Hakikati, hayallerin bir gerçekleşmesi ve anlamlı yaşam ütopyası olarak anlayacak kıvamda bir evren-insan tarihi okumak istiyorsanız şayet, Ozan Emekçi’nin "Feryad’ı İsyanım" adlı destanına başvurabilirsiniz. Demokratik uygarlık tarihinin unutulmaz yaşamlarına dokunursunuz. Direnen yanınızla buluşur, kendiniz tarih olursunuz Feryad-ı İsyanım’da. Ortadoğu, dünya insanlığı ve Mezopotamya’nın ırmakları süzülür bu destanda. Ortadoğu dünyası şiir olur, destan olur, bal tadında aşk olur akar süzüle süzüle. Acıyı bal eyleyenlerden olduğunuzu duyumsarsınız acılara tanıklık ederken. Zin elinizden tutar, sizi zindanın derinliklerine götürür, orada Mem’in acılarına gark olursunuz. Beşerî bir aşkın zindan karanlığında ilahi bir aşka dönüşmesine, aşkın hakikatle mayalanmasına seyirci olursunuz. Her bir dizede çöllere düşmüş bir aşk delisinin, Kays’ın çöl acılarını bulabilirsiniz. Her bir dizede âşıkların inleyişlerinden örülen hakikatin bizlere miras olma öyküsünün kızıl izlerini görürsünüz.  

Tek yürek olup tarihle buluşanların, Kerbela’nın ve aşkın sesini duyarsınız Feryad-ı İsyanım’da. Destanın dizelerinde dağ dağ dizilirsiniz yollara, terlersiniz, bir dağ rüzgârı siler alnınızın terini. Bir lokma, bir hırka fazla gelir, yük olur size. Destanın yüreğinize bıraktığı yük, sizi doyurmakta ve kendinden yeni destanlar doğurmaktadır. Doğurdukça ağırlaşmakta, taşımanızı beklemekte, nihayetinde umut etmektedir. Orada ve o anda siz ve tarih başbaşasınız. Başka muhatabı yoktur o anda umudun. 

Kendinizi bütün hissedersiniz destanı okurken. Dizeler akarken, bir sonraki dizeyi bilmemenize rağmen, o dizenin sizin tamamlanışınız olacağını duyumsarsınız. Sezgisel gücün insanı tarihle bütünleştirmesine bundan güzel bir örnek bulmak zordur. Bu duyumsama, sizi mantık sınırlarından çıkararak doğayla birleşen yürek okumalarına götürür. 

Irmak ırmak süzülürken bulursunuz kendinizi bir turnanın kanatlarında. Bir semahın figürlerinde, bir iken bin olmuş halde bulursunuz kendinizi. Ritmi bırakmazsınız destan boyunca. Ritm değişir, ama hepsinin tadı sizi tamamlayan bir anlam olur. Bulutlar sizi hiç terk etmez ama gözlerinizi hakikate kapatmanıza da izin vermez. Bilakis, hakikate vasıl olmaya hazır olursunuz. Gönül gözünüz açılır bu destanın ezgisine girmişseniz. 

Ozan Emekçi’nin bu destandan söz ettiği bir röportajını büyük bir talihsizlikle çok gecikmeli bir şekilde okuduğumda Kürdistan’ı, ozanlar diyarı Engizekleri ve Nurhakları bir kez daha sevgiyle hissettim. Toprağı bağrıma basma fikrinin acziyetini gördüm, beni bağrına basışını hissettim bu toprakların. Bu topraklardan olmanın onuru ve bu anlamı tanımlamanın gecikmişliği arasında hislerimi tanımaya çalıştım. 

Toprak her şeyi doğurandır. İnsanı da doğuran topraktır. Her ne kadar insan çamurdan yaratılıp ruh üflenmemiş olsa da insanı yaratan topraktır. Toprağın verdiği bitkiler, çiçekler, bu toprakta yetişen hayvanlar, toprağın sinesine kabul ettiği yağmur, dağların getirdiği rüzgârlar ve topraktan her anı bahara dönüştüren tekmil anlam fışkırmaları her şeyi yarattığı gibi insanı da yaratıyor.  Hemşerilerin birbirine memleket ya da toprak demesi ne kadar anlamlıdır! 

İnsan topraktır. Ve toprağın çocuğudur. Kürdistan toprakları da kutsallıkları yeşertmeye devam ediyor. Tüm çağlarda bu kutsallıkları yeşertti, tüm dünyaya yaydı ve 21.yüzyılda da her şeye rağmen bu kutsallıkların direnişiyle birlikte yenilerinin yeşermesine tanık oluyoruz.  

Kısa bir bölümünü seslendiren Mazlum Çimen’i güzel yorumundan dolayı birçok kişiye sevdiren bu destan, o dizelerde dile gelenden çok fazladır. İçinde sayısız şarkıyı barındırır. Anlamı ve kendini arayan her yüreğin kendini ve anlamı, yüzyılın tüm karanlıklarına ve saldırılarına rağmen bulabileceği bir deryadır Feryad’ı isyanım. 

