Anlamı oluşturan dokunuşunu kalbimde inceden bir titreyişle duyumsadım. Ne ki, anlamıyla buluştuğum müddetçe, dokunduğun her varlıkta görebilirdim kendimi. 
Gözlerinin kıyısındaki hüzne, geçmiş zamanlardan süzülüp gelen hüzne, o hüznün kendinden taşan ağırlığına rağmen, gözlerinin tam ortasındaki parıltıydı anlamın görünürlüğünü oluşturan. Anlam dediğimiz ne ki. Çok dile getirdiğimizde çoğalacak bir şey midir anlam… Değil tabii ki. Anlam, oluştuğu anda yaşamın oluştuğunu hissettiğin, yaşadığını ve yaşadığın anların bir değeri olduğunu duyumsadığın bir kesicilik, bir keskinlik, bir farklı duyumsayış, yaşamın tam o anda yaşandığını hissettiren bir ayırt edicilik…
Sıcacıktır kiminde, kiminde buz gibi soğuk. Ama vardır ve varlığını hissettirdiği oranda yaşamın kalbine yerleşiverir.
Bir de inancımız vardır tabii. İnanırız tüm benliğimizle. Çok çağırdığımızda Hızır nasıl gelecekse yanıbaşımıza, adını andıkça bizimle olacaktır anlam.
Gülü taşıyanın parmaklarına gül kokusunun bulaşması gibi yüreğimize az da olsa bulaşacaktır anlam zerrecikleri.
İşte sen dokundun. Dokunuşun herhangi bir insanın herhangi bir şeye dokunuşu değildi. Dokunuşun bir hakikat aşığının, yüreğini hakikatin hakikat olarak yaşanmasına bağışlayan bir yol ehlinin, hakikatin zerrecikleriyle buluşturmasıydı yüreğini. Sen dokundun ve o evrensel buluşma gerçekleşti. Evrenin birbirinden koparılmış, uçurumların iki yakasına atılmış parçalarını buluşturdun dokunuşunla. Gözlerinden baktığın her yere akan o zamanı oluşturan ışık huzmelerini gördüm.
Gerilla gülüşlerini gözlerine taşımıştın.
Güneşin sana, tam da gerilla kimliğindeki sana söylediği gibi sağlam tutmaya çalıştığın beynini ve yüreğini gözlerinde toplamıştın. Mekabının toprağa her değişinde oluşan titreşimler bir zaman döngüsünü anlatırdı duyumsayanlara. Mevsim değil, ay değil, yıl değil, bir gerilla zamanı döngüsü… Mekabınla bütünleşen adımların sadece öylesine birer ayak izi olmadıklarını, zamanda kızıl izler bıraktığını bilmeyenlere, bilemeyenlere, o anlamı duyumsamayanlara üzülerek duyumsardım adımlarını.
Her adımını duymaya heveslenirdim. Mekânın en uzağında da olsam, yüreğim hazırsa duyacağımı bilirdim. Kiminde toprağın, ısrarla esen hafif rüzgârın, bestesi oluşturulmamış bir ezginin kanatlarında süzülerek toprakla buluşan yaprağın bir şeyler söylemek istediği düşüverir yüreğime.
Bazen de bir karıncanın aniden başını çıkarıp toprağın derinliklerinden bir şeyler söylemek istercesine durup sonra yeniden toprağa dönmesinin, bir kuşunu çığlık çığlığa yanıbaşımdan süzülerek uçuşunun, bir kelebeğin gelip benden habersiz parmaklarıma konmasının, bekleyip birkaç saniye onu dinlememi isteyişinin aynı amaçla devindiği hissine kapılırım.
Doğaya dair her bir devinimin o adımı seslendiren ve o adıma paralel bir devinim olduğunu düşünürüm. Öyle zamanlarda, uzak mekânlardaki yol ehillerinin adımlarını duyumsar, hangi zamanı soluduklarını anlamaya çalışırım. Öyle zamanlarda birçok zamanın birbirine paralel kalbinin attığını düşünürüm.
Gerilla zamanının tüm anları anlamaya, duyumsamaya ve bu paralel zamanlardan kendi zamanını süzmeye meyilli bir hakikat zamanı olduğuna kanaat getiririm. Zamanı anlamaya öğrenmeye, kendi yüreğinde ve beyninde devinen zamanı hakikatle buluşturmaya yönelen bir aşk eylemi. Bundandır her gerillada, gerillanın varlığında toplanan anlamı, değeri, uzun bir geçmişin acılarını ve özgürlüğe sevdalı bir şimdi’nin izlerini görürüm. Onda toplanan milyonların umudunu… O umudun gözlerde toplanmış ışıyışını. Ondandır her gerilla bakışında, her gerilla dokunuşunda umuda ve özgürlüğe dair bir buluşma sevinci oluşur yüreğimde.