Herkes çocukluk yıllarını özler ve o yıllara yeniden gitmek ister. Çocukluğuma dönmek istesem; bazı manevi anları olabilir gerekçelerimin. Yolun yarısında kendime daha fazla sorduğum "Ben kimim?" sorusuna cevaplar ararken aklıma gelip yerleşen ve hiç çıkmamacasına orada duruveren minik bir adam olabilir mesela.

Minik bir adamdı o, ama o zamanın ruhuna yazılan ve bu güne kadar silinmeyen, kendini benim ruhumun zamanında hep var eden, yerini itinayla koruyan ve beni bana anlatacağına inandıran, kendinde kendime dair şifreleri çözmeye çağıran o minik adam…
Kimdi o adam? Nereden geliyordu? Bu dünyanın neresinde duruyordu? Bu evrenden ne istiyordu? Sırtında taşıdığı, içinde bir küçük tas, bir parça kuru ekmek ve bir yün hırkanın bulunduğu küçük torbası dışında, bu dünyanın maddeleriyle bağı olmayan bu adam neyin nesiydi? Neden hiç kimseye benzemiyordu?  
Adı Salman Baba olan o minik adamı hiç unutmadım. O minik yaşıma rağmen unutmadığım gibi giderek onu daha fazla hatırlamaya başlamam hayatın küçük anlarında toplanan büyük anlarla ilgili olsa gerek.
Salman Baba’yı çocukluk yıllarıma giren bir 'tanrı' olarak anımsıyorum. Bir görünüp kaybolan… Belki de Xızır. Biz onu unutmuş olsak da o onu çağırmasını istediklerini unutmamış olamaz mıydı? Kimdi o minik adam? Bir tanıyan eden yok mudur şimdilerde?
Sahiden Xızır mıydı o minik adam? Ona dair hatırladıklarım ne denli az olsa da, bende bıraktığı izler bugün ile yaşamadığım çok önceki zamanlara ait yaşantılar arasında köprü olmasına engel değil. Kendimi tarihte nereye bağlayacağım, ben kimim, hangi ırmak akışlarından gelmişim diye sorarken aklıma Salman Baba’nın gelmesi, bırakmamacasına sımsıkı tutunacağım bir bağ. Bir hakikat… Bir ateş… Kendini geleceğe taşıyan bir gerçek... Benim belleğime yerleşerek zaman yolculuğunu sürdüren bir yol ehli…
Salman baba bir dervişti. Boyu kısacık, bir çocuğunki kadar kısa biri. Burnu biraz büyük. Gözleri yakından çok uzağa bakmaktan kısılmış, derinlere dalmaktan damarları hep kızıl kızıl, çizgi çizgi ve gözleri her zaman az bulutlu. Birkaç yılda bir uğradığı evimizde onun gelişi ne yaratırdı diye soruyorum şimdilerde kendime. Varlığı yük olmayan, misafirliğini bir yük yapıp ev sahiplerinin omzuna bindirmeyen, ortalığı misafir statüsüyle velveleye vermeyen, beton evimize değil yüreğimize konuk olan. Emekçi babamın kesesinde bir hüsran yaratacak ahım şahım sunumları asla kendine yakıştırmayan, hatta bunu hakaret sayan bir can. Sanki bizden biraz uzaklaşmış, sonra yakınlaşmış bir parça. Bize ait, öyle bir doğal.  
Bizimle bir-iki gün dışında kalmayı da kendi yaşam ilkelerince kabul etmeyen bu adam kimdi, hiç bilmiyorum. Çok konuşmazdı Salman Baba. Evin bir köşesinde aileyi, evi ya da o havayı oluşturan bir parça gibi durur, arada konuşurdu. Dökük dişleri arasından sözleri zar zor seçilirdi. Dişlerine ve dişlerin yokluğundaki boşluğa çarpan sesleri sözlere dönüşse bile, o sözleri anlamak çok sesli müziğin içindeki notaları bulup çıkarmak kadar zordu. Yine de anlamak için sözlerin sadece dile gelmesi gerekmiyordu. Hele hele çocukların ayak bastığı yerleri ibadetgah bilen biri için bu hiçbir zaman bir şart değildi.
Onun kimi sözleri kulağımda hala. Onun sözleri neden gitmemiş kulağımdan? Neden kulağımın boşluğunda gezinip durmuş bugüne kadar ve neden "ben kimim?" sorusunu sorana kadar beklemiş aşikar olmayı hiç bilmiyorum.
Onun tanrıya, çocuklara ve kadınlara dair sözleri belleğimde kalanlardan. Belki de gerçek belleği oluşturan… Ortaokul çağındaydım o zamanlar. Benden küçük olan çocukları göstererek büyüklere seslendi: "Onlara secde edin!" dedi. "Onlar mahsum û pak." Sonra devam etti: "Tanrı çocukların yüreğindedir, onlara secde edin!" Ve birdenbire oradaki küçük bir çocuğun önünde secdeye durdu. Yerlere kapandı, yüzünü sürdü ayaklarının dibine. Sonra kalktı. Kalktığında ibadetini bitirmiş bir müminin rahatlığı ve arınmışlığı vardı gözlerinde.