Defalarca okuduğum bu destanda hep şu soruya cevap ararım: Bu destan neyi arıyor? Ne diliyor bu destan? Ozan Emekçi’nin destanın sonlarında verdiği bir cevap var tabi. "Gel de Emekçi’yi güldür” der bir dörtlüğün sonunda. Bir gülümsemeye taliptir Ozan. Bir gülümseme ki, tüm insanlığın, tarih ve toplum bilincini bağrında toplar. Bir gülümseme ki, özgür yaşamın bellekle oluştuğunu günlük hayatın en alelade akışına yerleştirir, orada bulur. Aslında Ozan hem talip hem de mürşittir. Birilerine yol gösterirken bir şeylere de talip olmayı, varoluşun sürekliliğinin bir gereği bilir. Hakikatin kendi özünü korumakla birlikte sürekli yenilenmesini anlatır bu durum. 

Halk edebiyatının, Anadolu ve Mezopotamya Ozanlar zincirinin beslediği destan, gül ile bülbül gibi divan edebiyatını anımsatan imgelerle de ayrı bir güzellik kazanmış. Feryad-ı isyanım destanının imge imge incelenmesi ömürlük bir edebi çalışma olabilir. Gözlerin aşığın yüreğinde örs üzerinde balyoz olması, kiminde gözlerin bir ülke olması ve bakışların memleket oluşturması gözlerin yaratıcı özelliğini anlatır. Aynı zamanda bir o kadar da, insanın baktığı an, insani özelliklerini insan olarak yaşadığı başka bir insanla buluşturduğu an yaratıcı özellikleri de kazandığını, başka insanlarla anlamlı buluşmalar yaşadığı zaman insanların birbirlerine evren olabildiğini anlatır. 

İmge okyanusunda bir hoş olmak istiyorsanız kayıp destanın dalgalarında bir arayışa çıkabilirsiniz. 

"Zehri kana zerk etseler damarında ballanır” dizesi destandaki yüzlerce çarpıcı dizeden sadece biridir. Bu dize müthiş bir simya örneğidir. Zehirden bal yapmak, normal bir elementi altına dönüştürmekten güçlü bir eylemdir. Bu imge, acıyı bal eylemenin binlerce defa başarılmış hali olabilir ancak. Hayal etmesinin dahi insanı ürküttüğü zehir, kan, damar ve bal kelimelerinin yan yana gelişi, derin bir hayal gücü kadar, yaratıcı bir yürek sahibi olmayı gerektirir diyebiliriz ancak. Ya da simyacının eylemine yüreğini katması… 

Aşkın kirletildiği bir çağda yüreğinde bu aşkı yeşertmek Ozanlara mahsustur. Feryad-ı İsyanım’da aşk hakikattir. Aşk ülke, toprak, anlam, doğa ve insandır. Aşk her şeydir. Eylemine yüreğini katan herkesin bu destanın dizelerinde kendinden bir parçayı bulacağı ve yeniden kendinde bir öz yaratacağı kesindir. Ozanlar kutsallarımızdır diyor Önder Abdullah Öcalan. Öyleyse Ozanlarımızın destanları da kutsal kitaplarımızdır. Feryad-ı İsyanım, bu değeri hak etmiş bir destandır. 

Ozan Emekçi destanı şöyle betimler: 

"Feryad û İsyan, Emekçi’nin kendini sorgulaması, kendiyle yüzleşmesidir. Tarihin derinliklerine yolculuk etmek isterseniz, Feryad û İsyan durağına gelmelisiniz. Kırklara karışırsınız. İmi timi kalmamış mekanların ve idol şahsiyetlerin sararmış ve bin yerinden kırılmış fotoğraflarını Feryad û İsyan merceğinden net ve renkli görürsünüz. Coğrafyasında Ahmet Arif’e, kimyasında Nazım’a, matematiğinde Mahzuni’ye rastlarsınız. Ritmi Fırat’ın Dicle’ye dokunduğu gibidir. Bu gizemli yolculukta Hayyam’a konuk olursanız size Nesimi mahseninden yıllanmış şarap sunar. İçerek ayılırsınız. Bu tarihi filmde herkes başrol oyuncusudur. Bütün aşk ehli insanlığa Feryad û İsyan’ı okumalarını öneririm. Başka ne diyeyim, bir şiiri en iyi kendisi anlatır.”

Ozan’ın dilinden destan tanımlaması başlı başına bir insanlık tarihidir, başlı başına bir destandır. Aslında benim Feryad-ı isyanla, birkaç dizesini duyduğum şarkının ötesinde tanışmam, bu destanın yeşerdiği yüreği, bu anlamın yeşerdiği toprakları öğrenmem de bu röportaj vesilesiyle gecikmiş bir zamanda oldu. Bu satırları, bu gecikmeyi telafi etme niyetiyle yazıyorum desem yanlış olmaz.  

Eğer siz de destanın dizelerinde kendinizi hissettiyseniz, "bir aşk ancak bu kadar tarih olabilir” diyebildiyseniz, o dizelerdeki anlatımı kendinizle bir kılabildiyseniz, destandaki aşkın güçlü bir toplumsal eylem olduğunu, kendinizi de içinde görerek hissettiyseniz, o anda tarih siz olursunuz, siz de tarih. Bu anlamda Feryad-ı isyanım, Önder Abdullah Öcalan’ın belirlemesi olan tarihin sosyolojikleşmesine iyi bir örnektir de diyebiliriz.  

Ozanın aşk ehli olan insanlığa önerdiği bu destanda, aşk ehli olan herkesin kendini ve hakikatini bulacağı kesindir. Aşk ile…