusuna karışan bir son olma, bitme, bir tamamlanma düşüncesidir. Güneşin erken zamanlarda doğuşuna bir sürelik son veriştir. Son olmasıdır sıcağın tenlerimizi yaktığı zamanların. Yeni bir zamanın başlangıcını bir öncekinin bittiğine dair bir sızıyla bize anlatmasıdır doğanın.
Mevsimin ilk yağmuru toprağın tenine değdiğinde, kalbinin tam ortasında bir serinleme duyuyorsa kişi, üşümenin ötesine bu serinlemeyi duyuyorsa, o damlayı ve toprağın teniyle buluşmasını kendi yüreğinde duyumsuyorsa, zamanın ruhunu yaşıyor demektir. Ağaç dallarına tutunmuş yağmur tanelerinin yağmur sonrası güneşinin ışınlarıyla buluşup küçük kıvılcımlar açması da mevsimi güzelleştiren başka bir doğa harikasıdır. Böyle zamanlarda çam ağaçları bir başka oluyor. Minicik iğnelerinin her birinin ucuna yerleşen bir yağmur damlası dört mevsim yeşil kalışın sırrını o yaprakla paylaşırcasına sokuluyor ağacın damarlarına doğru. Çam ağacı dört mevsim yeşil kalıyor ama o da döküyor yapraklarını. Sararıp dökülüyor eskiyen, kendi zamanını yaşayıp tamamlayan yapraklar. Farkı ise, sonbaharlarda da yeşil yapraklar açabilmesidir. Eskiyle yeninin yan yanalığını, iç içeliğini en güzel anlatan doğa parçasıdır çam ağaçları. Hem de iğneleri andıran yapraklarıyla. Doğada gerçeğe ulaşmanın zorluğuna rağmen güzelliğini görebilmek, iğnemsi çam yapraklarında süreklileşen bir güzelliğe dokunabilmek bir anlamda kendini anlamanın ve kendi yaşamımıza doğa içerisinde yeni anlamlar yükleyebilmenin de bir yöntemidir.
Bu vesileyle, bizlere her zerredeki anlamı sezebilme gücü veren, zamanın her bir parçasına gerçeğin anlamını yükleme cesareti veren, yüreklerimizde bu zerreleri duyumsama derinliği yaratan ve bu anlamın ağırlığıyla yaşama kararlılığı oluşturan hakikat yaratıcısına olan sevgimizi, tüm tecritlere rağmen yüreklerin tecride alınamayacağını belirtmek istedim. Bizler bu sevgiyi yaratan hakikati, yağmurun toprağın tenine işlemesi misali hissediyoruz tüm hücrelerimizde. Sözünü ettiğimiz zerreleri bugün görmese dahi bu hakikati günlük olarak yüreğinin derinliklerinde hisseden canların varlığını hakikatin yaratıcısına kanıt biliyoruz.