Namustan söz etti sonra. Bir namus sözü çalındı kulağıma Salman Baba’ya dair. "Namus bedene hapsedilemez!" diyordu. "Ruh temizliğidir önemli olan. Kimileri var ki, bedenlerini kirletmiş birileri, ama belki de en temizleri onlardır!" diyordu.
Ona dair zamanları hatırladığımda belleğimde siyaha yakın bir koyu gri renk ortamında sadece Salman Baba’nın altuni silueti belirginleşir. Kendi zamanında ayrı birer anlamı olan diğerleri ayrıntı olup koyu griliğin içinde kaybolur.
Babasız büyüyen babam Salman Baba’yı öz babasıymış gibi karşılardı. Onunla abartısız bir hasret giderme faslından ve yemekler yenilip çaylar içildikten sonra "Baba, varsa bir hizmetimiz söyleyesin!" derdi. Salman Baba babama bakar, biraz dururdu. Onun babama değil de babamın benliğini delip geçen bir şeylere baktığını düşünürdüm. Çocuk yüreğimle bilmezdim Salman Baba’nın, babamın yüreğinde yarım kalmış bir babaya baktığını. Gözlerinde hiç kaybolmayan ve babaların bilebileceği bir babasızlık duygusuna, bir kapanmaz eksiklik acısına baktığını bilmezdim.
Sonra dökük dişleri arasından dünyaya tok sözler dökülürdü; "Bu dünya nimetleri oğul, gelip geçer. Rızan olursa senin evinde bir zaman konuk olmak isterim." Babam onu ağırlamanın kendi yüreğini ağırlamak kadar olağan olduğu duyumsayışıyla mahçup cevap verirdi: "Burası benden çok senin evindir babam! Başka ne istersin!" Salman Baba konuk rızalığını aldıktan sonra söylerdi: "Hele gel bir traş et beni. Ellerim titriyor, kesiyorum yüzümü gözümü, gel bir jilet at şu ağaran sakallara." Babam "Başım üstüne babam!" der hemen harekete geçerdi. Çaydanlıkta ısıttığı suyu bir tasın içine boşaltır, traş sabununu ve jileti hazırlardı. Sonra su ısıtılırdı onun için. Gerçek hürmet buydu işte. Hiç yüksünmeden yapılandı gerçek hürmet. O minik adamın koskoca anne babamı böyle evin içinde harekete geçirmesi beni şaşırtırdı şaşırtmasına ama, onun gizemi soru sormamıza engel olurdu.
Babam odanın bir kenarında Salman Baba'yı traş ederken, ona işlerini, yaşamın nasıl gittiğini anlatırdı. Suya anlatır gibi anlatırdı; sakin akıcı… Kiminde de ona sorular sorardı. Salman Baba genelde dinler, bazen de kendini tutamaz bir iki şey söyleyiverecek olurdu. Sonra jiletin şahdamarının etrafında olduğunu fark eder kendini biraz geri verirdi. Yaşlı mı yaşlı, teni kırışmış mı kırışmış. Babam bir oradan eliyle gerdirip sakalını kazırdı, bir buradan. Kulaklarının etrafına dolan kılların hepsini temizlerdi.
Bir keresinde elindeki aynayı ona tutup "Baba, bir bak kendine, yakışıklı oldun haa!" dedi. Salman Baba hiç oralı olmadı. "Kazı gitsin hepsini!" diye ferman verdi. Babam "bir şey kalmadı baba, tamamdır!" dese de Salman Baba; "Kazı oğlum, saç sakal ne varsa kazı gitsin!" diye verdiği fermanın sınırlarını belirledi. Babam da saçını, sakalını, kaşını ne varsa kazıyıp götürdü.
O günü hiç unutmam. Salman Baba soluk bir ışıktan oluşmuş gibiydi. Babam onun banyosunu yaptırdı. Onu tertemiz yıkadıktan, eskiyen elbiselerini onun rızasıyla aldıktan ve ona yeni atlet ve bir eşofman giydirdikten sonra içeri getirdi. Bir minik adam olan Salman Baba iyiden iyiye küçülmüştü. Biz çocuklar da "hih hih hiii" gülüp duruyorduk. Geldi biraz bizimle güldü oynadı. Sonra oturdu bir köşeye ve kendi dünyasına daldı yeniden.
Şimdi 21. yüzyılın ilk yarısında, doğduğum yüzyıla dönme imkanım olsaydı, bir tek gerekçeyle dönerdim. Salman Baba’nın o anki evrenine girebilme fırsatını yaratmak için. Sadece bu sebep beni o zamana döndürmeye razı edebilirdi. Belki o zaman, bugünler için Salman Baba’dan bir rızalık da ben alırdım. Ve o zaman bugünkü soruların cevabı daha kolay olurdu. Ne de olsa insanın kendine sorduğu ben kimim sorusunun cevabının çoğunluğunu onun gerçek toplumu verebilir.